bugün böyle bir tivit gördüm. çok hoşuma gitti. menşınlara indim şu kullanıcının menşınını gördüm.
sonra yine aynı kullanıcının diğer bir kullanıcı ile menşınlaşmasında şu ikisini gördüm:
doydum.

Kiana Khansmith

Discoholic 🪩

shark vs the universe
★
Mike Driver

Andulka
Interview Vampire Daily
Misplaced Lens Cap

Jar Jar Binks Fan Club
almost home

Game Changer & Make Some Noise
sheepfilms
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
Noah Kahan
🩵 avery cochrane 🩵
ojovivo
Keni
tumblr dot com
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
seen from Singapore
seen from Bolivia
seen from Canada

seen from Singapore

seen from Uzbekistan
seen from United States
seen from Indonesia
seen from United States

seen from Israel
seen from United States
seen from United States

seen from Germany
seen from Germany

seen from Saudi Arabia
seen from United States
seen from India
seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States
seen from Saudi Arabia
@gecebileyarisinibekler
bugün böyle bir tivit gördüm. çok hoşuma gitti. menşınlara indim şu kullanıcının menşınını gördüm.
sonra yine aynı kullanıcının diğer bir kullanıcı ile menşınlaşmasında şu ikisini gördüm:
doydum.
KARANLIK ODADAKİ FİLİN HİKÂYESİ (3/1259 v.d.)
Hintliler halka göstermek üzere bir fil getirip karanlık bir ahıra koydular.
Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı.
Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde, file ellerini sürmeğe başladılar.
Birisi eline hortumunu geçirdi, "Fil bir oluğa benziyor" dedi.
Başka birinin eline kulağı geçti, "Fil bir yelpazeye benziyor" dedi.
Bir başkasının eline ayağı geçmişti, dedi ki: "Fil bir direğe benziyor."
Bir başkası da sırtını ellemişti, "Fil bir taht gibidir" dedi.
Herkes, neresi eline geldiyse, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu.
Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öbürü elif.
(Fakat) herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki ayrılık olmazdı.
Duygu gözü, ancak ele avuca benzer; avuç bütün fili birden kavrayamaz ki!
Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka... Köpüğü bırak de denizin gözüyle bak sen!
Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete geçirir. Fakat ne şaşılacak şey ki sen köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun!..
Biz, gemilere benziyoruz. Apaydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz.
Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam! Denizi gördün ama, asıl denize bak!
Denizin de bir denizi var; onu sürüp durur. Ruhun da bir ruhu var, onu istediği tarafa çeker çevirir.
Mesnevi 3. Cilt
Bu varlık birlik ister. Aslı birdir, aslı Birdendir. Bir'i çok görmek
görüşümüzün marazındandır. Karanlığı yokluk görmek de öyle...
Bu karanlıkta güneşler, güneşte karanlıklar var. Dünyada her karanlığa
karşı bir aydınlık olduğu gibi her karanlıkta da nice aydınlıklar var. Günah
karanlığının içinde bile tevbe ışığı parlar, âciz ve abid olan için.
Renk diye gördügün zannındır. Bir renktedir her renk ve her renk birdir.
Cânı aşka çeken birliğe olan ezelî çekimdir.
Bu çekim fiillerden doğuyor. Fiil çok ama Fâil Bir.
Bak sen de böyle sözler söyliüyorsun. Fiili olmazsa bu sözler ne işe yarar?
Bebek gibi kelimeler sayar durursun. Ama fiil söz meydanına girdi mi bir
kelime de bin kelime de sıraya girer, selam durur, hepsi her şeyle birden
kaynaşır, bir olur.
En kötüsü "ben" demektir. Gerçek şirk budur. Çünkü "ben" diyene "sen"
yoktur. "O" ise hiç aklına, diline gelmez.
"Ben" demekten cayıp, "sen" diyen daha makbûldür. Ama o bile hâlâ
topraklığını idrâk edeceğine, toprak olacağına, toprağı eşelemekte,
tecessüsü ile kazdıkça ona gömülmektedir. O toprak ona şifâ olacağına
mezâr olmaktadır.
"Sen" diyen gizlice "ben" demektedir. Benlikten geçip senliğe yükselen
karanlık dereceler arasında sefer etmektedir.
