İnsanın değerini tespit edebilmek için en iyi değerlendirme, erdem kriterleriyle yapılabilir. Bu davranış kriterleri sadece insana mahsustur
Erdemli İnsan
İnsan nedir?
Düşünebilen, etrafındaki bilgileri toplayıp yorumlayabilen, sonuçlar çıkartarak uygulayabilen, çevresindeki kaynakları kullanabilen akıl yetisine sahip bir canlıdır. Akıl ve uygulama yetisiyle diğer canlılarla arasında çok büyük mesafe vardır.
İnsanlar da kendi aralarında çok farklı şekillerde kategorize edilebilir. Farklı sınıflara ve derecelere ayrılabilir. Akıl ve aklını kullanma yetisini baz alarak insanları gruplayabiliriz. Sonradan kazanılmış güç ve nüfuz özelliklerini baz alarak ta yine insanları sınıflandırabiliriz. Etnik yapılarına ve fiziksel özelliklerine göre de ayırabiliriz. Ama insanın iyisini tanımlamak istersek yukarıdaki ayrımlar ve gruplamalar hafif ve eksik kalır. İnsanın değerini tespit edebilmek için en iyi değerlendirme, erdem kriterleriyle yapılabilir. Sadece insana mahsus bu davranış kriterleri, iyi insan ve kötü insan arasındaki doğrusal çizgide, kişinin nerede olduğunu gösterebilir. Erdemlerin insana değer kattığını, kötü davranış ve huyların da değerini düşürdüğünü düşünürsek, iyi insanı değerli olarak taçlandırabilir. Kötü insanı da değersiz diye işaretleyerek yerin dibine sokabiliriz.
Hatta bunu için bir raiting sistemi de icat edebiliriz. Buna benzer bir şeyi at yarışlarıyla bilimsel olarak ilgilenen kardeşim yapmıştı. Şöyle ki, atlar yarıştığı rakiplerine göre raiting puanı almakta, kilo, mesafe, jokey, pist gibi faktörlerde atların raitingini etkilemekteydi. Bu sisteme göre başarılı olan atların raitingi yükselmekte, başarısız olanlarınki düşmekteydi. Sonuçlarda oldukça başarılıydı. Mesela grubun raiting ortalaması 1800 iken o grupta 2000 üstünde raitingi olan atın yüksek ihtimalle kazanacağını ya da en kötü ihtimalle dereceye gireceğini kestirebiliyordunuz.
Buna benzer bir sistemi asırlar önce atalarımız düşünmüş. Her insanın ve insan topluluğun BUYAN (rüzgar tayı) dedikleri bir nevi raitingi varmış. Buyan bir nevi talih gibide açıklanabilir. Kişinin ve toplumun dilediği iyi şeylere kavuşma ve elde etme şansı, diye de tanımlanabilir. Toplumun buyanı da o toplumun kalkınma ve refahını etkileyen bereket katsayısı gibi düşünülebilir. İnsanların erdemli davranış ve halleriyle buyanları yükselmekte, kötü ve olumsuz davranış ve hareketlerinden dolayı düşmekte imiş. Kişinin yaptığı olumlu şeylerden dolayı bağlı bulunduğu toplumunda buyanı yükseliyormuş. Örnek olarak, bir köyden çok başarılı bir pehlivan çıkmasının; o köyün bereketini artırdığına inanılıyormuş. Yahut bir aile ferdinin harami olmasının, bütün ailenin başına uğursuzluk getirdiğine inanılıyormuş. Oldukça mantıklı olan bu sistemde kişinin sorumluluğunun kendisiyle bitmediği, her bireyin toplumsal bir sorumluluğunun olduğu da belirtilmiş. Aslında bir nevi Dünyanın adaletinin işleme mekanizması gösterilmiş. Doğru düzgün yaşar, iyi şeyler düşünür, iyi şeyler yaparsan; elbette ki hayatında da başına iyi şeyler gelir. Ama yalan yanlış yaşar, kötü şeyler yaparsan, hayatın hışmına uğrarsın, sende yakınlarında bundan zarar görürsün, ondan sonrada “benim başıma ya da bizim başımıza bunlar neden geldi deme” şeklinde de sonucu açıklanmış.
Devlet kötü, siyasetçiler kötü, dış güçler kötü, peki halk iyimi? Birde herkese kötü diyene bakın. Halkta kaçak kast çıkma sorunu var.
Peki Halk iyi mi?
Devlet kötü, siyasetçiler kötü, dış mihraklar kötü, peki halk iyi mi?
Birde herkese kötü diyene bakın. Her şeyi verip te kimseye yaranamayan, aslında gerçekten ezilen, sömürülen devletin haline bakın. Halk her yerde, her fırsatta, her istediği olmadığında kendini yırtarcasına hakkını arar. Oradan olmazsa buradan, bir yolunu bulup devlete karşı mücadelesini kazanır. Soyar, çarpar, zarara uğratır. Hiç te umurunda olmaz. Halk devlete karşı pek bir acımasız, pek bir zalimdir.
Devletin malını mülkünü, kaynaklarını talan ederken Allah yarattı demez, benden sonra başkaları da faydalanacak diye düşünmez. Benden sonraki nesillere de kalmalı diye aklına bile getirmez. Kelimenin tam manasıyla denk getirdiği yerde geçirir. Fırsatını buldu mu elinden geleni ardına koymaz. Her türlü şeytanlık halktan yanadır, onlara her şey serbesttir. Ama devlet Allaha emanet… Devlet bağrına hançer saplayanlara ağzını açıp ta bir şey söyleyemez. Ama halktan birinin bir yerine kıymık batsa olay olur. Başlar veryansın, galeyan, isyan, hemen birileri soyunur isyanın sesi olmaya… Daha dün hiçbir işe yaramayanın biri, olur sana isyanın sesi, halk kahramanı… O da hep kıçını yırtarcasına bağıran biri olur nedense… Ne dediğini kendi de bilmez bağırır durur. Halk bağırtıyı sever, hemen o da soyunur galeyana gelme ayinine… Bedduanın, ahın bini bir para olur. Devlet malını yakarlar yıkarlar, devlet adamını linç eder, doğrarlar.
Neden? Az verdinde, çok vermedin diye…
Neden? Ona yedirdin de bana yedirmedin diye…
Neden? Devlet alacağını istedi diye…
Neden? Cebren ve hile ile gasp ya da işgal ettiği devlet malını, mülkünü devlet geri almak istedi diye…
Birde halkın asıl büyük kesimi olan orta halli ve dar gelirli olan kesime dikkat edelim. Yani çoğunluk % 80’i diyelim. Bu kesim de daha elim ve vahim olan başka bir şey de var. Kendi içindekine de düşman. Nispeten zengin ve başarılı olan insan grubuna karşı da muazzam bir kin güdüyorlar. Onlara göre bütün zenginler hırsız, zalim ve kötü. Ama onlar masum, tamamen suçsuz günahsız. Sanki onlar devlet malını hiç talan etmemişler, devletin imkanlarını hiç sorumsuzca kullanmamışlar, devlet kaynaklarını acımasızca hiç tüketmemişler. Onların gözü öyle bir toktur ki; beleşi de kesinlikle hiç sevmezler. Dağ başındaki hektarlarca devlet arazisini, herkese bedava mezar diye ikişer metrekare dağıtmaya başla, emin ol haftasında bir metrekare yer kalmaz.
