S.O.N.
Yarını merak etmiyorum.
$LAYYYTER
🩵 avery cochrane 🩵
Monterey Bay Aquarium
todays bird
Interview Vampire Daily
Today's Document

Jar Jar Binks Fan Club

@theartofmadeline
Sade Olutola
RMH
No title available
𓃗
The Bowery Presents
Lint Roller? I Barely Know Her

Origami Around
NASA
art blog(derogatory)
almost home

blake kathryn

titsay
seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Ireland

seen from Uruguay
seen from South Korea

seen from Ireland
seen from T1

seen from Germany

seen from Australia
seen from United Kingdom
seen from Kenya

seen from United States

seen from Bangladesh

seen from United States

seen from T1
seen from United States
seen from United States

seen from China
seen from United States
@humlullabyme
S.O.N.
Yarını merak etmiyorum.
Temmuz ayında satın aldığım, hediye edilen ve zorla hediye aldırttığım shjsjsjs kitapları bugün itibariyle okumaya başladım. Son birkaç senedir bir yazar seçip tüm kitaplarını alıp okumak gibi bir alışkanlık edindim. Böylece yazar ve yazıları hakkında daha kapsamlı fikir sahibi olabiliyorum. Ayrıca Selcan'a sözüm var burada kitaplar ve yazarlar hakkında ufak yazılar yazacağım.
Ne için yaşıyoruz şu dünyayı? Göğsümüzün bunca sıkışması neden? Neden bunca acıya katlanmak zorundayız ki? Neden bunca yalnızlık? Ben yediğim bunca güzel yemekten @humlullabyme ye ısmarlamayacaksam ne anlamı var ki, bana en zor zamanlarımda evini açan @bihunimeksik e vefa borcumu ödemeyecek zamanım yoksa, boşa yaşıyoruz aq dünyasında…
Canımıniçi. Işığım. Yol gösterenim. Abim. Dostum. En güvendiğim. Belki de tam bu yüzden yaşıyoruz; birbirimizin hayatında bir anlığına da olsa sığınak olabilmek için. Geriye kalan şey, ne başarılar ne de geçirilen yıllar oluyor. Birinin en zor gününde açılan bir kapı, uzatılan bir tabak yemek, sessizce omzuna bırakılan bir el... Sanırım insanı hayatta tutan şey tam da bunlar. Çünkü en çok acıyı değil, o acının içinde bize eşlik edenleri hatırlıyoruz. Biz hayatın anlamını büyük cevaplarda değil, birbirimizin yarasına usulca dokunduğumuz o küçük anlarda aramayı öğrendik.
Dönüş, İade Kapsamında Değildir.
Eve neden dönülür? Hayır. Başka yerden. Bir köpek kaç yıl bekleyebilir? Beklemek, hatırlamanın başka bir biçimi mi, yoksa unutamamanın mı? Peki ya eve dönmek... Eve dönmek gerçekten dönmek midir, yoksa yolun kendisini kaybetmek mi? Bone Dog bunu biliyordu. Odisseus da. Belki ben de biliyordum. Belki de bazı evler sadece gecikmeleriyle vardı. Yaklaştıkça uzaklaştılar. Ulaştığım an kayboldular. Eve neden dönülür? Hayır. Soruyu kim eve kadar getirdi? -Yüzleş. Argos beni tanımadı. Beni tanıyan şeyi tanıdı. Aradaki farkı kim açıklayabilir? -Bekleyiş. Yüzümü yalayan köpek midir eve döndüğümü söyleyen, yoksa artık hiçbir yere ait olmadığımı yüzümü tokatlayan zaman mı? Benim bütün yolculuğum, eve dönmemek için icat ettiğim dolambaçlardan ibaretti. Sirenler değil alıkoyan. Tanrılar değil. Eve vardığımda kendimden geriye ne kalacağını bilme(me)k. Yani ben de bazen eve değil, dönmeyi erteleyen şeylere tutunuyorum. Çünkü yol uzadıkça kim olduğumu açıklamak zorunda kalmıyorum. Eve varınca herkes bir isim istiyor. Yol ise yalnızca yürümemi. Eve dönmek istememem korkaklık değil; eve vardığımda artık "yolculuk eden kişi" olamayacağımı sezmem. Ben neden sürekli vedalaşmadan ayrıldığım insanların rüyasına dönüyorum da uyanınca hiçbir yere dönemiyorum mesela? -Kimse evde değil. Belki bütün mesele budur.
