#lgbti #iüradar
noise dept.
No title available

❣ Chile in a Photography ❣
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Today's Document

tannertan36
sheepfilms
No title available
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Sweet Seals For You, Always
EXPECTATIONS

Love Begins

bliss lane
h

Product Placement
RMH
Not today Justin
Lint Roller? I Barely Know Her
Fieri Frames
art blog(derogatory)

seen from Germany

seen from United Kingdom

seen from Singapore

seen from United States
seen from Singapore
seen from United States

seen from United States
seen from Singapore

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Norway
seen from China
seen from Czechia

seen from Singapore
seen from United States

seen from Canada
seen from United States

seen from Singapore
@iuradar
#lgbti #iüradar
TRANSFEMİNİST MANİFESTO
Emi Koyama[i] - 2001 [i] Emi Koyama eminism.org ve diğer çevrimiçi ve çevrimdışı propaganda materiallerinden sorumlu üçüncü dalga piliç aktivistidir. Portland’da, 1975’den beri feminizme Emi’yi geri koyuyor, kendisine [email protected] dan ulaşılabilir. Giriş Yirminci yüzyılın ikinci yarısı Amerikan feminist hareketinin farklı kadınların katılımıyla benzeri görülmemiş genişlemesine tanık oldu. Anaakım feminist hareket tarafından manjanilize edilen sesizliklerine son verdiler, içeride hakları olan yeri talep ettiler, önce böyle küçük meselelerle hareketi bölmekle suçlandılar ve nihayetinde feminist düüşüncenin dğerli bir parçası olarak kabul edildiler. Farklılığın zayıf olduğumuz değil en güçlü yanımız olduğunu fazlasıyla farkındaydık. Geçici bölünmelerin veya kutuplaşmanın kapsayıcı koalisyon politikalarının esas faydalarını ortadan kaldıramaz. Her önceden susturulmuş bir grup kadın konuşmaya başladığında diğer feministler neden orda olduklarını ve kimi temsil ettiklerini tekrar düşünmeye davet edilmiş olurlar. Bu süreç bazen bizi kendi önyargılarımızla ve feministler olarak içselleştirdiğimiz baskının acı veren yüzüyle karşılaşmamıza neden olurken bakış açılarımızı ve etki alanımızı genişleterek hareketin bütütüne yarar sağlar. Bu anlayışla artık trans kadınların hareketin genişleyen alanı olarak feminist devrimde açık olarak yer almalarının zamanının geldiğini ilan ediyoruz. “Trans” kelime, doğum sırasında atanmış cinsiyetle toplumsal cinsiyet kimliği ve/veya ifadeleri arasındaki süreksizliği de içeren geniş bir yelpazedeki toplumsal cinsiyet kurallarına uymayan herkesi kapsayan şemsiye kelime olarak kullanılmaktadır. Bu manifestonun amacı doğrultusunda “trans kadın/lar” doğumda kendilerine atanan cinsiyetin tersine kendini kadın olarak tanımlayan, ifade eden veya kadın olarak yaşayan kişiler için kullanılmıştır. Benzer şeiklde trans erkek/ler” doğumda kendilerine atanan cinsiyetin tersine kendini erkek olarak tanımlayan, ifade eden veya erkek olarak yaşayan kişiler için kullanılmıştır. Tüm bu işlevsel tanımlar kadın/erkek ikiliğine uymayan veya farklı şekillerde cinsiyet geçişi yaşamış trans bireyleri dışarıda bırakırken, bu bireylerin hepimizin karşılaştığı sorunlar arasındaki benzerliği fark etmelerini ve analizlerimizi bir şekilde kendi mücadelelerinde faydalı bulmalarını umut ediyoruz. Transfeminizm öncelike özgürlüklerini doğal olarak tüm kadınların özgürlüğüne bağlayan ve ötesinde gören trans kadınların hareketidir. Bu