Kaçak Kast Çıkma
Halkın genelinde görmemişliğin ve sonradan görmeliğin fena halde dışa vurduğunu görüyoruz. Aklına esen kendini elit ilan etmiş. Toplasan ülkenin eh işte belki %10’u elit sayılabilir. Ama geneline baktığın zaman %80’i kendini elit zannediyor. Bir havalar, bir çalımlar… Öyle suni bir üst seviye kast katı yaratmışlar, kendini de içine atıvermişler. Yahu sen kimsin? Nesin? Nerden çıktın? Sorunlarını cevapsız bırakan bir kaçak kast çıkma sorunu var. İnsanlar başkalarına hava atmak için ve egolarını tatmini için ölüp geberiyorlar sanki…
Nerde Bu Devlet çemkirmesi
Her başarısız olanın ya da her istediği olmayanın ağzına sakız olmuş bir laftır. “Nerde bu devlet” Sanki yevmiyeli uşağını çağırıyor eşşegoğlueşşek! Bir inceleyin bakalım bunun altından ne çıkacak. Bunu diyen ipsiz, sapsızı bir tahlil edin. Ömrü hayatında bırak devletinin, bir kimsenin işine yaramış mı? Bir kimseye faydası olmuş mu? Bırak başkasını kendisine bir hayrı olmuş mu? Yattığı yerden geviş getirerek, her şeye yorum yapan, meydanı boş buldu mu atıp tutan, üç beş tanesi bir araya geldi mi demokratik tepki adı altında bağırıp çağıran, ortalığı yakıp yıkan, gözü dönmüş hınzır sürüsüne dönüşen, faydasızın önde gideni bu değil mi?
Bin bir torpil ve dalavereyle devletin verimli kaynaklarına erişmiş, maaşlı olmuş çalışanına bakın. Sözleşmeyi imzalayıp sırtına devlete dayadıktan sonra orada çalışmak ya da faydalı olmak için bulunduğunun farkında mı? Ya da mevkiyi ele geçirdikten sonra oraya gelene kadar yaptığı dalkavuklukları, attığı taklaları hiç hatırlıyor mu? Artık onlar için mesaisinde doğru düzgün çalışmak, toplumsal faydaya katılmak onlara eziyet. Ama her fırsatta kaytarmak, savsaklamak, daha fazlasını koparabilmek için top yekün galeyana gelmek, isyan etmek marifet.
Devletin okulunda okuyup ta, daha doğrusu yer işgal ederek, beğenmeyen, kusur bulan, dalga geçen, öğrencilikten başka her şeyle uğraşan. Ama bir tek başarılı olamayan öğrenciye bakın. Onun da suçladığı yine devlet.
Günümüzde halkın ülküsü Narsizm!
Halkın durumu gerçekten vahim, ancak bu vahamet iddia edildiğin aksine maddi yetersizliklerden kaynaklanmıyor. Sorun tamamen halkın manevi denge ve değerlerindeki deformasyon ve mutasyondan ileri geliyor. Ahlaki çöküntü hat safhada, yüzsüzlük diz boyu, arsızlık almış başını gitmiş… İstediklerini elde etmek için her yola başvurmak, kuralları kanunları çiğnemek trend olmuş… İyi niyet kalmamış, herkes her şeye haset ve fesat yaklaşır olmuş. Halkın psikolojisi bozulmuş, bitmeyen bir ruhsal bunalımda, sürekli depresif halde… Şahsiyetini kaybetmiş, kime ve neye benzeyeceğini şaşırmış durumda… İçinde sevgiden eser kalmamış, nefret dolu.
Haysiyetsizlik trend olmuş, herkes onu takip ediyor…
Ne olacak bu halkın hali, durum çok ümitsiz.
Vaktin zamanında istiklalimiz ve mevcudiyetimiz tehlikedeyken bin bir güçlükle mücadele edip kazanan, birlik olan, insana mahsus erdemlere bağlı, saf temiz Anadolu İnsanı… Hala kaldı mı? Yoksa tükendi de, tarih mi oldu, Anadolu’da Erdemli İnsan?
Eskişehirde gastronomi sektöründe işler pek te yolunda gitmiyor.
İşletmeler para kazanamamaktan ve zarar etmekten şikayetçi.
Bunun nedeni olarak genellikle “ekonomide sıkıntı var” “vatandaşın alım gücü düştü.” gösterilse de şehrin merkezinde iki restoran işletmesi bulunan biri olarak ben bu yönlendirmeye katılmıyorum. Aslında görmezden gelinen ya da konuşulması istenmeyen başka etmenler var. Bunun başında şehrin yemek sektörün de talebin çok üzerinde arz…
Türkiye’de iktisadi buhran varsa; en büyük nedeni çalışanların neden olduğu sorunlar ve verdikleri zararlardır.
Türkiyede Çalışan Sorunları
Türkiye’de iktisadi buhran varsa; en büyük nedeni çalışanların neden olduğu sorunlar ve verdikleri zararlardır. Yani ekonomik kriz dedikleri şeye, en başta çalışanların çalışmaması sonrasında yanlış ve kötü yaptıkları şeyler neden olmaktadır.
Teorik olarak çalışanlar; bir ürün ya da hizmeti meydana getirmek için emek vermekte ve bu emeklerinin karşılığı olarak ta ücret almaktadır. Peki ya ortada verilen bir emek yoksa? Normal şartlarda bu denklemin bozulması lazım. Ama bozulmuyor, çalışanlar, çalışmasa da ücret alıyor. Ortada üretilen bir şey yok ise de işe yaramayan çalışanlar yine ücret alıyor. Bunun adı haksız kaynak tüketimidir. Sonuçta kaynaklar da azalıp, tükenme noktasına gelince, böyle kriz oluyor, kıyamet kopuyor, sonrada herkes suçlu arıyor. Cezalandıracak birilerini denk getirmeye çalışıyor. Ama kimsenin bunu sormaya gözü yemiyor… Kim işini düzgün yaptı ki?
Bütün bu sıkıntıların olmaması için bir tek çalışmak gerçekten yeterdi, ama doğru düzgün çalışmak… Bunu kim yaptı ki?
Çalışanların çoğunda iş ahlakı yok. Kimse işini doğru düzgün yapmıyor. Herkes işten kaytarma, emek vermeden, gayretsiz para kazanma peşinde, hatta bunun ötesinde hiçbir şey yapmadan sefa sürmek istiyorlar. Çalıştığı işyerine faydası olmamış, vazifesini layıkıyla yerine getirmemiş, aldığı maaşı hak etmemiş, çalıştığı iş yerine zarar ettirmiş, haram, helal umrunda değil. Onlar bir tek parasını alsın. Başka hiçbir şey akıllarına gelmiyor.
Çalışanların çoğunda işine ve işyerine karşı nankörlük hat safhada. Hayatını geçindirmesini için gereken kaynakları çalıştığı işyeri sağlıyor. Ama bunu düşünen kim? Bir kişinin istihdam edilebilmesi ne kadar bir yatırıma mal olmuş. Bir işyeri kaç kişiye ekmek kapısı oluyor, kaç kişiye fayda sağlıyor. Onun kıymet vermediği işine sahip olabilmek için, muhtaç durumdaki insanlar nelerini verir? Kimin umurunda… Çalışanlar neye sahip olduklarının ne farkında, ne de ona bir değer veriyorlar.
Çalışanların çoğunda vicdan yok. Haysiyet bile yok. İşyerinde tam çalışmasa da, işinin hakkını vermese de, işten kaytarsa da, işyerinin imkanlarını şahsı için kullansa da, kaynaklarını kendi için sömürse de, bundan en ufak bir utanma, onu bırakın rahatsızlık bile duymuyorlar. İşyeri batsın, mahvolsun çalışanların umurunda değil. Öyle vurdumduymaz ve zalimler.
Çalışanların çoğu doğru ve dürüst değil. Onlar için, istediklerini elde etmek yolunda; yalana, aldatmaya, sahtekarlığa başvurmak tamamen meşru olmuş. Hepsinin bir yamuğu var. Kimse güven vermiyor. Hırsız çok.
Emek vermek ve gayret etmek yok. Beleşçilik var. Emek vermeden almak bir ilke olarak benimsenmiş. Fırsatını buldukları anda direkt olarak çalışmayı kesiyor ve stand by konumuna geçiyorlar. Ama bu esnada maaşları ve ücretleri taksimetre gibi işliyor tabi… Ama o yanlışlıkla durursa; kıyameti kopartıyorlar.