Şunu bilesin: "O" demedikçe dilin dili de, gönlün dili de ikilik lâfzı
söylemektedir. Bir'i gizlemektedir, saklamaktadır.
"O" diyen için soru yoktur. "O" diyen bir cevabın ebedi muhatabıdır.
"O" diyen sorusuzdur, meraksızdır, emelsizdir, acelesizdir.
Sorusuzluk, meraksızlık, emelsizlik sonsuzluğun anahtarıdır.
"O" demek; Bir Cevab'a, Tek Cevab'a bende olmaktır.
Beni, seni, elemi, emeli gideren O'dur ancak.
Bir O'dur, Birleme O'ndadır.
"O" vardır ve yoktur gayrısı...
La mevcûde illâ Hû.
Savaş Barkçin
Kalbin aklı isimli eserinden alıntıdır.
Cenette Hazret-i Mûsâ'ya Arkadaş Olacak Adam
Muzaffer Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm birgün dedi ki, li hikmetillahi teâlâ, "Yâ Rabbe'l-âlemîn, cennette benim refîkim kimdir?" dedi. Yani cennetteki arkadaşım. İyi dinle! Allahu Zü'l-Celâl ve Tekaddes Hazretleri, Hazret-i Mûsâ'ya şu haberi verdi, "Filanca şehire git, orda bir kasap var, o kasap seninle berâber cennete girer, senin refîkindir". Hazret-i Mûsâ vardı o kasaba. Oturdu orda bekledi. Akşam üstüydü, içeri girdi, "Selâmünaleyküm", "Aleykümselâm", "Tanrı misâfiriyim sana" dedi. Kasap, "Hay Hay, ehlen ve sehlen, merhabâ. Hemen şu dükkanı şöyle bir toplayayım, berâber gidelim bizim eve. Allah ne verdiyse onu yeriz" dedi. "Ben bekarım, kimsem yok, bir de anneciğim var evde" dedi. "Ama o çok ihtiyar, yemek yapamıyor, evde yemeği ben yapıyorum" dedi. Hazret-i Mûsâ, "Peki hay hay" dedi ve Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm ile akşamüstü eve gittiler. Adam dedi ki, "Ey misâfir, sen burda otur rahat et, bana on dakîka müsâade et, benim annem çok yaşlı, zenbile koyuyorum tavana çekiyorum ki kediler fâreler ona ilişmesin diye. Sinekten bile kendini koruyamıyor, ihtiyarladı artık, eli ayağı tutmuyor. Onun altını temizleyeyim, mamasını vereyim onun, sonra seninle oturalım biz" dedi. "Peki" dedi Hazret-i Mûsâ aleyhiselâm. Adam, yaşlıyı indirdi, altını temizledi, yemeğini yedirdi, sardı sarmaladı, tekrar onu tavana çekti. Fakat çekerken o hanım, kasabın kulağına bir şeyler söyledi. Ellerini açtı bârigâh-ı ehadiyyete ve bir şeyler söyledi. Sonra kaldırdı kasap onu yerine. Sonra geldi, Hazret-i Mûsâ'ya yemek hazırladı, yemek yediler ve sordu Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm, "O kadın kimdir?", "Annemdir". "Onun temizliğini yaptın, karnını doyurdun, sonra o sana bir şey söyledi". "Efendim, öyle duâ olmaz ama, işte ediyor, anne değil mi". "Ne diyor?". "Bana diyor ki, sen Mûsâ Kelîm'e cennette arkadaş ol diyor". Adam bilmiyor Hazret-i Mûsâ'nın geldiğini. Kasap bilmiyor onun Hazret-i Mûsâ olduğunu. Demiş, "Olacak bir duâ değil ama işte evlâdı değil miyim, anne bu, evlâdım cennet-i a'lâda Hazret-i Mûsâ'ya koşu ol diyor bana". O vakit Hazret-i Mûsâ kalktı dedi ki, "Ben Hazret-i Mûsâ'yım, Allah'ın kelîmiyim, sana geldim, ananın duâsı kabûl oldu, cennette benim arkadaşım sensin" dedi.
Bilesin ediyye-i ümm ü ebi
Oldu mânende-i deavât-ı nebî
Kim duâ alsa bulur fevz ü felâh
Bedduâsın alan olmaz iflâh
Defteri uşşak blogspot adresinden alıntıdır.
Türk Diplomatı Hayrete Düşüren İngiliz Müezzin
Muzaffer Efendi Hazretleri, vaktiyle Londra'da diplomat olarak vazîfe yapan Enis Akaygen Bey'in şâhid olduğu ibretlik bir hâdiseyi şöyle nakletmişlerdi :
Merhûm Enis Akaygen Bey, Londra'da diplomat olarak vazîfe yaptığı günlerde, hem ibâdet ve hem de yeni gelen müslümanları ziyâret maksadıyla, orada bulunan müslümanların toplandıkları ve ibâdet ettikleri yani bir bakıma mescid olarak kullandıkları bir apartman dâiresine gider ve orada özbeöz İngiliz ırkından olan bir kişinin müezzinlik yapdığını görerek kendi kendine, "Herhalde Mısır'da veya bir diğer İslâm ülkesinde tahsîl etmiş ve orada şeref-i islâm ile mübâhî olmuş bir zât olsa gerek" diye düşünür. Namazdan sonra sohbet esnasında bir fırsatını bularak müezzinlik yapan o zâta hitâben der ki : "Bu kadar güzel müezzinlik yapabildiğinize göre herhâlde Mısır’da veya bir başka İslâm ülkesinde bulunmuş ve bu işi ta'lîm etmiş olmalısınız". Aslen İngiliz olan o dîn kardeşimiz, kendisine şu cevâbı verir : "Hayır efendim, bu yaşıma gelinceye kadar, İngiltere’den hattâ Londra’dan hiç dışarı çıkmadım". Rahmetli Enis Akaygen Bey şaşırır ve sorar : "Öyleyse Kur`ân’ı nerede tahsîl ettiniz ve İslâm’ı nerede öğrendiniz?". İngiliz mühtedî hikâyesini şöyle anlatır :
