S.O.N.
Yarını merak etmiyorum.
taylor price

shark vs the universe
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

❣ Chile in a Photography ❣

Product Placement

Janaina Medeiros
Mike Driver
Peter Solarz

No title available
h
sheepfilms

No title available
Sade Olutola
🪼
AnasAbdin
DEAR READER

JVL
hello vonnie
wallacepolsom
Game of Thrones Daily

seen from United Kingdom

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United Arab Emirates

seen from United States

seen from Canada

seen from United States

seen from Türkiye
seen from United Kingdom

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Venezuela

seen from Italy
seen from Brazil

seen from Türkiye
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Indonesia

seen from United Kingdom
@humlullabyme
S.O.N.
Yarını merak etmiyorum.
Saçımı başımı yolacağım şimdi
Tortu.
Ben buna alışığım. Kuyunun dibindeki taşların yerini biliyorum. Hangi yankının kaç saniye sonra geri döneceğini biliyorum. Hangi çatlağın yağmurdan önce sızlayacağını da biliyorum, romatizmam var. Hangi kapının yalnızca içeriden kilitlendiğini, hangi sessizliklerin aslında bir intihar olduğunu biliyorum ve susuyorum. Bazı haritalar kâğıda çizilmez; insan onları diz kapaklarında, omuzlarında, uykusunun ağırlığında taşır. Ben kendi karanlığımın haritasını ezbere biliyorum. Bir lambanın ne zaman titreyip söneceğini, bir ipin ne kadar daha gerilebileceğini... O ipe çamaşır da asabilirsin, o ipte kendini de. Bunları hep biliyorum ama bilmek kurtarmıyor. Yalnızca önceden haber veriyor. Uzaktan gelen tren sesini duymak gibi, raylar hâlâ titreşmeden önce. Bazı geceler bazı seslerle çalışıyor. Ben onları isimleriyle çağırabiliyorum. Bazı geceler bir çekmece açılıyor içimde. İçinden eski bir gülümseme çıkıyor. Eski bir koku. Eski bir kirpik. Ben onun kaç adım sonra yanıma oturacağını biliyorum. Kaç dakika sonra boğazıma düğümleneceğini, kaç saat sonra çekip gideceğini... Bir deniz fenerinin kendi fırtınasını tanıması gibi. Bir ağacın hangi dalının önce kırılacağını bilmesi gibi. Bilmek. Bilmek. Bilmek... Ne tuhaf bir yük. Artık bilmediğim şeylerden değil, fazla iyi bildiğim şeylerden yoruluyorum. Ve yine de... Yine de her seferinde kuyunun kenarına eğiliyorum. Belki bu kez yankı başka döner diye. Belki bu kez bir taş yer değiştirmiştir diye. Belki karanlık, uzun yıllar sonra ilk kez, adımı unutmuştur diye.
Ve... sonunda kabul ettim. Vazgeçmedim. Kabul ettim. İkisi aynı şey değil. Bir nehrin denize ulaştığını kabul etmek başka, yüzmeyi bırakmak başka. Ben yüzmeyi bırakmadım. Sadece suyun soğuk olduğunu inkâr etmeyi bıraktım. Ne dediğimi biliyorum. Gayet iyi biliyorum. Bazı şeyler düzelmeyecek. Bazı şeyler geçmeyecek. Bazı şeyler yalnızca adını koymadan yanında oturmayı öğreneceğin şeylerdir. Ben yanında oturmayı öğrendim.