Çalışanların çoğu son derece bencil. Kendileri üç kuruş fazla almak için işyerini dünya kadar zarara uğratırlar. Bunu hiç de umursamazlar. Temel felsefe budur. “İşyerinden ne giderse gitsin, ama kendilerinden hiç bir şey gitmesin.”
Genel olarak; Çalışmayı sevmiyorlar. Protesto etmeyi, işi savsaklamayı, isyan çıkarmayı, marifet sayıyor ve bunlara yöneliyorlar. Hatta bu tür şeyleri bir eğlence olarak görüyorlar, çok hoşlarına gidiyor.
Her türlü fenalığa mental ve eylemsel olarak dünden hazırlar. Ama çalışmaya her zaman motivasyonları eksik.
Artık her yerde görmeye alıştığımız, rahatsız kesim bir insan kitlesiyle zor bir hayatı paylaşarak yaşamak zorundayız. Nasıl insan bunlar?
Rahatsız Kesim
Artık her yerde görmeye alıştığımız, her şeyden rahatsız bir insan kitlesi ile, zor bir hayatı paylaşarak yaşamak zorundayız. Onlarla sürekli yüz göz oluyoruz. “Nasıl insan bunlar?” diye sıkça iç geçirerek kendimize sorduğumuz bir soru var. İşte o sorunun cevabını aramaya koyuldum.
Nasıl insan bunlar?
Kendilerince aşırı bilinçlenmiş, ama genelde gerçeklere çok uzak, her boka muhalefet, demokrasi manyağı olmuş, ikide bir eylem krizine giren, “benim egolarımın tatmin olmadığı yerde kimseye rahat huzur vermem ulan!” diye hadise çıkarmaya 7/24 meyilli, dipten başa sorunlu, rahatsızlığı kontrol limitlerini aşmış, bulaşık insan kitlesi diyerek biraz komplike bir şekilde tanımlayabiliriz. Amma ve lakin kendilerini elitleştiren, daha şık, kulağa hoş gelen, daha özel olarak tanımlayan ama aslında hiç te öyle olmayan bir kitle ile burun burunayız. Onlar kendini yücelte dursun. Biz gerçekçi olalım onları olduğu gibi görelim.
Onlar aslında kimler dikkatle inceleyelim.
Loserlar:
Kendi başarısızlıkları yada beceriksizlikleri yüzünden sürekli başkalarını suçlayanlar. Tembel, beceriksiz ve işe yaramaz olduklarının farkında olmayanlar ya da fark etmemiş gibi yapanlar. Gavurlar böylelerine “loser” diyor.
Haset, fesat ve kıskanç insanlar:
Başkalarında olup ta kendinde olmayan her şeyi kıskananlar, hasetlenenler aklından bin bir türlü fesatlık geçirenler. İç dünyalarındaki karanlığı, servet düşmanlığı ile dışa vuranlar.
Sözde sanatçılar:
Güzel sanatların her hangi bir dalında bir yetisi olduğuna kendi başına karar verip, kendini toplumun insan kalitesi standartlarının üstünde görerek, özel insan mertebesine çıkartanlar.
Yersen aydınlar:
Aklını kullanma yetisi, bilgi dağarcığının genişliği, hayat tecrübesinin fazlalığı, öngörme ve sezi yeteneklerinin gelişmişliği ile aydın insan tanımına uyduğunu başkalarına dayatan, sıradan biri olmayı bile beceremeyecek kadar kifayetsiz, kendini geçindirmekten aciz, boş beleş tipler.
Sosyal medya ibişleri:
Gerçek hayatın hemen hemen hiç bir alanında tutunamayan, varlık gösteremeyen silik tiplerken, sanal alemde kendini özel hisseden hatta ne özeli aslında üstün insan olan ama yalan dünya tarafından kıymeti anlaşılamayan, aslında hak ettiği yere getirilmeyen, çok büyük haksızlığa uğramış, kendisinden özür dilenmesi ve dünyadaki bundan sonraki hayatın da çok büyük rahat ettirilmesi gereken kendilerince çok hassas ve çok özel ama acı gerçeklere göre haline acınası insanlar. Yaşları 20 – 30 arasında değişen zurnanın son deliği ev oğlanları bu grupta yer alıyor. Sayıları rahat 5 milyon var.
Çakma elitler:
Görmemişliklerini ya da sonradan görmeliklerinin üzerine “bakın bu bir elit yazan” giydirme yapılmış. Çakma etiket vurulmuş. Dışı yanık içi pişmemiş şeyler. En az bir 5 milyonda şişme dudaklımız var diye tahmin ediyorum.
Nobran zenginler:
Zenginlikleriyle üstünlükleri perçinlenmiş. İnsanlara tepelerin üstünden bakan, ölürüm de olduğum yerden aşağı inmem diyen, kimseyi de yanında istemeyen, sonradan kendisi gibi zengin olanlara büyük bir nefretle bakan, onun olsun olmasın dünyanın servetini kimseye layık görmeyen, asilzade titanlar.
Okuyan cahiller:
Üniversite kapısından girmeleriyle beraber, beyinlerine hücum eden kanla daimi yüksek oksijen sarhoşluğu yaşayan, kendini aşırı bilinçlenmeden mütevellit, ermiş zanneden, gezi eğlence düşkünü, gelecekte her türlü fiyasko ve başarısızlığa şimdiden aday olan belini doğrultmaktan aciz kalkışmacılar.
Nitelikli tembeller:
Yattığı yerden iş yapma, oturduğu yerden para kazanma, oynayarak vaktini geçirme, emeksiz yaşam, gayretsiz sefa sürme peşindeki yaşam beleşçileri.
Daha çok çeşitlendirilebilirler ama bu kadarı da genelinin ne olduğu konusunda gayet iyi fikir veriyor.
Avrupa birliği ne bizi almazlar çünkü o bir menfaat topluluğu ve bizim onların arasına girmemiz o topluluğun menfaatlerine ters düşüyor.
Avrupa Birliğine bizi sittin sene almazlar.
Neden almazlar?
Avrupa birliği bir menfaat topluluğu ve bizim o topluluğu girmemiz o topluluğun menfaatlerine ters düşüyor da ondan. Dolayısıyla hiç bir zaman ve hiç bir şekilde bizi aralarına almazlar.
Diğer nedenlerini de sıralarsak;
– Avrupa Birliği, hiç bir zaman içinde bulunamayacağımız bir cennet vaat ederek, bize istediklerini yaptırmanın ve istemediği şeyleri yapmamızı engellemenin bir yolunu bulmuş, elindeki bu yaptırım gücünden vazgeçmez. Nasreddin hocanın maşayla bindiği eşeğinin ağzına bir karış mesafede havucu tutması ile Avrupa Birliğinin bize yaklaşımı arasında çok ta bir fark yoktur.
– Geçmişte Osmanlı’dan, dolayısıyla Türklerden çok çekmiş, korku duymuş Avrupa Devletleri; Türklerin Avrupa’da serbestçe dolaşmasını, ticaret yapmasını, mal mülk edinmesini, kadınlarıyla çiftleşmesini istemez.
– Avrupa Birliği içerisindeki müslüman bakiyesinin ve konsantrasyonunun armasını mümkün değil istemez. Birliğe 80 milyon müslümanın birden girişi onlar için korkunç bir durum, kabul edilebilir değil, hatta kabus. Bunu anlamak zor değil.