hareket ayrıca diğer queer insanlara, interseks insanlara, trans erkeklere, na-trans [1]kadınlara, na-trans erkeklere ve trans kadınların ihtiyaçlarıyla duygudaşlık kurabilen, kendi özgürlük mücadeleri için trans kadınlarla birlikte mücadele etmeyi önemseyen herkese açıktır. Tarihsel olarak trans erkekler feminist harekete trans kadınlardan daha büyük katkıda bulunmuştur. Özgürlüğümüz için daha fazla trans kadının feminist harekette diğerlerinin yanında yer almasının zorunlu olduğuna inanıyoruz. Transfeminizm var olan feminist kurumları ele geçrimek demek değildir. Aksine, kendi özgürlüğümüz ve diğerleriyle ortak çalışmalarımız vasitasıyla bir bütün olarak feminizmi genişletecek ve ilerletecektir. Hem trans kadını hem de na-trans kadını savunur ve karşılığında na-trans kadına trans kadını savunmasını talep eder. Ana ilkeleri nedir? Transfeminizmin ana ilkeleri basittir. Birinci herkes kendi kimliğini istediği gibi tanımlama ve toplumdan buna saygı göstermesini bekleme hakkı vardır. Buna ayrıca kimliğimizi şiddet ve ayrımcılık korkusundan uzak ifade etme hakkı da dahildir. İkincisi kendi bedenlerimiz üzerinde karar verme hakkı sadece bize aittir, hiçbir tıbbi, dini veya siyasi otoritenin bizim kararımız haricinde beden bütünlüğümüzü ihlal etmeye veya bedenimizle ne yapacağmızla ilgili kararlara engel olmaya hakkı yoktur. Tabii ki hiç kimse kurumlaşmış cinsiyet sisteminin sosyal ve kültürel dinamiklerinden azade değildir. Cinsiyet kimliklerimiz veya ifadelerimiz hakkında kararlarımızı ataerkil ikili cinsiyet sistemi bağlamı içinde verdiğimiz gerçeğinden kaçamayız. Özellikle trans kadınlar kendini kimin doğal kadın olduğuna, kimin kadın olmadığına karar verme yetkisinde gören tıp cemaati tarafından tanınmak ve desteklenmek için geleneksel “kadınlık” (femininity) tanımını kabul etmek zorunda bırakılmaktadırlar. Çoğu zaman trans kadınlar kadın olarak onaylanmak ve hormonlara, tıbbi müdahalelere ulaşabilmek için kadınlıklarını toplumsal cinsiyet bamakalıplarını içselleştirerek “kanıtlamak” zorunda kalıyorlar. Bu deneyim her kadının farklı olduğunu tanımadığı için hem trans kadınlar hem de na-trans kadınlar üzerinde baskı yaratmaktadır. Transfeminizm hiç kimsenin gerçek “erkek” veya gerçek “kadın”olmak için cinsiyet kimliğine veya ifadesine dair kişisel kararlarında baskılanamayacağını kabul eder. ayrıca hiç kimsenin “gerçek” feminist olarak nitelendirilmek için bu kişisel kararları baskılayamayacağına inanıyoruz. Trans kadınlar olarak güvenliğimizin genellikle “normal” kadın olarak onaylanmamızdan geçtiğini biliyoruz, transfeministler olarak da güvenlik ve rahatlık ihtiyacımıza karşılık feminist ilkelerimizi sürekli müzakere ederken buluyoruz. Transfeminizm trans kadınlar da dahil olmak üzere tüm kadınların heteroseksist ve ataerkil toplumsal cinsiyet kurallarını nasıl içselleştirdiğini ve davranışlarımızın küresel dolaylı anlamlarını incelemeye davet eder, aynı anda, ataerkil tanımıyla benzeşen kadınlıktan kendini temizlenmenin feministin sorumluluğu olmadığını belirtmek isteriz. Kadınlar verdikleri kişisel kararlarından dolayı -ki bu kararlar belli tipteki toplumsal cinsiyet kodlarıyla uyumlu olsa bile- toplumsal cinsiyet kodlarını yeniden üretmekle suçlanmamalılardır, bu tür saflık testleri eylemliliğimizi yok sayarak kadınları güçsüzleştirir ve trans olsun