Bugün bir oda kapandı. Bir oda daha. Sonra bir tane daha. İçeride kaldım mı? Her şeyi aldım mı? Kendimi? Bilmiyorum. Saatler geçti, duvarın üzerindeki hüzme yer değiştirdi yalnızca. Ben değil. Ben hep aynı yerde. Aynı yerde. Aynı yerde. Kahretsin! Hep aynı yerde. Sen hiç geçmedin mesela, benim olduğum yerden. Sonra haftalardır yapılmayı bekleyen işler vardı orda. Dokunmadım. Biriktim. Dokunmadım. Bir kez daha öteledim. Kafamın içinde küçük pencereler açıldı. Bir. İki. Yedi. On üç. Kapanmadılar. Hiçbiri kapanmadı. Rüzgâr içeride kaldı. Koridorlar açık. Çekmeceler açık. Yaralar açık. Akşam oldu. Midem karanlık bir ev gibi kaldı. Masa kurulmadı. Kaşık ses çıkarmadı. Ekmek bölünmedi. İçimdeki kuyu yalnızca biraz daha derinleşti. Dün bir ara hayvanlar konuşuyorken insanlar dinliyordu. Maskeler yer değiştiriyordu. Maskeler hiç değişmiyordu. Bir domuz aynaya baktı. Ayna geri baktı. Kimse şaşırmadı. Ben de. Bazen bazı hüzünlerin bir sahibi olmuyor. Bir soyadı oluyor. Bir kan grubu. Bir aile albümü. Eski fotoğrafların kenarındaki sararma gibi. Senden önce başlamış ve senden sonra da sürecekmiş gibi. Taşın içindeki damar. Ağacın içindeki halka. Kanın içindeki gece. Ben alışığım. Gece zaten bana alışık. Ama başkaları... Ama sen... Başkaları gecenin sesini ilk kez duyuyormuş gibi ürküyor. Ya sen? Ben kuyunun dibini ezbere biliyorum. Onlar yankıyı bilmiyor. Ya sen? Ben uzaklara alışığım ve sen... Sonra ilaçlar. Sonra başka ilaçlar. Sonra uykunun ağır kapısı. Kapı değil. Kapak. Bir tabut kapağı kadar ağır. Bir bulut kadar yumuşak. Kapak. Kapat. Kapat!!! Bugün dünya fazla açıktı. Bugün bütün lambalar aynı anda yandı ve hiçbirine uzanıp söndüremedim. Kendime iyi geceler dileyemedim.
Bugün bir kez daha mutsuzluğun bazı ailelerde bir miras gibi dolaştığını düşündüm. Eski bir gümüş takı gibi değil. Daha çok nesilden nesile aktarılan görünmez bir çatlak gibi ama ne zaman dağılacağını kimse bilmiyor. Belki de yanılıyorumdur. Belki de insan kendi karanlığına bir soy ağacı çizmek istiyordur. Ama bugün öyle geldi. Kanın içinde dolaşan eski bir gece varmış gibi geldi.
Bir süreliğine başka bir hikâyenin içine girersem kendi hikâyemin sesi azalır sanmıştım. Azalmadı. İnsan bazı günler kendini yanında taşıyor. Nereye giderse gitsin.
Seni şiirlerimden silemiyorum.*
Yolun yarısına.
Uzaklara.
Doğmuş olmanın sakıncası üzerine.*
Menfez.
Yarık. Yarık değil. Yarı. Arık. Aralık. Aralan. Açıl. Açılma. Bir şey oldu ya da olmadı. Bilmiyorum, emin değilim ki. Bir şey oluyor. Hâlâ oluyor. Taşın içindeki su gibi. Suyun içindeki gök gibi. Göğün içindeki çatlak gibi. Büyük bir gürültü. Kim düştü? Kim sızdı? Kimden kim taştı? —Bir isim bıraktılar önüme. Giy dediler. Giydim mi? Eğildim mi? Geçtim mi? Bilmiyorum. Bir ses vardı: Uzak. Hayır, uzak değil, iç. Hayır, iç değil, içeri. Yok hayır içeri de değil. Arada, evet hep arada. Bir eşiğin eşiğinde. Bir kapının kapısında. Bir başlangıcın başlamadan önceki gölgesinde. Dön. Dön. Dön. — Olmaz. Çünkü dönen şey ben değilim. Yıl dönüyor, toz dönüyor, yıldız dönüyor. Hatta karanlık kendi etrafında kıvrılıyor ve ben yalnızca sürükleniyorum;
Bir kıvrımdan ötekine.
Bir kıvrımdan.
Bir.
Kıvrımdan.
Ötekine.
Bugün yine aynı uğultu. Uğul. Ul. Ol. Öl. Bir harf yer değiştiriyor, bir ömür yer değiştiriyor, evrenin dili sürçüyor ve tam o anda, orada, adı olmayan bir yerde, zaman kendi kabuğunu çatlatıyor. Çat. Çıt. Çat. Çıt. Bir şey çıkıyor içinden; kuş değil, çocuk değil, ben değil ama bana benzeyen bir iz. Bir izden başka nedir zaten insan? —Geçmiş bir ışığın bıraktığı yanık. Bir yarığın belleği. Bir sızıntının şekli. Ve bugün, kimsenin takvimine uğramadan, kimsenin diline değmeden, aynı eski çatlağın kıyısında, aynı eski uğultunun içinde, kendime doğru değil, kendimden dışarı değil, yalnızca oluşa doğru akıyorum.