– Kapıların açılmasıyla beraber, en az 5 milyon mültecinin birden Avrupa’ya hücum etmesi ve çil yavrusu gibi dağılması ihtimali, onlara uyku uyutmaz. Kaldı ki kaçakçılık, eşkıyalık ve her türlü illegal işte ustalaşmış, üstelik kaybedecek bir şeyi de olmamasının pervasızlığıyla rahat hareket eden bu kitle karşısında, Avrupa’nın bütün emniyet teşkilatları birleşse yine başa çıkamaz. Alacağı cezayı düşünmeden, kuralları kanunları hiçe sayan, öldürmekten ve insanları darp etmekten çekinmeyen, bu gayri medeni insan sürüsü karşısında güvenlik sistemleri çöker. Demokrasi dolu kafalarının, taşla ezilmesi durumu ve ihtimali Avrupalıları tir tir titretir.
– Kaldı ki mülteci tehlikesini ileride durdurup, kendilerine gelmesini engellemek düşüncesi ile; Güneydoğuda bir kürt devleti ya da federasyonu kurdurmaya çalışan, bu amaçla aman siz gelmeyin biz paraysa para, destekse destek, ne isterseniz verelim diyen Avrupa Birliği; kendi azdırdığı, fişteklediği şeyi kapısında görmek istemez.
– Sırf eşkıya ve teröristlere öldürülmeme garantisi sağlamak için, birliğe almama dayatmasıyla Türkiye’den idam cezasını kaldırtan Avrupa Birliği, kendi sevmediği otun burnunda bitmesini istemez. 7000 yıllık Türk tarihi içerisinde; insanlıktan çıkanları idam edemeyen tek Türk Devleti olarak tarihe geçmiş durumdayız; o da ayrı bir konu…
Anasayfa » Avrupa Birliğine bizi sittin sene almazlar.
– Gümrük kapıları ve mevzuatları zayıf olan ülkemize dünyanın dört bir tarafından kaçak, kalitesiz ve yasak mallar girmektedir. Rüşvet ve hallederiz mekanizması çok iyi işleyen ülkemiz, eğer Avrupa Birliğine girecek olursa; bu tür malların Avrupa’ya girmesinden önceki ana dağıtım istasyonu olması kuvvetle muhtemeldir. Avrupa devletleri buna hayatta göz yummaz.
– Türkiye’nin Ortadoğu ile Avrupa arasındaki yegane köprü konumunda olması itibariyle; sadece kürtlerin değil, kaçacak yer arayan ıraklı ve suriyelilerin, baskı ve eziyetten bunalmış filistinlerin, fakir arapların, afganların ve dünyanın her yerinden mültecilerin, Avrupa’ya sızma kapısı olacaktır. Avrupa birliği böyle bir açığı vermez.
– Ayrıca eğer Türkiye Avrupa Birliğine girerse; her ne kadar hükümetleri engellemek istese de, bir çok Avrupalı kuruluş ucuz işçilik, ucuz işletme, ucuza mal etme ve denetimsizlik avantajlarından faydalanmak için ülkemizde üretim yaparak, Avrupa’ya dağıtım ve sevkiyat yapma yoluna gidecektir. Avrupa devletleri için çok ciddi sermaye ve istihdam kaynaklarının Türkiye’ye kaçmasına neden olur. Bu durumda Avrupa Devletlerinin fakirleşeceğini ve onlarda işsizliğin artacağını buna karşın Türkiye’nin bu durumda zenginleşeceğini ve işsizliğin azalacağını düşünürsek; Diğerleri neyse de, Avrupalı bu durumu kesseler kabul etmez.
Dikkatle incelenip, düşünüldüğü zaman Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesinin, birliktekilere hiçbir faydasının olmadığı ama çok ciddi zararlarının olduğu görülüyor.
Bu şartlar altında bunun gerçekleşeceğine inanmak saflıktan fazlası olur. Hatta bunun olabileceğine inanmak bile mantıksız, çok saçma…
Boş şeyleri bir kenara bırakır, doğruya ve gerçeğe yönelirsek; içinde bulunduğumuz tablonun o kadarda iç karartıcı olmadığını görürüz. Yani Avrupalı olmaya pekte mecbur değiliz. Alternatif olarak birazda bunları düşünelim:
– Globalleşen dünyada Avrupa Birliğinin çokta önemi yok. Bırakalım onlar kendilerini, kendi kurallarına ve sınırlarına hapsetsin. Biz o sınırları gerektiğinde çok kolay aşarız. Olmadı etrafından dolaşırız. İstediğimizi alırız. Biz işimizi görmeyi, hallederiz mekanizmasını, iyi biliriz.
– Türk Birliği, Asya Birliği gibi alternatif birliklerde başrol oynamak dururken; şart mı yani Avrupalı’nın sanatsal içerikli, can sıkıcı filminde figüran olmak.
– Avrupa’yı cennet, insanlarını da melek zanneden bizdeki şaşkınların aksine, onları birde yakından dikkatle inceleyin. Onlarında kendi içlerinde pekte memnun, mutlu olmadıklarını göreceksiniz. Onların arasına katılmak yerine; şayet biz kendi içimizdeki sorunları çözebilirsek, onlardan çok daha mutlu ve huzurlu oluruz.
Bizim için en iyisi bulunduğumuz yerde sağlam durmak, yani köprünün başında, yani Anadolu’da, yani Türkiye’de…
Yazı ile sözün ağırlığı arasında dağlar kadar fark vardır. Lafını esirgememek bir erdem değildir.
Söz uçar yazı kalır
Yazı ile sözün ağırlığı arasında dağlar kadar fark vardır. Lafını esirgememek bir erdem değildir. Sadece günümüzde moda olan şeylerden biridir. Herkes konuşur, herkes bir şeyler söyler. Kimse kimsenin ne konuştuğuna bakmaz bile… Çünkü zevzeklik etmek marifet değildir. Herkes ahkam keser, atıp tutar, atar gider yapar ama herkes yazıp ta arkasında biz iz bırakmaya cesaret edemez. Kapalı kapılar ardında konuşup çıkınca inkar etmek kolaydır. Çokta iyi niyetli olmayan kimseler, zırvalayıp saçmalasam da söylediklerim nasılsa zamanın unutturucu etkisiyle silinir gider, dediklerimde yanıma kalır diye düşünürler. Bu yüzden yazıp ta bırakmak pek çok kimsenin işine gelmez. Pek çok kişinin sistemi palavra ve laf kalabalığı ile karşındakini kandırmak ve aldatmak üzerine kurulmuş olduğundan yazmak, yazıp ta bırakmak, daha sonra yazdıklarından mesul tutulmak böylelerinin işine gelmez.
Pek çok kimsenin de söylediklerinin üzerine başkasının söz söylemesine tahammülü yoktur. Ben sözümü söylediğim zaman konu kapanmıştır. Artık bunun üzerine kimse söz söyleyemez egosu hakimdir. Bunu özelikle kendini üstün gören kimseler çok yapar. Ama yazıda bu mümkün değildir. Herhangi bir konuda yazılı bir beyan sunulduğunda karşı tarafa cevap hakkı doğar. Karşı tarafta, doğan bu hakkını kullanarak cevap verirse, işte o zaman böyle kibirli insanların tahammül edemediği durumlar ortaya çıkar.
Sözünün değeri olduğuna inanan insanlar yazmaktan çekinmezler. Bu değer bir haklılık, bir öngörü, ya da bir çıkarım da olabilir. Çıkardıkları sonucun anlamından emin olan insanlar için yazıp ta bırakmak, inandıklarına duydukları güvenin işaretidir. “Şimdi olmasa bile yarın, gerçek anlaşılacak ve zaman beni haklı çıkartacaktır.” inancında olanların, zamanın çelik kasasına sözlerini emanet etmesidir yazmak.
Sözünün bir değeri olmayanlar, söylediklerini öylece ortada bırakıp giderler. Sonra da semtine dahi uğramazlar. Sözlerini arkalarında öksüz bırakırlar. Onlar bir şekilde yollarına devam ederler ama en büyük üzüntüyü ve sıkıntıyı geride kalanlar, öksüz kalmış sözlere inananlar yaşar…
Amerikan toplumunda haysiyet yoktur. Toplumdaki her birey kendi menfaatleri uğrunda her haltı yemekten geri durmaz.
