Bazı insanlar hayatlarını tek bir mesleğin, tek bir şehrin ya da tek bir hikâyenin içine sığdırır.
Benim hikâyem öyle olmadı.
Hayatım boyunca farklı yolların peşinden gittim. Sekiz uluslararası sergide eserlerim yer aldı. Altı pasaport dolduracak kadar yol yaptım. Otuz bin milin üzerinde deniz seyri gerçekleştirdim. Kaptanlık yaptım, sualtında kaynak ve onarım çalışmalarında görev aldım, arama-kurtarma operasyonlarına katıldım. Başöğretmen oldum, üniversitede ders verdim. Akademik çalışmalarım yayımlandı, makalelerime atıflar yapıldı. Üç boyutlu tasarımlar geliştirdim, sanal gerçeklik ortamları oluşturdum, yazılımlar ve oyunlar geliştirdim. Eğitim teknolojileri alanında çalıştım. Motosiklet üzerinde bir milyon kilometreyi aşan yol yaptım.
Dışarıdan bakıldığında bunlar başarı olarak görülebilir.
Belki de öyledir.
Ama insanın hayatını asıl şekillendiren şey, özgeçmişine yazdıkları değil; omuzlarında taşımak zorunda kaldıklarıdır.
Hayat, bazı insanlara derslerini fısıldayarak verir; bazılarına ise haykırarak.
Benim payıma düşen çoğu zaman haykırışlar oldu.
İlk büyük haykırış 1996 yılında geldi.
Henüz hayatın başındayken, geleceği birlikte kurmayı hayal ettiğim nişanlımı bir mide tümörüne kaybettim. İnsan gençken ölümün yalnızca başkalarının başına gelen uzak bir ihtimal olduğunu sanıyor. Oysa bazen hayat, daha yolun başında size hiçbir şeyin garanti olmadığını öğretmeye karar veriyor.
Bazı hikâyeler başlamadan biter.
Bu kaybın en ağır yanı ise yalnızca sevdiğim insanı yitirmek değildi. Ailem ne nişanlandığımı bildi ne de onu kaybettiğimi. Hayatımın en büyük acılarından biri sessizce yaşandı ve sessizce toprağa gömüldü. Yasımı paylaşacak bir omuz, acımı anlatacak bir kulak olmadı.
Bazı insanlar sevdiklerini kalabalıklar içinde uğurlar.
Ben ise geleceğimi birlikte düşlediğim insanı, kimsenin varlığından bile haberdar olmadığı bir sessizliğin içinde kaybettim.
Belki de yalnızlıkla ilk tanışmam o gün oldu.
Yıllar sonra kurduğum ilk evlilikte ise hayat başka bir sınav hazırlamıştı.
Zamanla fark ettim ki bazı ilişkiler bir anda yıkılmaz; görünmeyen çatlaklar uzun süre sessizce büyür. Eşimin en yakınlarından birinin bana gösterdiği ilgiye karşılık vermemeyi tercih ettiğim noktadan sonra olayların yönü değişmeye başladı. Yaşananların ne kadarının tesadüf, ne kadarının bilinçli bir yönlendirme olduğunu bugün bile kesin olarak bilmiyorum. Bildiğim tek şey, kendimi giderek büyüyen bir gerilimin ve hesapların içinde bulduğumdu.
Sonunda evlilik çöktü.
Üstelik bu süreç, hayatımın fiziksel olarak en savunmasız dönemlerinden biriyle çakıştı. İki kolum askıdaydı. Kendi başıma tuvalette pantolonumu bile çekemeyecek durumdaydım. İnsan böyle zamanlarda yanında duracak insanları daha net görüyor.
Ben ise en çok desteğe ihtiyaç duyduğum günlerde uzaklaşmayı tercih eden insanlarla karşılaştım.
Geriye yalnızca terk edilmişlik hissi değil, yıllarca ödemek zorunda kaldığım borçlar da kaldı.
İnsan sevginin ne olduğunu çoğu zaman yanında kalanlardan değil, gitmeyi seçenlerden öğreniyor.
Hayat devam etti.
Ben de devam ettim.
Öğrettim.
Öğrendim.
Ürettim.
Tasarladım.
Yazdım.
Denizlere açıldım.
Yeni ülkeler gördüm.
Yeni beceriler kazandım.