olmasın, kadınların büyük çoğunluğunu feminist harekettten soğutur. Transfeminizm dünyadaki kadın sayısı kadar çok kadın olma biçimi olduğu fikrine inanır, suçluluk duymadan kararlarımızı verebilmeliyiz. Bu amaçla, transfeminizm tek tek kadınların kişisel seçimlerinden dolayı suçlanmasına karşı çıkarken seçimlerimizi engelleyen veya daraltan sosyal ve politik kurumlara karşı çıkar. Gerçek feminist addetmek için bir kadının kişisel seçimler yapma özgürlüğünden vazgeçmesini istemek gereksizdir, hatta baskıcıdır, katı ataerkil yapının ideal kadınlığını aynı derecede katı biraz daha değiştirilmiş feminist olanıyla yer değiştirmesidir. Transfeminizm kadınlara kullanılabilir seçim çeşitliliğini sınırlayan kurumları inceler ve tartışırken kadınların kişisel seçimlerinin saygı gördüğü ortamları desteklemeye inanır. Erkek ayrıcalığı sorunu Bazı feministler, özellikle de bazı radikal lezbiyen feministler trans kadın ve trans erkekleri “erkek ayrıcalıklarından” yararlanmakla suçdılar. Erkekten kadına transseksüellerin oğlan çocukları olarak sosyalleştiklerini ve onlara erkek ayrıcalığı verildiğini öne sürdüler, öte yandan kadından erkeğe transseksüelleri erkek ayrıcalığına kavuşmak için kızkardeşlerini ortada bırakan hainler olarak nitelendirdiler. Transfeminizm bu eleştirilere cevap vermek zorundadır çünkü bazı feminist ortamlarda trans kadın ve trans erkeklere yapılan ayrımcılığı haklı çıkarmak için kullanılmaktadır. Böyle bir tartışmayla karşılaşınca trans kadınlar tepkisel olarak hayatlarında hiçbir zaman erkek ayrıcalığına sahip olmadıklarını söylüyorlar. Onların hayatlarında erkek olarak doğmanın ayrıcalıktan çok külfet olduğuna inanmalarını anlamak çok kolay: çoğu erkek vücutlarından nefret ettiler ve büyürken oğlan çocuğu olarak yetiştirildiler. Sert ve erkekçe davranma baskısı altında ne kadar rahatsız hissettiklerini anımsadılar. Birçoğu oğlan çocuğu gibi davranmadığı için başka oğlan çocukları tarafından alay edildiler, zulme uğradılar. Utandırıldılar ve sıklıkla bunalıma girdiler. Yetişkinliklerinde bile, işlerini, aile ve arkadaşlık ilişkilerini ve güvenliklerini tehlikeye atabilecek açığa çıkarılma korkusuyla yaşıyorlar. Bununla birlikte transfeministler olarak, böyle basit bir tepki vermemeliyiz. Erkek ayrıcalıklarının bazı erkekler üzerinde diğerlerinden daha fazla etkisi olduğu bir gerçek olsa da erkek olarak doğan trans kadınların bundan hiç yararlanmadığını farzetmek imkansız. Çoğu trans kadın hayatlarının bir bölümünde (“kırık” olarak) erkek olarak “onaylanmıştır” ve örneğin, bu yüzden eğitimde ve işte daha iyi davranılmıştır, hoşlansalar da hoşlanmasalar da erkek olarak algılanmışlardır. Kendine güvenen ve rahat olmaları öğretilmiştir, bazı trans kadınlar cinsiyet geçişinden sonra bu “erkeklik” özelliklerini kendi avantajlarına kullanmıştır. Burada olan şey farklı toplumsal cinsiyet kimliklerimizden dolayı yaşadığımız baskıyla erkek ayrıcalığı yokluğunu sıklıkla karıştıyor oluşumuzdur. Erkek egemenliğinden hiçbir zaman yararlanmadığmızı söylemek yerine deneyimlerimizin trans olmanın dezavantajıyla erkek ayrıcalığı arasındaki güçlü etkileşimi gösterdiğini belirtmeliyiz. Doğumda atanmış cinsiyetiyle cinsiyet kimliği veya ifadesi birbirine uyan her kişinin na- trans olma ayrıcalığı vardır. Bu ayrıcalık, diğer tüm ayrıcalıklar gibi, buna sahip olanlara