Amerikan Haysiyetsizliği Türkiye’de
Toplumumuzdaki haysiyet katsayısı iyice düştü. Haysiyetsizlik çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaya başladı. Ülke olarak haysiyetsizlikte resmen Amerikan standartlarını yakaladık. Bireylerimiz menfaatleri söz konusu olduğunda her türlü çirkefliği yapmak konusunda aynen bir Amerikalı gibi davranmaya başladı. Amerikan etkisi toplumun bireylerinde iyiden iyiye kendini gösterir oldu.
Amerikan toplumunda haysiyet yoktur. Toplumdaki her birey kendi menfaatleri uğrunda her haltı yemekten geri durmaz. Bu yolda yaptıkları her hareketi de meşru görürler. Zerre kadar da gocunmazlar. Utanma, pişmanlık gibi duygulardan, vicdan gibi hislerden Amerikan toplumu kendini tamamen arındırmıştır.
“Get rich or die tryin” (ya zengin ol ya da olamadın geber) felsefesi ile “menfaatlere giden yolda her şey mübahtır” sistemine geçilmiştir. Amerikan toplumu insana mahsus erdemleri gereksiz bularak terk etmiş bir toplumdur. Cinayet, silahlı soygun, uyuşturucu kaçakçılığı, seks ticareti Amerikan kültüründe önemli yer tutar. Zaten Amerikan nüfusunun büyük bir bölümü de bu doktrinin yan etkisi olarak hapishanelerde yaşar. Can ve mal emniyetinin hiç olmadığı, herkesin herkesi özgürce öldürdüğü, bu ülkeden greencard alabilmek için Amerikan kıçını öpmeye dünden razı insanlarımızın sayısının milyonlarca olması da ayrıca üzüntü verici…
Böylesine yozlaşmış çirkefleşmiş bir topluma benzemekten öte dönüşmeye başlamış olmamız ise ayrıca keder verici…
Peki niye böyle oldu?
Yine buna neden olan da bir Amerikan doktrini “its not your fault” (senin hatan değil). Kendini temize çıkarma da ve sorumluluğu almaktan kaçmak ta Amerikalıların kullandığı birincil araç budur. Bunun sayesinde bireyler aynaya bakmaktan ve kendilerini sorgulamaktan kaçınırlar.
Halbuki bizde buna karşı geliştirilmiş bir “boklu sümüklüye güler” yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımda amaç; bireyin başkalarını suçlamadan önce “bir kendine bak, ondan sonra başkalarına laf et aklını ziktiminin evladı” telkiniyle silkelenip kendine getirilmesidir. Günümüzde bireylerimiz, hiç bir konuda sorumlu davranmadıkları gibi kendilerine bakmakta hiç akıllarına gelmiyor.
Örneklere geçecek olursak;
– Menfaat mukabili el alemin avradını düdükleyen ihtiyar ırz düşmanı bir siyasi parti genel başkanının, kürsüden insanlara etik dersi vermesi…
– Kahvede eli kolu rahat durmadığı için kendisine okey tabelası bile tutturulmayan bir şahsın “hırsızlık var, yolsuzluk var” yaygarası yapması…
– Neredeyse ayda bir daire parası kazanan #rahatsızkesim fiştekleyicisi bir medya şeysinin; sözde halkın, fakir fukaranın halinden anlarmış da onların derdiyle darlanırmış namesi yapması…
– Her önüne gelene asılan, yılışan yavşağın; toplumun filanca kesimlerindeki cinsel istismardan dem vurması…
– Terör örgütünün siyasi kanadı olduğu iddia edilen partinin, aslında terör örgütünün ta kendisi olduğunu, o siyasi partinin her bir milletvekilinin de aslında o terör örgütünün bir yöneticisi olduğunu, bu gerçekleri görmek etmek istemeyen kişilerin de kendini aydın olarak nitelemesi…
– Terör ve anarşi yöntemleriyle ülke siyasetinde nüfuz sahibi olarak, belli bir yöremizin rantını yemek maksadındaki, bunun içinde bolca dış mihrak yardımı alan komitecilerin barış ve demokrasi pampişi gibi gösterilmesi…
– “Ülkene gram hayrın olacak olsa, elin gavurunun gizli servisi seni o siyasi partinin başına eliyle koyup yerleştirmezdi.” diye 10 yaşındaki çocuğun bile idrak ettiği, tek meziyeti zevzeklik etmek olan, ne idüğü belirsiz şapşalın tekini, sözde ulu önderine bağlı görünen kimselerin, fesatlıklarından, menfaat hesapları yüzünden ya da domuzluklarından destekliyor olması…
Gibi günlük hayatımızda nice ironiler mevcuttur.
Kitle güdücülerin etkisi altına girmiş nice şuursuz vatandaşımız; bir dakika düşünmeksizin, önlerine ne atılırsa yiyor ve önce kendine bakmayı es geçerek zevzeklik etmekte sınır tanımıyor. Bunu nasıl başardılar gerçekten bilemiyorum ama herkes her şeyi götünden anlıyor ve algılıyor.
Türk demek, töresi olan kuralı olan demektir. Ama geldiğimiz noktada hiç bir kurala ya da etik değere bağlı olmayan ne idüğü belirsiz bir topluma dönüştürülüyoruz. Türklüğümüz elden gitti gidiyor…
Hayatında Nutuk okumadığı halde Atatürkçü olduğunu iddia edenler vardır. Ama Nutuk Kitabını dekor yapıp, selfie çekmeye bayılırlar.
Atatürk İstismarcıları
Hayatında Nutuk okumadığı halde Atatürkçü olduğunu iddia edenler vardır. Ama Nutuk Kitabını dekor yapıp, yanına rakı, bira koyarak selfie çekmeye bayılırlar. Atatürk’ü gayet iyi anladıklarından, fikirlerini benimsediklerinden, ona özlem duyduklarından sürekli bahseder dururlar. Lakin Atatürk İlkeleri’ni sırasıyla doğru say desen sayamazlar.
Peki o ilkeleri ben sayayım dediğinde;
“Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik ilkeleri vardır bildin mi?” dersin,
“Ama onlar artık günümüzde geçerliliğini yitirdi” diye cevap verenler olur.
Atatürk İlkeleri’nin bazılarını lüzumsuz ve gereksiz bulup çıkartan ama sorsan Atatürkçüyüm diye geçinen değişik insanlardır bunlar…
Tabii insanın siyasi idolü olarak benimsediği birinin fikriyatına saygı duymaması, ilkelerinin bazılarını gereksiz bulup traşlaması, altıdan üçe indirip, sonra iki daha ilave etmesi dışarıdan bakan insana biraz tuhaf gelen şeylerdir.
Bütün meseleleri, kendi menfaat perspektiflerine göre değerlendiren ve bu ülkenin en önemli değerlerini şahsi menfaatlerine malzeme yapan, kimi zamanda kılıf olarak kullanan, bu yaptıklarından dolayı hiç te utanmayan yine bir sürü tuhaf insan vardır.
Sonra dün Marksçı, Leninci, falancı filancı olup ta günümüz konjektüründe Atatürkçü olmayı münasip gören değişik insanlardan da memleketimizde bir hayli fazladır.
Bunlara da;
“Lan dün siz bu herifleri göklere çıkartıyordunuz, o zaman Atatürk tedavülde yok muydu?” diye sorarsın.