"Eve dönmek korkunç....,Dünya’nın çekim gücü tesirini iki katına çıkarmış, ayakkabı bağcıklarını çözüyor."
Hayır, bütün mesele bu.
Saat 02.00'de uyuyup yalnızca iki buçuk saatlik uykunun içinde, vedalaşamadan geride bırakmak zorunda kaldığım herkesi rüyalarımda misafir ettiğim için sıkıntıdan terlemiş sırtımla balkonda sigara içip bütün bunları düşünürken, Muazzez'inkine benzeyen bir kalp kırıklığıyla yüzleştikten hemen sonra bir sosyal medya platformunda Anideu, Lacan (2022) filmi önerisiyle karşılaşınca, doktoruma söylediğim "Geçmişte yasını tutmam gereken şeylerin yasını bugün tutuyorum; gelecekte ise bugünü yaşamamış olmanın yasını tutacağım gibi geliyor, bu döngüyü bir türlü kıramıyorum." cümlesi yeniden aklıma geldi ve bunun daha iyi olduğuna karar verdim az önce çünkü bazı acıları "büyüdükten" sonra yaşamak daha kaldırılabilir bir hal alıyor.
Onkolojide diyetisyeni beklerken bunla karşılaşmak da hiç hoş değil djdjjdh
Şerh.
"Birden yürürlüğe girdi o yok olma duygusu."*
Bu cümleyle bakıştık az önce. Uzun uzun. Dudak bükerek. Kendimin kocaman bir soru işaretine dönüşüne şahit oldum ve Edip'ten beri yürürlükte, dedim kendi kendime, oh, beni teyet geçmeyecek. Bugün Kadıköy'deydim. Kadıköy bir semt olmaktan ne zaman çıktı? Bir semtin semt olmaktan çıkması için kaç kitapçı gerekir? Kaç bira. Kaç şarap. Kaç kişi aynı masada başka insanları düşünerek oturmalı? Tercihim şaraptan yana. Şarap da ilginç. Bazı çürümeler alkışlanrken bazıları teşhis ediliyor. Aradaki fark nedir? -bilmem. Umrumda değil. Bir kitapçıya girdim. Sonra diğerine. Kitapçılar arasında dolaşırken aklıma Derrida geldi. Derrida da bir kitapçı gibiydi aslında. Giriyorsun. Bir kelime alıyorsun. Kelime bozuluyor. Bir anlam alıyorsun. Anlam çatlıyor. Merkez arıyorsun. Merkezin de başka bir merkeze bağlı olduğu ortaya çıkıyor. Sonra eve dönüyorsun. Elinde kitap yok. Ama rafların yer değiştirdiğinden eminsin. Deleuze buna gülerdi, sanırım. Bugün biriyle uzun uzun konuştuk. Uzuuun uzuuun. Bir konuşmanın uzun olması onun derin olduğu anlamına mı gelir? Atlantik Okyanusu derindir mesela. Market fişi uzundur. Hangisi daha fazla şey anlatır? Bazen market fişi. Bazen hiçbiri. Deleuze buna daha çok gülerdi, eminim. Çünkü mesele derinlik değil. Ben bugün kendimi kök gibi hissetmedim. Bugün de. Daha çok mantar gibi, bir yerden çıkıp başka bir yere yayılan; bir düşünceden diğerine: Şaraptan kitaba, kitaptan Edip'e, Edip'ten yok olmaya, yok olmaktan bir sokak kedisine, bir sokak kedisinden Tanrı'ya, Tanrı'dan tekrar şaraba... Deleuze haklı. Bazı düşünceler doğrusal ilerlememeli. Çünkü bazı acılar doğrusal ilerlemiyor. Çünkü bazı insanlar gitmiyor. Gitmek de tuhaf zaten. Gitmek için önce burada olmak gerekmiyor mu? -Bilmem ama umrumda. Bu yüzden bazı kayıplar yas tutturmuyor insana. Sadece oyuyor. Oyuyor. Oyuyor. Kadıköy'den dönerken Harem otogarında bir süre durdum. Durmak. Gitmenin karşıtı mı? Yoksa başka bir tür gitmek mi? Bilmiyorum. Şunu biliyorum ama;
"Birden yürürlüğe girdi o yok olma duygusu."