görünmezdir. Diğer ayrıcalıklarda gibi, bu ayrıcalıktan yoksun olanlar sezgisel olarak yokluğunda ne kadar çok acı çekeceklerini bilirler. Trans kadınlar hangi yaşta cinsiyet geçişi yapmış ve ne kadar süre kadın olarak hayatını sürdürmüş olmasına bağlı olarak erkek ayrıcalığından yararlanmış olabilirler ama aynı zamanda da trans olmanın duygusal, sosyal ve mali dezavantajlarını da yaşamaktadır. Trans kadınların diğer kadınlardan daha fazla ayrıcalığa sahip olduğunu iddia etmek iki eşin de erkek ayrıcalığına sahip olduğu için gey erkek çiftlerin heteroseksüel çiftlerden daha ayrıcalıklı olduklarını söylemek kadar cahilcedir. Trans kadınların ataerkiden arınmış cennet parçası alanlar olarak tasarlanan “sadece kadınlara açık” alanlara girmek istediğinde sıklıkla gerilimler çıkmaktadır. “Sadece kadınlara açık” alanların geçmişinin izi sınıfçılık ve ırkçılık gibi diğer baskı biçimlerinin sürdürülmesindeki kendi rollerini önemsemeyen, çoğunluğunu cinsiyetçiliği sosyal eşitsizliğin temeli olarak öncelik vermiş beyaz orta sınıf kadının oluştırduğu 1970’lerin lezbiyen feminizmine kadar sürülebilir. Cinsiyetçiliğin kadınların hayatlarını diğer sosyal elementlerden daha fazla etkilediğini varsayarak, kendi yaşadıkları cinsiyetçiliğin etnik köken, ırk vs. bakmadan tüm kadınları –yani tüm trans olmayan kadınları kapsadığını zannediyorlardı.1970lerin radikal feministleri hakkındaki son eleştiriler sınıfçılık ve ırkçılığı görmezden gelmelerinin sonucu nasıl kendilerini beyaz orta sınıf kadınlar olarak ayrıcalıklı hale getirdiklerini işaret etmektedir. Bu anlayışa dayanarak, transfeministler erkek ayrıcalığı suçlamalarına inkar ederek tepki vermemelidirler. Beyaz olanlarımızın beyaz ayrıcalığından bahsetmesi gerektiği gibi biz trans kadınların da erkek ayrıcalığından –başkalarından daha fazla- yararlandığımızı açık yüreklilikle kabul etmemiz gerekir. Transfeministler benzerliklere de saygı duyduğu kadar farklılıklara da saygı duyar çünkü kadınlar çok farklı sosyal çevrelerden gelmektedirler. Transfeministler kendi ayrıcalıklarıyla yüzleştikleri gibi na-trans kadınların da kendi na-trans (trans olmayan) ayrıcalıklarıyla yüzleşmelerini bekler. Kendi ayrıcalıklarımızı kabul ederek ve belirterek, trans kadınlar kadınlığın beyaz orta sınıf ölçütü tarafından geleneksel olarak yok sayılan ve “bayana yakışmayan” farzedilen başka gruplardan kadınlarla ortak alanlar oluşturma umidini taşıyabiliriz. Sapık olarak adlandırılırken ve kendimiz olduğumuz için saldırılırken ayrıcalık sorusundan kaçınarak bir kazancımız olmuyor. Karşıt özcülüğün yapısökümü İkinci dalga feminizm kişinin toplumsal cinsiyetinin biyolojik cinsiyetinden farklı ve toplumsal cinsiyetin sosyal ve kültürel bir kurgu olduğu fikrini popülerleştirirken geriye sorgulanamaz gerçek fiziksel cinsiyet vardır inancını bıraktı. Cinsiyet toplumsal cinsiyetten farklıdır söylemi zorunlu toplumsal cinsiyet rollerini bozmak için kullanılan güçlü bir söylemdi fakat feministlerin problemin sadece yarısını sorgulamasına yaradı, dişi ve eril cinsiyetlerinin özünün doğallığını son günlere kadar bıraktı. Transfeminizm hem cinsiyetin hem de toplumsal cinsiyetin sosyal olarak kurgulandığını, üstelik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın kolaylık olsun diye suni olarak çizildiğini kabul eder. Toplumsal cinsiyetin bir