“Ya şimdi onlar başka bu başka, falan filan, vırt zırt…” diye zırvalamaya başlarlar ki; dinlerken duyduğun sıkıntıdan, gözlerin etrafta tutunacak sağlam bir odun parçası arar…
İlginçtir, bu tür tuhaf şeyleri de genelde memleketin kendini aydın olarak niteleyenleri yapar. Bugüne kadar neyi aydılar da kendilerini aydın olarak niteliyorlar orası da çok enteresan. Destekledikleri parti komple ellerin olmuş daha onu aymış değiller…
Bir de alenen Türkiye’den parça kopartmak isteyenlerle, şahsi menfaatleri için ittifak ederler, haysiyetten yoksun Cumhuriyetin Yüz Karaları…
Tek başına olmak duruma hakimiyet, panoramik bakış açısı ve tam kontrol demektir. Yıldırım gibi gelip, istediğini alıp çıkmaktır.
Tek başına olmak
Aslında şanstır. Bir çok durumda büyük avantajdır. Ve hatta üstünlüktür.
Tek başına olmak; salim kafayla düşünüp, çabuk karar verebilme, hızla harekete geçebilme avantajıdır. Yol alırken üstün manevra kabiliyeti, sorunsuz ilerleyiş, düşük yanılma payı, az hata yapma riski ve hedefe varmada yarılanmış yol gibidir. Birbiri ardına doğru yapılması gereken hamleleri, çok aşamalı planları gerçekleştirebilmenin en emin yoludur.
Düşmana ve rakiplere az açık vermek, tuzaklara kolay kolay düşmemektir. Nerede duracağını, nerede saklanacağını, nerede harekete geçip, ne durumda kaçacağını bilecek kadar şuur, cesaret ve öngörüye sahip olmanın en iyi zeminidir.
Pratik bir şekilde ve kolaylıkla netice almanın yoludur. Gereksiz yere güç kullanımının ve kaynak israfının önüne geçerek, en optimum şartlarda kazanım elde edebilmenin anahtarıdır.
Doğru yolu şaşırmamak, isabetli atışlar yapmak, kendi başına kazanabilecekken, başkaları yüzünden kaybetmemektir. Başarıyı ya da başarısızlığı sahiplenmek, sorumluluğu almak, iyi ya da kötü, öyle ya da böyle, ben yaptım diyebilmektir. Tek başınalıkta ölçüm, analiz, değerlendirme son derece kolaydır.
Başkalarının dayatmalarına boyun eğmemek, kalıplara şekillere sokulamamak, değiştirilememektir. İstemediğin şeylere evet dememek, mahkum oynamamaktır. Benim aklım bana yeter, muhakememi ben kendim yapar, kararımı verir ve uygularım demektir. Sürekli birileri tarafından başka yönlere çekilememektir. Başkalarının savaşında nefer olmamak, el alemin menfaat hesaplarında amelelik etmemektir.
Tek başına olmak duruma hakimiyet, panoramik bakış açısı ve tam kontrol demektir.
Yıldırım gibi gelip, istediğini alıp çıkmaktır. Peşinden bakan düşmanlarının gözü önünde toz olup uçmaktır.
Hem güç, hem özgürlüktür.
Tek başına olmak, başta kendine ve sonrasında üzerine bina edilecek duruma hakimiyetin temelidir. Duruma hakimiyet, kendine hakim olmakla başlar, kendine hakim olduğun sürece devam eder. Tek başınaysan bu kolaydır. Ama değilsen, etrafında olan kişiler her zaman işleri zorlaştırır. Duruma hakim olmanı engellemek için refleks olarak önce seni bozmaya çalışırlar. Ama tek başına olan birine, diğer insanlar uzaktan durduracak ya da hızını kesecek kadar tesir edemezler.
Tek başınaysan kanatların vardır, değilsen yoktur. Diğerleriyle aynı durumdasın, bir avantajın yok demektir.
Memlekete adam yetiştirmesi beklenen üniversiteler, tam tersine kendi ülkesine düşman, kolaylıkla güdülebilen kullan-at piyonlar türetiyor.
Sağlam adamı bozan üniversiteler
Adam yetiştireceğine…
Memlekete adam yetiştirmesi beklenen eğitim kurumları olan üniversiteler; tam tersine kendi ülkesine düşman, başkaları tarafından kolaylıkla güdülebilen kullan-at piyonlar türetiyor.
Bin bir zorluklarla yetiştirilip bir meslek, bir istikbal sahibi olsun diye üniversitelere gönderilen gençleri beş dakikada göte dönüştürüp, kendi ailelerine, kendi ülkelerine, düşman hale getiriyorlar. Daha gün yüzü görmemiş gençlerin geleceklerini hepten karartıyorlar. İleride toplumsal faydaya katılması beklenen gençlerden, daha kendine hayrı olmayan, hatta ne hayrı kendi kendine zarar veren, hali yürekler acısı bireyler meydana getiriyorlar.
Öğrencilere çalışmayı ve kazanmayı değil, tembelliği ve beleşçiliği öğretiyorlar. Çalışmaya gelende eli ermeyen, yataktan kalkamayan; ama eyleme anarşiye gidende düğüne gider gibi koşa koşa giden hayırsız kalifiye elemanlar yetiştiriyorlar.
Hayatın zorluklarını, zorluklarıyla başa çıkabilmeyi öğretmiyorlar da de tam tersine sanki hayatta her şey toz pembeymiş gibi keyifli ve eğlenceli şeylere doğru meyillendiriyorlar.
Ergenleri normal girip te; başkalaşmış, aklı gitmiş, acayipleşmiş, mutasyona uğramış, zombi gibi çıkan tuhaf şeylere dönüştürüyorlar.
Yüreği pırpır ederek evlatlarını bekleyen öğrenci ailelerine, onlara hayatlarının en büyük hüsranını yaşatmak üzere dönen fiyaskolar gönderiyorlar.
Tabi kime olduğu meçhul bu hizmetlerini bedavaya yapmıyorlar. Üste bir de tonla para alıyorlar. Hem bizden, hem başkalarından…
İdeoloji olarak Türklük; kadim Türk Uygarlığının ve Türk Kültürünün mirasını sahiplenmek, Türk Milleti ile bütünleşmek demektir.
İdeoloji Olarak Türkçülük
İdeoloji olarak Türkçülük; kadim Türk Uygarlığının ve Türk Kültürünün mirasını sahiplenmek, Türk Milleti ile bütünleşmek demektir. Bu büyük kültür ve uygarlığın parçası olmaktan duyulan mutluluk ve gurur; Atatürk tarafından eşsiz bir şekilde ifade edilmiştir. “Ne mutlu Türküm diyene…” sözü işte tam olarak bunu anlatır.
Türklüğün Yalın Hali
İdeoloji olarak Türkçülüğü benimsemek; Türklüğün içine genetik ve dini öğeler katılmamış halini sevmektir. Yani yalın halini…
Çok geniş bir coğrafyada binlerce yıldır yaşamış olan Türklerin genetik özellikleri incelemek, derlemek ve nitelemek antropologların konusudur. Ancak bu bilim dalı daha ziyade ırk ile ilgili çalışmalar yapar. Irk konusu da benim felsefeme göre, Türklüçüğün ana bileşenlerinden biri değildir. Türk için tanımlanmış ırk standartları var mıdır, yok mudur, günümüze kadar ulaşmış mıdır orası agnostik bir konu. Ayrıca olsa ne olur, olmasa ne olur orası da ayrı bir konu… Türk Uygarlığı diye bir kavram var ve bu gökte duran Ay kadar gerçek yetmez mi? 48 Milyon km2lik Avrasya Kıtasının her köşesinde Türk Kültürünün izleri var. Atalarımız ayak basmadık yer bırakmamış. Bu inkar edilebilir bir şey mi? Kullandığımız dilde, davranışlarımızda, yaşarken bizim bile farkında olmadığımız Türk Kültürünün kaynak kodları var. Bunlar yok sayılabilir mi? Değerli ve anlamlı olan Kültürdür, Uygarlıktır. Irk, bana göre sadece bir takıntıdır. Çünkü izlenebilir değil, belirleyici değil, gerçekçi hiç değil.