Yanlış. Birden değildi. Yürürlüğe de girmedi. Belki hep yürürlükteydi. Belki ben bugün tesadüfen okudum.
Ölü nokta.*
Ayak bileğimdeki çatlaktan sonra dans etmeye ara vermiştim. Tekrar döndüğümde de aşırı yüklenmeden dolayı aşırı ağrım oluyordu. Danstan tamamen kopmuştum. Az önce tekrar başlamaya karar verdim. Tamamen keyfine.
Mahfuz.
Hayatla bağım kopmuş gibi hissediyorum. Yaşamak rengi solan nostaljik eşyalara benziyor. Öyle kıpırtısız. Öyle cansız. Poz kesmeden. Bugün sık sık ölümü düşündüm. Sonra seni. Sonra ölümü. Sonra yine seni. Tanrı'nın yedi kez kararttığı gözlerini. Fakat ölüm seni yendi. Tam burada — omzumda — bir ağırlık var. Bir ağırlık. Senin hiç dokunmadığın ama sırf sen dokunmadın diye tamamen sana ait olan bu yerde. Eksik kalıyorum. Hayır eksik kalmıyorum. Eksikliğin ta kendisi oluyorum. Bir bedenin hafızası, ona hiç temas etmemiş birini nasıl bu kadar net hatırlayabilir? Hatırlıyor işte. İmkânsızlık, nasıl da sınırları kesin çizilmiş bir coğrafya. Seni bu coğrafyada, sınırları asla aşılmayan, aşılmayacak olan bu yerde, kendi içimde taşıyorum. Gözlerimi kapatıyorum, sesler birbirine giriyor. Omzum sızlıyor. Çünkü yorgunum. Çok yorgunum ve sen hiçbir zaman dünyayı dışarıda bırakıp sığınacağım o yer olmayacaksın. Anlıyorum. Anlıyorum... Anladıkça omzumdaki o eksiklik, on üç öpücük gibi derine, daha derine, en derine, kemiğe işliyor. Fildişi mucizelere inanmıyorum. Mesela hiç gelmeyeceğin için, hiç gitmiyorsun da. İşin tuhafı bu. Hiç gelmeyeceğin için, hiç gitmiyorsun. Gelmemeni anlıyorum, gitmemeni de anlıyorum. Ama bende bitmiyorsun. Bitmiyorsun. Bitmemeni anlamıyorum.
Nato'dan aklımda tek kalan reisin hediye ettiği silahlar. Keşşşşke benim olsaydı.
Palimpsest.
"Yazmaya mı başladın?" diye sordu. Ben yazmayı bıraktım, yazmak peşimi hiç bırakmadı, diyemedim. Yalan söyledim: Hayır. Ne zaman yalan söylesem seni hatırlıyorum. Bunun nedenini bilmiyorum. Belki de biliyorum da adını koymak istemiyorum. Neptün az önce yine bağırıyordu. Kitaplığın önünde. Özellikle orada. Evin başka yerinde değil. Sanki bütün kitapları tek tek okumuş da bir dipnota itirazı varmış gibi. Kalktım. Mama verdim. Sonra uzun süre kitaplığın karşısında dikildim. Binlerce cümle. Kim bilir kaç tane yalan. Binlerce. Tarih dediğin biraz da iyi düzenlenmiş bir kurgu zaten. Binlerce. Mesela Van Gogh kulağını kesti ben de dün resim yaparken fırçaları yıkamayı unuttum. Arada ne fark var? Ölçek. Birinde sanat var. Diğerinde yarın sertleşecek akrilik boyalar. Felaketler büyüklüğüne göre adlandırılıyor işte. Neptün şimdi de masaya çıktı. Daktilonun üstünde yürüdü. Bir harf bastı. Sonra bir tane daha. Daktiloları seviyorum çünkü hata yapınca hata kalıyor. Geri alamıyorsun. Picasso'nun Guernica'yı yapmadan önce yanlış bir çizgi çekip çekmediğini bilmiyorum ama Guernica kaldı. Yanlışları gitmedi. Benimkiler de gitmiyor. Bu arada tuvale attığım astarın kurumasını beklemek dünyanın en saçma şeylerinden biri olabilir. Sonra düşündüm; Leonardo da bekliyordu muhtemelen. Benim balkonda boya kurumasını beklememle onun Floransa'da boya kurumasını beklemesi arasında birkaç yüzyıl var. Ama sıkıntı aynı. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Beklemek bütün hikâyelerin ortak noktası olabilir. Ben de yazmakla yazmamak arasında uzun süre oturup bekledim. Sonra o soruyu tekrar düşündüm. "Yazmaya mı başladın?" Hayır. Sadece daha çok uyumalıyım. İtiraf ediyorum ben hâlâ bazı yalanları seni düşünmeden söyleyemiyorum. Yalan ve s e n. Uyumalıyım... Biraz olsun uyumalıyım...