sosyal kurgu olduğu kavramının kadının kapasitesine karşı geleneksel tutumları parçalamak için çok güçlü bir araç olduğu kanıtlanmışken biyolojik temele dayandırılarak belli ayrımcılık politikalarının veya yapılarının meşrulaştırılmasına yer açmış oldu. Ayrıca, fiziksel cinsiyetin kim olduklarının içsel algısından daha yapay ve değiştirilebilir olduğunu hissettirmesinden dolayı trans deneyimleri gerçekliklerini gösterememiştir. Biyolojik cinsiyetin bir sosyal bir kurgu olması soyut bir gözlem değildir: birçok interseks insanın içinden geçtiği bir fiziksel gerçekliktir. Anatomik özellikleri eril ve dişiye uymayan bireylerin varlığına toplum yer vermiyor, tıp uzmanları tarafından sakatlanıyor ve doğumda atanan cinsiyetlerine göre yetiştirilmeleri için yönlendiriliyorlar. İnterseks insanlara nasıl yaşamak istedikleri ve cerrahi müdahale veya hormonal “düzeltme” isteyip istemedikleri konusunda karar verme olanağı verilmiyor. Birçok interseks insan bu kadar büyük kararlarda cinsiyet kimlikleri doğumda atanan cinsiyetlerine uysa da uymasa da hiçbir söz haklarının olmamasını çok dehşet verici buluyor. İnterseks çocukların cinsiyet organlarının sakatlanmasını (klitoris sünneti, vs.) ortada doğru düzgün rıza olmadığı için vücut bütünlüğne karşı bir taciz olarak görüyoruz. Bu konu kişilerin cinsiyet kimliklerinin doğumda atanan cinsiyetlerine uyup uymamasıyla alakalı değildir, interseks kişilere vücutlarına ne yapacaklarına dair bir seçim verilip verilmemesiyle ilgilidir. Trans kişiler basit tıbbi standarta göre doğumda rızaları dışında onlara atfedilen cinsiyetten hoşnut değillerdir. Farklı trans bireyler vardır: bazıları kendini hem erkek hem kadın olarak veya hiçbir cinsiyet içinde tanımlamazken, bazıları da kendini tıbbi müdahele geçirse de geçirmese de tıp otoritelerinin belirlediği cinsiyetten farklı bir cinsiyetle tanımlar. Trans özgürlüğü kendimizi tanımlama hakkımızı tıp, politika ve din otoritelerinden geri almakla ilgilidir. Transfeminizm cinsiyet hangi şekilde atanırsa atansın bunun sosyal ve politik bir kurgu olarak görür ve kişilerin kendi cinsiyetlerini istedikleri biçimde atayabilecekleri ( hatta hiçbir cinsiyet atamayacakları) bir toplumsal sözleşmeyi savunur. Trans bireyler olarak politik olarak örgütlenmeye başlarken cinsiyet kimliğinin özcü kavramını kabul etmek baştan çıkarıcıdır. Bu klişe anaakım medya tarafından “erkek bedenine hapis olmuş kadın” veya tersi şeklinde popülerleştirildi. Bu stratejinin neden bu kadar çekici olduğu belirgindir, değiştiremeyeceğimiz biyolojik bir hatayla doğduğumuza toplumu ikna edersek daha kolay kabul edileceğizdir. Bu genellikle bizim için çok temel ve anlamlı olan kim olduğumuza diar içsel algımızla da uyumludur. Oysa transfeministler olarak yansımalarından dolayı bu tür baştançıkarıcılara karşı koyuyoruz. Trans bireyler genellikle fiziksel cinsiyeti akıl ve ruh cinsiyetiyle uyuşmayan olarak tanımlanıyor. Bu açıklama sezgisel olarak uygun olabilir buna karşın transfeminizm için problemlidir. Bir kişinin dişi akla veya ruha sahip olduğunu söylemek demek birbirinden belirgin şekilde farklı dişi ve eril akılların olduğu anlamına gelebilir ki bu kadınlara yönelik ayrımcılığı meşrulaştırmak için kullanılabilir. Cinsiyet kimliğimizi özcü bir yerden ele almak biyolojik özcülük kadar tehlikeli olabilir. Transfeminizm