Türkçülüğü, ırkçılıkla eşleştirmek; Türklüğü basit göstermeye çalışan fesat ve bayağı insan gruplarının klişe yaklaşımıdır. Onlar kendi uyduruk ideolojilerine bakmazlar da, Türkçülüğe kulp takmaya çalışırlar. Bırakalım onlar kendilerinin ya da başkalarının uydurdukları zırvalarla avuna dursunlar ama biz Türkçülüğü elden bırakmayalım.
Ve yine binlerce yıllık dönem içerisinde Türklerin dini inanış ve yaklaşımlarını incelemek, derlemek, nitelemek teolojistlerin, bir başka deyişle ilahiyatçıların konusudur. Zannımca bunu da Türklüğün ana bileşenleri arasında değerlendirmek doğru olmaz. Türk kültürünün alt başlıkları arasında yer alması daha uygun olur.
Türk Uygarlığı ve Türk Kültürü milattan önce de vardı. Hatta milattan çok daha önce de vardı. Dolayısıyla Türklük, günümüzde etkinliği olan pek çok dinden daha derine inen köklere, çok uzaklara uzanan dallara ve çok geniş bir coğrafyayı kaplayan yapraklara sahiptir.
Türkçülük; bizzat hayatın kendisinden derlenmiş gerçekler ile olgunlaşmış, bilim ve uygarlık ile birlikte halen gelişmekte olan, sonlanmamış, tam aksine devam etmekte olan bir süreçtir.
Türklüğün mazisi kadar ufku da uçsuz bucaksızdır.
Türk; töresi olan, hayati kuralları ve ilkeleri olan demektir. Türk Milleti; hayatını bu kurallar dahilinde ve ilkelerine bağlı olarak yaşayan bir toplumdur.
İl tutup, töreyi düzenlemek; Türkün temel ilkesidir. Yani devleti kurup, işleyiş için kuralları ve ilkeleri belirlemek demektir. Türkler, bunu tarihte pek çok kez gerçekleştirmiştir. En son 1923’te yapmıştık.
IRKçılık Konusu - Türklük ideolojisine ırk eklemeye çalışmayı ya da içine genetik katmaya uğraşmayı da gereksiz bir gayret olarak görüyorum.
IRKçılık Konusu
Tarım politikaları gereği ya da ihtiyaçlara göre daha yüksek randıman almak ve en az işletme maliyetiyle, en yüksek faydayı elde etmek adına besicilikte ırkçılık konusu üzerinde durulabilir. Mesela ineklerde bir ırk ayrımı yapabilirsiniz. Montofon süt için idealdir. Simental hem et hem süt için iyidir. Angus ise et üretimi için tercih edilmelidir diyerek hayvan ırkları kontrol altında tutulabilir. Daha fazla süt üretmek ya da daha fazla et elde etmek maksadıyla; mevcut ırkın korunması ve daha da iyileştirilmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Üretim maksadıyla, hangi ineğin, hangi boğayla çiftleşeceğine insan aklı karar verip, uygulamasını da insanlar yaptırdığı için olumlu sonuçlar almak mümkündür. Literatürde tanımlanmış ırk şablonlarına göre yine melezleme denemelerinde de bulunabilir. Kontrol insan elinde olduğundan, zamanın akışıyla paralel olarak, olayların akışına da insan aklı yön verdiğinden bu çalışmalar başarılı olabilir. Bu çalışmalar neticesinde elde ettiğiniz bulguların, karşılaştırma yapabileceğiniz model tanımlarının olması da bir sonuca varmanızı sağlayacaktır. Dolayısıyla bunu ineklerde uygulayabilirsiniz.
Ama insanlarda bu sonuçları elde edemezsiniz. Çünkü insanların birbiriyle ilişkileri düzensiz ve karmaşıktır. İnsan davranışlarını tam anlamıyla düzenleyecek bir güç ve kontrol yoktur. Geniş bir coğrafyada sınırsız hareket eden, düzensiz bir insan topluluğu düşünün, bir de buna binlerce yıllık bir zaman dilimi eklenince ortaya çıkan karmaşadan genetik miras beklemek biraz ütopik olmaz mı?
Türkler Avrasya Kıtasında ayak basmadık yer bırakmadılar
Avrasyada Türkler
Mesela Türklerin ilk ortaya çıkışı olarak 3000 yıl öncesini baz alalım. İlk belirdikleri yer olarak ta Orta Asya Orhun Irmağı çevresini not edelim. Sonraki yayılmalarını izlediğimizde 16.000 km eninde, 8000 km boyundaki Avrasya kıtasının hemen hemen her noktasında, en ileri uçlarında dahi Türk Kültüründen izlere, kalıntılara, bulgulara rastlıyoruz. Toparlarsak 128 milyon km2 lik bir anakara parçasında; düzensiz, kontrolsüz ve sınırsız hareket eden, kimlerle nelerle kaynaştığı belli olmayan, bir kavim için genetik sınıflandırma ya da tanımlama yapılabilir mi? Burada üç bin yıllık bir zaman dilimi içerisinde yaşamış, milyarlarca insandan bahsediyoruz. Yine aynı coğrafya ve aynı zaman diliminde yaşamış, onlarla etkileşimde bulunmuş, başka kavimlerden ve etnik gruplardan da milyarlarca insan var. Türklerin en dominant genlere sahip olduğunu varsaysanız bile, o kadar etkileşimden, onca geçen zamandan sonra bırak genlerin korunumunu, aktarımından bile bahsetmek çok zor. Bu durumda bir ayrım, bir seçme, bir tasnif yapılabilir mi? Hiç zannetmiyorum. Yine de yapmaya çalışanlar olabilir, yalnız çıkaracakları sonucun gerçeği yansıtabileceğine de ben hiç ihtimal vermiyorum.
Irk konusuna kafayı takanlar
Türk Milliyetçiliğini Irkçılık boyutunda ele alanlar da işin içinden çıkamıyor. Yok orta boyluydu da, dalgalı saçlıydı da falan filan diye bir şeyler gevelemeye çalışıyorlar. Lakin bir yere varabilmiş, sağlam bir temele oturtabilmiş değiller. Yapı biraz eğreti duruyor. Buradan Türk ırkının standart özelliklerini tanımlamak ya da Türkün default’u ahanda budur şeklinde bir sonuca varma pek mümkünmüş gibi görünmüyor. O yüzden, Türk ırkının standartları konusunu da agnostik konular dolabına kaldırmak durumunda kalıyoruz.
Tut ki genellemeler yaparak, dıdısının dıdısının izlerini sürerek, onu buna, şunu ona dayandırarak ırk konusunda bir standart belirlendi. Peki çıkan sonuç ne amaçla kullanılacak? Neye yarayacak? Ne yapacaksın sarışın mavi gözlü Mustafa Kemali, Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp’i Türklükten hariç mi tutacaksın? Türk dünyasının göklere çıkmış, parlayan yıldızlarını oradan indirmeye mi kalkacaksın? Kimin, ne işine yarayacak?
Ama Türk Kültürü ve Türk uygarlığının ürünü olan Türk Milleti; kesin olan bir varlık ve inkar edilemez bir şekilde var. Kullandığımız dildeki kelimeler bundan 1500 yıl önce yazılmış taş yazıtların üzerinde vardı. Bugünkü sosyal hayatımızda yer alan düğün, doğum ve ölüm ritüellerindeki benzerlikler binlerce yıl öncesinin kalıntılarından elde edilen bulgularla eşleşiyor. Gündelik hayatımızda farkında bile olmadığımız bazı davranışlarımız, geçmişte atalarımızın hikayelerindeki, destanlarındaki benzer davranışlarıyla örtüşüyor. Bunları dikkate aldığımızda genetik mirasımızı bilmem ama Türklüğün bizimle beraber yaşadığı, nesilden nesile aktarıldığı bir gerçek olarak beliriyor.