sarhoşun mektubu okunmaz. *
Ben romantik değilim. Sana yıldızlardan, gecelerden, şiirlerden söz etmeyeceğim. Sana sadece şunu söyleyeceğim: Bu dünyada herkes bir şeyin tarafını tutar. Ben, senden sonra taraf oldum. Kalabalıktan yana değil. Kolay olandan yana değil. Rahat olandan yana hiç değil. Seninle birlikte, zor olanın tarafına geçtim. Bir kere zor olanın tarafına geçince insan istese de geri dönemez. Çıkmaz sokakların en güzeli. Tehlikeli ve güzel. Ben romantik değilim. Bunu söylemiş miydim? Söyledim galiba. Söylemediysem de fark etmez, çünkü romantik insanlar bazı şeyleri tekrar etmez, ben ediyorum. Sürekli ediyorum. Çay koyarken de ediyorum. Markette sıra beklerken de. Geçen gün domates seçerken aklıma geldi mesela. İnsan domates seçerken bile taraf oluyor. Çürüğe yaklaşmıyor. Ezileni bırakıyor. Sağlamı alıyor. Sonra eve gelip kendini iyi biri sanıyor. Taraf. Kelimeler bazen başlarına gelen şeylere dönüşüyor. Taraf da öyle. Eskiden gazeteydi. Sonra bir yön oldu. Sonra bir yara. Senden sonra. Her şey senden sonra olmadı tabii. Fransız Devrimi senden önce oldu mesela. Bastille yıkıldı. İnsanlar sokaklara döküldü. Bir sürü kafa kesildi. Ama nedense ben Bastille'i düşününce sen geliyorsun aklıma. Çünkü bazı şeyler özgürleşmek için yıkılır, bazı şeyler ise yıkıldıktan sonra başlar. Benimki ikinci türden galiba. Geçen gün yumurta kırarken de düşündüm bunu: İnsanlar birbirlerine de biraz öyle davranıyor. Taraf. Bak yine aynı yere geldim. Bunları neden anlatıyorum bilmiyorum. Ben bir şeylerin birikmesini görünce seni hatırlıyorum. Roma İmparatorluğu da böyle çöktü belki. Kimse sabah uyanıp "bugün imparatorluk yıkılıyor" demedi. Küçük şeyler oldu. Çatlaklar. İhmaller. Ertelemeler. Birinin gitmesi. Birinin dönmemesi. Birinin dönmesini beklemek..., Birikti... Birikti... Birileri taraf değiştirdi... Sonra ben de karanlığın tarafına geçtim. İşte ne olduysa o gün oldu. O yüzden diyorum ya. Ben romantik değilim. Sana yıldızlardan falan söz etmeyeceğim. Bunun aşk mı, alışkanlık mı, saplantı mı, yoksa yavaş ilerleyen bir iç savaş mı olduğunu ben de bilmiyorum.
Bir rüya için ağıt.*
Gerçekten uyuduğumdan emin değilim ama rüyalarımın benden önce uyandığına yemin edebilirim. Gün boyunca peşimden geliyorlar üstelik. Bir yüz görüyorum mesela. Hiç tanımadığım biri. Onu özlerken buluyorum kendimi. Özlemek için tanımak gerekmiyor galiba.... Hem ne demiştim yıllar önce, uzakta bir yerde tanısam çok seveceğim insanları özlüyorum. Bence insanlar yokluklarıyla geliyor önce ya da varlıklarından çok eksiklikleriyle. Bir sandalye çekiliyor içimde mesela, biri oturacakmış gibi. Kimse gelmiyor. Ama yer açıldı ya bir kere o boşluğu kaldırıp atamıyorum. Günler geçiyor, mevsimler birbirinin omzuna yaslanıp uyuyor. O sandalye duruyor. Sonra bir sokağın köşesini dönüyorum, sanki birazdan karşılaşacakmışız gibi. Kiminle, bilmiyorum. Adını koyarsam kaybolacak bir şey