Ak.
Ağ.
Ah.
Ve yarık, o ilk yarık, uzakta değil artık. Nefes alırken açılıyor. Nefes verirken kapanıyor. Açıl. Kapan. Ben de arada kalıyorum. Her zamanki gibi. Sızarak.
Uzun cümleleri uyuttum Ali
İlkokuldaydım, Ali ata bakarken ben ona aşıktım.
gece oldu. olmadı. oldu. olmadı. saatin içinde küçük bir mezarlık var. zaman kemik çıkarıyor ağzından. ben hâlâ aynı kapının eşiğinde asılıyım. çal. çalma. çal. çalma. bir ev vardı. içinde kimse yaşamıyordu. sonra anladım. o ev bendim. rüzgâr geçiyor odalarımdan. fotoğraflar ürküyor. yaşlanıyor. bir isim düşüyor tavandan. sen değil. başka biri de değil. yalnızca düşüşün adı. dön - me dolap. n'olur geri dönme. çünkü her şey geri dönüyor burada: küller ateşe. yaralar bıçağa. gölgeler bedene ve ben en çok da kendime, sen dahil değil.
Aşk, kendini terk eden bir gölgenin peşinden yürümekmiş ya da gölgenin ta kendisi olmak. Bilmiyorum. Bildiğim her şey, biraz bekleyince başka bir şeye dönüşüyor.
içimde bir yerde sürekli batmakta olan bir kıta var.
Bilmem,
Varlık, upuzun bir vedadan başka ne ki?
Belki de değil. Belki varlık, gitmekle kalmak arasındaki o küçük tereddüttür. Kapının koluna uzanırken elin bir an havada asılı kalması. Hayır, bu çok kolay bir cevap oldu. İnsan kendine böyle düzgün cümleler kurunca biraz yalan söylüyor sanki. Varlık, unutamamak olabilir. Ama hayır, unutanlar da var. Hem bazı insanlar unutuyor da gerçekten yaşamaya devam ediyorlar. Ben etmiyorum diye herkes etmiyor sanıyorum. Belki de sürekli ertelenen bir ayrılıktır. Bavulunu yıllar önce toplamış ama çıkıp gidememiş biri gibi. Şimdi bunu düşününce çocukluğumdaki kırmızı sandalyeyi hatırladım. Neden hatırladım bilmiyorum. Balkonun köşesinde dururdu. Bir ayağı diğerlerinden kısaydı. Üzerine oturunca sallanırdı. Garip olan şu; insan ömrünün yarısını büyük acıları unutmaya, diğer yarısını da neden bir kırmızı sandalyeyi unutamadığını anlamaya çalışarak geçiriyor. Belki ölüm de böyle bir şeydir. Belki ölünce bütün o büyük meseleler çözülür de geriye yalnızca sandalyeler kalır. Bir fincanın kulpu. Birinin omzuna düşen saç teli. Mutfaktan gelen tabak sesi. Yok, ölüm hakkında da konuşmak istemiyorum.
Ne diyordum? Heh. Varlık, upuzun bir vedadan başka ne ki?Belki de vedanın kendisi değil; vedayı sürekli erteleyen o utanç verici umut. Hani artık gelmeyeceğini bildiğin halde pencereye bakarsın. Sonra kendine kızarsın. Sonra yine bakarsın. Ben galiba bütün ömrümü bir şeylerin dönmesini bekleyerek geçirdim. İnsanların, mevsimlerin, kelimelerin. Oysa hiçbir şey geri dönmüyor. Geri dönenler de aynı şeyler olmuyor zaten. Bak yine vedaya geldim. Demek ki aklımın içinde bütün yollar aynı yere çıkıyor. Belki varlık gerçekten de upuzun bir vedadır ya da ben sadece gitmiş şeylerin dilini konuşmayı öğrendim.
Bilmem.
Seni unutacak büyüklükte bir yokluğum yok!
Varlık, upuzun bir vedadan başka ne ki?
Dün akşam sümüğümü çeke çeke Zerda'yla ( @gulrengisafak ) konuşurken rüyalarımı çizmeye karar verdim. İki saat ağlak zırlak konuştuktan sonra hiçbir şey olmamış gibi kruvasan yeyip dedikodu yaptık sjsjhshshs