Bir başka klişe; kişi Türk kökenli olursa devletine, milletine, nesline sadık olur beklentisi…
Bu da hiç gerçeği yansıtmıyor. Kişiler secereleri konusunda kolaylıkla yalan söyleyebilir ve işlerine geldiği gibi uydurabilir. Bunun doğruluğunu anlamak ve tanımlamak çok zor hatta imkansızdır. Dolayısıyla kişiler bu konuda kolaylıkla elekten geçebilir. Falanca kişi sadrazam torunuyum dese ya da filanca evliyanın soyundanım dese öyle olmadığını nasıl ispatlayacaksın? Arşivler kaç göbek geriye gidiyor? Doğru olduğu ne malum? Verilerin üzerinde oynama olmadığı nereden belli? Bunların hepsi muamma konular. Bu tür beyanı esas alan konular her zaman, her türlü suistimale açıktır.
Kişinin kökeninin Türk görünmesi sadık olacağının garantisi olmadığı gibi Türk kökenli olmaması ya da seceresinin tanımlanamaması da kalleşlik edeceğini göstermez. İnsanın soyağacı, sosyal davranışları bakımından hiçbir şeyi garanti etmez. İnsan aklına estikten sonra her haltı yiyebilir. Bu noktada onu tutabilecek ya da etik olmayan şeyleri yapmaktan alıkoyabilecek şeyler; en başta kişinin kendi aklının ermişliği ve vicdanıdır. Sonrasında toplumsal etik değerler ve dini kurallar gelir. Ancak kişide vicdan yoksa, bilinç oluşmamışsa… Ondan her şey beklenebilir ya da tam tersi ondan hayra yarar hiç bir şey beklenmese daha yerinde olur.
Mesela insanların kolaylıkla satın alınamamasına dair bir tedbir ülkemizde henüz alınmamıştır. Dolayısıyla parasını bastırdı mı isteyen istediği bürokratı satın alabilir, meclise elli yüz milletvekili bile sokabilir ve yahut sokulmuşlardan “sar ordan bir düzine” diye kolaylıkla satın alabilir, kiralayabilir. Toplumumuzda etik değerler (yani Türk Töresi) tamamen rafa kaldırılmış olduğundan kınama ya da ayıplama mekanizması da işlememektedir. Haysiyeti olmayan birinin, soyağacında güller açsa ne olur? Şahsiyeti tamamlayan, haysiyet olmadıktan sonra kişi cibilliyetsizdir. O yüzden ırkta keramet aramayı anlamsız buluyorum.
Türklük ideolojisine ırk eklemeye çalışmayı ya da içine genetik katmaya uğraşmayı da gereksiz bir gayret olarak görüyorum. Bu altının içine bakır katıp ayarını düşürmek gibi bir şey. Hadi bunu Türk düşmanları yapsa anlarım da Türkçülere ne oluyor?
Sahip olduğunuz altının kıymetini bilin, değerini düşürmeyin. Ve kaybetmeyin…
Atatürk’ün Türk Milleti tanımı şöyledir: “Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasî ve içtimai heyettir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir.
Gözlemlerime göre; dış mihrakların ve onların ülkedeki uzantılarının, Türkiyenin başına gelmesini en istemediği kişi kimse stratejik kararım
Stratejik Seçim
Öncelikle ben kimim? Neyim?
Bana sorarsanız ben;
Gerçekçiyim
Türküm
Atatürkçüyüm
Ama başkalarına sorarsanız onlar beni pek öyle görmüyor olabilir. Farklı yerlere çekerek, uyduruk yakıştırmalarla, alakasız sonuçlar çıkartanlar olabilir. Başkalarının ne zırvaladığının bu konuda çok ta önemi yok. İlim kendin bilmektir.
Ben Türküm, Türkçüyüm ama dindar ve ırkçı değilim. Ülkemizde Türkçüyüm dediğinizde belinizi doğrultamayın diye önce sırtınıza bir dindar olma yükü eklemeye kalkarlar. Sonra da ayağınıza takılısında sendeleyin diye önünüze bir ırkçılık tümseği getiriler. Dolayısıyla önce doğrulmanızı sonrasında hareket etmenizi ve ilerlemenizi bu şekilde zorlaştırmış olurlar. Türkçülüğe erişiminizi sınırlandırıp, diğer Türkçülerle iletişim kurup anlaşmanızı, anlaşıp birlik olmanızı, birlik olup işbirliğine girmenizi imkansız hale getirmeye çalışırlar. İtiraf etmek gerekirse bunda çok ta başarılı olmuşlardır…
VAY BEN NERE GİDEM?
Neticede Sadece Türk olanın Türkiye’de sığınacağı bir çatı, ikmal yapacağı bir liman yoktur. Dolayısıyla dindar ve ırkçı olmayan Türkçüleri Türkiye’de temsil eden bir yapı ben görmüyorum. Sosyal hayatta olmadığı gibi siyasi hayatta da temsil edildikleri bir platform bulunmuyor. Şu Sadece Türkçüdür diyebileceğim bir milletvekiline ben mecliste hiç rastlamadım. Hangisi kürtçüdür, ümmetçidir, menfaatçidir, bu ülkenin insanı değildir, yabancı ülke ajanıdır desen parmakla göstermesi zor olmaz ama hangisi Türkçüdür desen gösterebilecek bir örnek pek göze çarpmıyor.
MECLİSTE ATATÜRKÇÜ KALDI MI?
Hatta iddiamı bir adım daha öteye taşıyarak mecliste hiçbir Atatürkçü de görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Atatürk’ün eski partisinin artık Atatürkçü olmadığını, tamamen başkalarının eline geçtiğini ve üst yönetiminin sadece Atatürk’e değil Türk kimliğine de uzak kimseler olduğunu söylemek hiç te abartı olmaz. Hal böyleyken benim onlara her hangi bir yakınlık duymam söz konusu olabilir mi? Aramızda hiç kapanmayacak bir mesafe var…
YA NE OLACAKTI?
Toplumsal götleşmenin %85’lere çıktığı, herkesin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda her çirkefliği ve her adiliği yaptığı bir ortamda hırsızlık, yolsuzluk var yaygarası yapılıyor. Ülke insanının neredeyse tamamına yakınının yozlaştığı bir ülkede sadece üst yönetimin etik davranması nasıl beklenebilir. Balık baştan kokar saçmalığını bırakın bir tarafa… Bizim içinde bulunduğumuz durumda balığın her tarafı başından daha berbat halde…
İktidarı ele geçirme saplantılılar, bu emellerine erişse, memlekette her hangi bir düzelme olur mu? Hiç zannetmiyorum bu kokuşmuşluğun başlıca sebebi onlar olduğundan, daha da berbat ederler ondan hiç şüphem yok.
Hal böyleyken benim mantığıma göre oyumu verebileceğim, hem Türkçülüğü, hem Atatürkçülüğü hem de Gerçekçiliği bünyesinde barındıran bir oluşum ya da yaklaşım memleketimizde bulunmuyor.
Bu durumda mantık kriterim devre dışı kalırken, üçüncül ilkem strateji devreye giriyor.
Benim oyumu kim alır?
Gözlemlerime göre; Dış Götlerin ve onların ülkedeki uzantılarının, Türkiye’nin başına gelmesini en istemediği kişi kimse; Stratejik Seçimim “O” olacak ve “O” neredeyse benim oyum “ORAYA” gidecek. Al sana stratejik seçim.
Buradan yeni bir senteze de varabiliriz. Çevrenizde hasetliğinden, fesatlığından, fitneciliğinden ve bozgunculuğundan (yani gotlüğünden şüphe duymadığınız) emin olduğunuz birinin, telkinlerinin ve yönlendirmelerinin tam zıddı istikamette pozisyon alarak doğruyu bulabilir ya da avantaj sağlayabilirsiniz.
Buna da “Öyle olmaz böyle olur!” Prensibi diyelim. İlerde patentini alırız…