Günlerden bir gün elime Kur`ân-ı Azîm'in İngilizceye tercüme edilmiş bir nüshası geçdi. Okumağa başladım ve bir daha da elimden bırakamadım. Ancak, gündüz işimle gücümle uğraşdığımdan pek vakit bulamıyor ve ancak geceleri yatağa girince uykum gelinceye kadar o mukaddes kitabı okuyordum. Bu hâl böylece uzun süre devam etti. Kur`ân-ı Kerîm'in İngilizce tercümesini okumadan yapamıyordum, beni sanki büyülemiş ve kendisine bağlamışdı. Bir gece yine o kitâbı okumuş ve uyuyakalmışdım ki, rüyâmda bana nûr yüzlü bir zât göründü. O derece güzeldi ki, daha ilk bakışda insanı etkisi altına alıyordu. Kiminle teşerrüf ettiğimi kendilerinden sordum. Bana aynen şöyle buyurdu : "Her gece uykun gelsin diye okuduğun o kitâb, Allah tarafından bana nâzil olan Kur`ân-ı Azîmü'ş-Şân'dır. Ben, o Kitâb-ı Kerîm'i taraf-ı İzzet'den getiren son Peygamber Muhammed Resûlullahım. Gel bana îmân et ve iki cihânda da azîz ol" buyurdu. Kendilerine sordum, "Bir hristiyan ülkesinde yaşıyorum, İslâm'ı ve Kur`ân'ı kimden talîm edebilir, kimden öğrenebilirim?" dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bana Londra'da mahalle, cadde, numara ve hattâ apartman dâiresini bile iyice tarîf buyurarak, "Orada bir Hindli müslüman yaşamakdadır, ona git ve kendisine selâmımı teblîğ et, sana Kur`ân'ı ve İslâm'ı öğretsin, sen benim dînimin müezzini ol" emrini verdi.
Büyük bir sevinç ve ferahlıkla uykudan uyandım, yatdığım odanın içine tarîf ve tavsîf edemeyeceğim nefis bir koku yayılmışdı. Sabah olmasını o günkü kadar hasret ve iştiyakla beklediğim başka bir gece hatırlamıyorum. Gün ağarırken kalkdım, yıkanıp temizlendim, temiz elbiselerimi giydim ve büyük İslâm Peygamberi'nin bana tarîf buyurdukları adrese gitdim. İşâret buyrulan apartmanı buldum ve emrolunan dâirenin kapısına geldim. İtirâf ederim ki, samîmî bir heyecân içindeydim. Acabâ neler görecek, nasıl karşılanacakdım? Apartman dâiresinin zilini çalar çalmaz açıldı ve nûr yüzlü bir zât, sanki kırk yıllık ahbâb ve samîmî arkadaş imişiz gibi beni güleryüzle karşılayarak ve bana adımla hitâb ederek, "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin gönderdiği kıymetli misâfir, evime hoş geldiniz, buyurunuz, içeri giriniz" dedi. Hayret ve dehşet içinde kalmışdım. O nûr yüzlü, tatlı sözlü zât, iki cihân serverinin bana İslâm'ı ve Kur`ân'ı öğretmesi için kendisine emr ü fermân eylediğini bildirdi ve hemen derse başladık. Bu açık ve kesin kerâmet karşısında, İslâm'a, Kur`ân'a ve Peygamber-i âlî-şân'a büyük bir muhabbet ve iştiyâk ile sarıldım ve elhamdüIillah hâlis bir müslümân oldum ve emr-i peygamberî gereğince o günden beri de müslümanların ibâdet ettikleri bu mescidde fahriyyen müezzinlik yapmakdayım. Rabbimin inâyet ve hidâyetine şükürler olsun ki, tüccar terziyim ve mâlî durumum da yerindedir. İşte benim hayat hikâyem bundan ibâretdir.
Defteri uşşak blogspot adresinden alıntıdır.
Can nedir? Hayırdan, şerden haberdar olan, lütuf ve ihsana sevinen, zarardan yerinip ağlayan şey. Madem ki canın sırrı, mahiyeti, insana hayrı, şerri haber vermede... Şu halde hakikatten kimin daha ziyade haberi varsa o, daha canlıdır.
Mevlana Celaleddin-i Rumi
Kısmeti bir saman çöpü bile degilken hırsı dağ kadar..
Mesnevi
A Turkish soldier offers water to a Syrian refugee child after crossing into Turkey from Syria, in Akcakale, Sanliurfa