bu. Bazı şeyler isim verilince küçülür. Avuç içine sığacak kadar. Oysa ben onu ufuk kadar geniş hissediyorum. Bir de herkesin içinde eksik yazılmış bir cümle var gibi geliyor bana. Benimki uzun zamandır sürüyor. Noktaya yaklaşır gibi oluyorum, sonra bir virgül çıkıyor karşıma. Sonra bir başka gece. Sonra bir yağmur. Sonra hiçbir yere varmayan düşünceler. Sonra yine o aynı yüz. Belirsiz. Buğulu. Sanki hatırlamaya çalıştığım şey bir insan değil de, bir ihtimal. Ve geceleri, dünya sesini biraz kısınca, o gölge yeniden yanıma oturuyor. Hep yanımda oturuyor. Bir şey söylemiyor. Ben de sormuyorum zaten. Konuşursam dağılırız çünkü. Tecrübeyle sabit. Sessiz kalıyoruz. İki yabancı gibi. İki eski tanıdık gibi. İki rüya gibi. Biri beni görüyor, biri görülmeyi bekliyor. Ben..., bak(a)mıyorum.
İltibas
Kalabalığın içinde saklanıyorum sık sık. İlgi dağılıyor üzerimden böylece. Ne tuhaf. Bir zamanlar bütün çıkmazlarımı ezbere bilen biri vardı, ne kadar görünmez olursam olayım, adımı değil, adımın gerisinde biriken tortuyu... kabuğumu içerden aşındırdığımı.... Neden hiç konuşmadığımı... Konuşamadığımı...
...
—Sanmışım.
Tanrım ne büyük aptallık... Halbuki adım bir tek onun ağzına yakışırdı. Bazen geceleri bunu düşünüyorum: Bir insanın seni tanıdığına inanmakla, bir insanın seni gerçekten görmesi arasında kaç ömür vardır? Kaç sessizlik? Kaç yanlış tercüme? Bilmiyorum. Bir zamanlar beni çağıran o sesin içinde bir ev vardı. Şimdi aynı sesi duyuyorum. Ev yok. Ama hayır, bir yıkım değil bu. Yas tutmuyorum. Kabuğumun altında kanayan o kırık dökük hüzne tapınmıyorum artık, entrikaların peşinde değilim. Bu sadece buz gibi bir berraklık. Saf bir idrak biçimi. Eşyayı, insanı, o büyük sandığım mesafeleri olduğu gibi görmenin keskinliği.
Sesin içinde ev yoksa, nerede oturacağım ben? Yersiz soru. Zaten başından beri hep dışarıdaydım. Sadece izliyordum. Sesini, sesindeki o eksik çatıyı, kendi ellerimle icat ettiğim o yabancıyı. İnsan sadece kendi yarattığı boşluğa sığıyormuş meğer. Herkes kendi yarattığı hayaletin gözlerine bakıyormuş. Ne muazzam bir aptallık. Ne pürüzsüz bir uyanış...
Bazen ölüyorum çünkü ölmek her zaman yok olmak değildir. Belki de yalnızca birinin zihninde konuşmayı bırakmaktır. Bu yüzden bazı insanlar mezarlıklarda değil, unutuluşlarda gömülüdür. Keşke sen de ölseydin...,
Benim kadar.
Bazen düşünüyorum da, belki de hepimiz yanlış bir dünyanın içine doğduk. Kendimize insan diyoruz örneğin. Ne büyük iddia. Ben daha çok çatlamış bir fincanın unutkan yankısı gibiyim ya da yağmurdan sonra sokakta kalmış bir gölge. Gölgeler ölür mü? Bilmiyorum. Ama bazı geceler benimkisi eve benden önce dönüyor.
Bazen şüpheleniyorum; belki bilinç dediğimiz şey, unutamadığımız insanların cesetlerini saklamak için icat edilmiş karanlık bir mahzen. Herkes içinde birkaç ölü taşıyor. Benimkiler konuşuyor. Özellikle geceleri. Özellikle sessizlik çok gürültülü olduğunda.
Bazen aynaya bakıyorum da yüzüm bana geç kalmış biri gibi geliyor. Gözlerimin içinde oturan kişinin ben olduğuna dair kesin bir kanıt yok. Belki yıllar önce yer değiştirdik. Belki o benim hayatımı yaşıyor. Ben de onun hatıralarını taşıyorum.
Arkamda 2 çocuk var. Eve gidesim yok. Sigaram var. Şarabım yok. Bu kadar. Bu.