Ama hayatın benim için hazırladığı sınavlar bitmedi.
İkinci evliliğim de farklı bir hikâye yazmadı. Başkasından kalan bir hamileliğin kürtaj masrafını ödeyen kişi oldum. O hastane koridorlarında yürürken ödediğim şeyin yalnızca bir fatura olmadığını biliyordum. Bir kez daha güvenin, fedakârlığın ve iyi niyetin bedelini ödüyordum.
Geriye dönüp baktığımda hayatımın önemli dönemeçlerinde aynı duygunun farklı yüzlerle karşıma çıktığını görüyorum:
Kaybetmek.
Yalnız kalmak.
Başkalarının bıraktığı yükleri taşımak.
Üstelik çoğu zaman bunu paylaşacak kimse olmadan.
Bir dönem, sevdiğim insanı ve alıştığım düzeni geride bırakarak tamamen yabancısı olduğum bir coğrafyada yeni bir başlangıç yapmaya çalıştım.
Böyle kararlar dışarıdan cesur görünür.
İçeriden bakıldığında ise çoğu zaman yalnızdır.
İnsan böyle zamanlarda sadece fiziksel değil, duygusal olarak da tutunacak bir dal arıyor. Ben ise en çok ihtiyaç duyduğum dönemde kendimi ikinci planda kalmış, yalnız ve sahipsiz hissettim.
Bir yandan da ilişkimde giderek büyüyen bir uzaklaşmayla mücadele ediyordum. Ortak bir gelecek kurmaya çalıştığımızı düşünürken birçok önemli kararın birlikte değil bireysel olarak alınmaya başladığını gördüm. Zamanla “biz” duygusunun yerini “ben” almaya başladığını hissettim.
Daha da acı olanı, elimden gelen desteği vermeye çalışırken yeterince destek vermemekle suçlanmaktı.
İnsan bazen yükünün ağırlığından değil, o yükü tek başına taşıdığını fark ettiği anda yoruluyor.
Tam da bu dönemde, yirmi yıl aradan sonra yeniden öğrenci olmaya çalıştım.
Bu yalnızca ders çalışmak değildi.
Kaybettiğim zamanı geri almaya çalışıyordum.
Hayatın yüzüme kapattığı kapıları yeniden zorlamaya çalışıyordum.
Ancak yalnızlık, motivasyon kaybı, odaklanma sorunları ve ardı ardına gelen başarısızlıklar nedeniyle başladığım işi tamamlayamadım.
O yarım kalan hikâye hâlâ içimde kapanmamış bir yara olarak duruyor.
Sonunda kaçmaya çalıştığım yere geri dönmek zorunda kaldım.
Tam bunların ortasında pandemi geldi.
Zaten kırılgan olan bağlar tamamen koptu. Günler haftalara, haftalar yıllara dönüştü. Arkadaşsız, sevgilisiz ve gerçek anlamda yanında kimse olmadan geçen yıllar…
Hayat yalnızca duygusal yüklerle de yetinmedi.
Tam bir şeyi yoluna koymaya çalışırken beklenmedik bir masraf çıkıyordu.
Bir borcu kapatırken başka bir borç ortaya çıkıyordu.
Bir problemi çözer çözmez yenisi kapıya dayanıyordu.
Sürekli tetikte yaşamak, geleceği planlamak yerine günü kurtarmaya çalışmak insanın ruhunu sessizce tüketiyor.
İş stresi her geçen gün biraz daha üzerime çökerken bedenim de bu yükün bedelini ödemeye başladı.
Sağlığımı kaybettim.
İnsan para kaybedebilir.
Zaman kaybedebilir.
Fırsatlar kaçırabilir.
Ama sağlık gittiğinde diğer kayıpların anlamı da değişmeye başlıyor.
Bugün yaşadığım şey tek bir başarısızlık hikâyesi değil.
Bu; kayıpların, yarım kalmış hayallerin, yalnızlığın, güven kırıklıklarının, maddi sıkıntıların, beklenmedik borçların, iş baskısının ve sağlık kayıplarının yıllar boyunca üst üste biriktiği uzun bir mücadele hikâyesidir.
İnsanlar çoğu zaman sonucu görür.
Ama sonucun altında biriken yılları göremez.
Belki de bu yüzden artık insanlara yaklaşırken eskisi kadar hevesli değilim.
Yaşamın ölçütünün geçen yıllar olduğuna hiçbir zaman inanmadım.
Çünkü yaşamın gerçek ölçütü zaman değil, paylaşılabilen anlardır.
Bir ömür süren bazı ilişkiler vardır ki geriye hiçbir şey bırakmaz.
Bazı insanlar ise birkaç kısa karşılaşmayla hayatınızda yıllardan daha derin izler bırakır.
Belki bu yüzden artık insanları unvanlarıyla, gelirleriyle, sosyal medya vitrinleriyle ya da anlattıkları hikâyelerle değerlendirmiyorum.
İnsanın kim olduğu, yalnız kaldığında ortaya çıkıyor.
Ne yazık ki sık sık aynı manzarayla karşılaşıyorum:
Bilgiden çok kanaatin, düşünceden çok ezberin, sorgulamaktan çok tekrarın değer gördüğü bir ortam.
Aklı sınırlı olduğu hâlde fikrinden sonsuz derecede emin insanların gürültüsü içinde; merak etmeyi bilen, empati kurabilen, birlikte hareket edebilen, kendi başınayken de dengeli ve mutlu kalabilen insanlara rastlamak giderek zorlaşıyor.
Bu yüzden artık bir ilişki aramaktan çok, bir insana rastlamaya çalışıyorum.
Geçmiş travmalarını karşısındakine yük olarak taşımayan…
Sürekli ilgi ve onay beklemeyen…
Kendi hayatının sorumluluğunu alabilen…
Empati kurabilen…
Birlikte yürümeyi ve birlikte büyümeyi becerebilen…
Hayatı paylaşabilecek bir yol arkadaşı.
Belki sorun çıtanın yüksek olması değil.
Belki sorun, normal olması gereken şeylerin artık nadir bulunur hâle gelmiş olmasıdır.
Bu yüzden hiçbir zaman avlanma ritüellerine, tavlama oyunlarına ya da insan ilişkilerini bir pazarlama faaliyetine dönüştüren maskelere ihtiyaç duymadım.
Olmadığım biri gibi davranmak, dikkat çekmek uğruna rol yapmak ya da insanların beklentilerine göre şekil değiştirmek bana her zaman yorucu ve samimiyetsiz geldi.
Bunun bedeli çoğu zaman yalnızlık oldu.
Ama yine de yalnız kalmayı, kendim olmaktan vazgeçmeye tercih ettim.
Yine de bütün bu hikâyenin özeti mağduriyet değil.
Çünkü hayat bana şunu öğretti:
Başarı, insanın ne kadar yükseğe çıktığıyla değil, kaç kez düştükten sonra yeniden ayağa kalkabildiğiyle ölçülür.
Bugün geriye dönüp baktığımda gördüğüm şey ne sergiler, ne unvanlar, ne diplomalar, ne deniz milleri, ne de motosiklet üzerinde kat edilen kilometreler.
Gördüğüm şey, hayatın farklı dönemlerinde defalarca sınanmış bir insan.
Bazı dersleri mezarlıklarda öğrendim.
Bazılarını hastane koridorlarında.
Bazılarını mahkeme salonlarında.
Bazılarını ise kimsenin kapısını çalmadığı, telefonun çalmadığı, tamamen yalnız geçen gecelerde.
Hayat bana kaybetmeyi öğretti.
Güvenmenin bedelini öğretti.
İnsanların her zaman göründükleri kişi olmadığını öğretti.
Bazen en derin yaraların düşmanlardan değil, sevilen ve güvenilen insanlardan geldiğini öğretti.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bütün yaşananlardan sonra gördüğüm şey kusursuz bir başarı hikâyesi değil.
Defalarca kırılmış, defalarca hayal kırıklığına uğramış, defalarca yeniden başlamak zorunda kalmış; ama bütün bunlara rağmen merakını, üretme isteğini, vicdanını ve insanlığına dair son kırıntıları koruyabilmiş bir insan.
Ve artık bunun, sahip olduğum bütün unvanlardan, bütün başarı hikâyelerinden ve özgeçmişime yazılabilecek her şeyden daha değerli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü insanı tanımlayan şey, hayat yolunda neler kazandığı değil; kaybettiklerinden sonra kim olarak kalabildiğidir.