cinsiyet kimliklerimizi bize ne daha özgün, rahat ve samimi hissettiriyorsa ona dayanarak, yaşarken ve diğerlerine verili sosyal ve kültürel kısıtlamalar içersinde bağlıyken inşa ettiğimize inanıyoruz. Bu hem cinsiyet kimliği doğumda atanan cinsiyetle uyumlu olanlar hem de trans bireyler için doğrudur. Tanınma ve saygı taleplerimiz bu referansla hiçbir şekilde zayıflatılmamalıdır. Karşıt bir özcülükle varlığımızı meşrulaştırmak yerine trasnfeminizm cinsiyet/toplumsal cinsiyet uyum kuralcılığındaki özcü kabulu parçalar. Feminizmin konusu olan beden algısı/farkındalığı Feministler olarak bedenlerimizle rahat, özgüvenli ve güçlü hissettiğimizi söylemek isteriz ama bu ne yazık ki trans kadınlar da dahil birçok kadın için geçerli değildir. Birçok transfeminist için beden imgesi konusu güvenlik ve rahatlık ihtiyacımızla feminist politikalarımızla çarpışan yerdedir. Çoğumuz aynadaki görüntüsünden o kadar rahatsızdır ve utanıyordur ki ya açılmayı tercih etmez ya da kadın kimliğimizle vücutlarımızı uyumlu hale getirmek için kıl aldırmaya katlanmak, hormon kullanmak ve cerrahi müdahaleler geçirmek zorundayızdır. Bu işlemler pahalı, acı verici ve zaman alıcıdır, kalıcı kısırlığa sebep olaibleceği gibi kanser riskini de yükseltir. Neden insanlar böyle insalık dışı bir uygulamayı seçer? Vücutlarımızı cinsiyet kimliklerimizle uyumlu hale getirme ihtiyacımızın doğuştan veya elzem olduğuna inanmak isteyebiliriz ama sosyal ve politik faktörlerin kişisel kararımızı etkilemediğini söyleyemeyiz. En önemli faktör toplumun zoraki ikili toplumsal cinsiyet rolleri uygulamasıdır. Kimliklerimiz içine doğduğumuz sosyal çevrenin ürünü olduğu için kişinin cinsiyet kimliğiyle fiziksel cinsiyeti arasındaki süreksizliğin toplumun ikili cinsiyet sistemi sürekli devam ettirdiği için problemli olduğunu söyleyebilir. Bir kişinin cinsiyeti/toplumsal cinsiyeti toplumda önemsiz bir faktör olsaydı trans bireylerin bedenini cinsiyet ikiliğine uydurma ihtiyacı tamamen ortadan kalkmasa bile azalacaktı. Ancak bu muhakeme trans bireylerin kendi bedenleri hakkında karar vermelerine engel olmamalıdır. Trans kadınlar istismar, şiddet ve ayrımcılığa karşı son derece savunmasızdırlar, kendilerini güvende ve rahat hissetmeleri için ne yapıyorlarsa yapsınlar suçlu hissettirilmemelidir. Transfeminizm bizi sosyal ve politik faktörlerin kararlarımızı etkilediği yolları göz önünde bulundurmaya davet eder ama bedenlerimiz ve cinsiyet kimliği ifadelerimiz hakkında ne karar verdiysek toplumdan buna saygı göstermesini talep eder. Kişilerin kendini rahat ve güvende hissedeceği şekilde nasıl yaşayacaklarını seçme hakkını savunurken katı toplumsal cinsiyet rollerinin kurumsal zorlamasına karşı çalışmak çelişkili değildir. Ne de, istediklerinde kişilerin bedenlerini değiştirme kararlarını desteklerken sağlıklı bir özgüven geliştirmek için birbirimize destek sağlamada bir çelişki vardır. Her birimiz toplumun keyfi cinsiyet ve toplumsal cinsiyet varsayımlarına dogmatik olmadan meydan okuyabiliriz. Aynı zamanda bizden hayatımızıdaki her baskıcı etmene karşı çıkmamız beklenmemelidir, bizi yıpratır ve deli edebilir. Bildiğimiz gibi isyanımız normatif toplumsal cinsiyet sistemininin istikrarını bozmaya dönüktür. Çeşitli feminizmler, queer aktivizm, transfeminizm ve diğer yenilikçi hereketler ortak hedef olan heteroseksist ataerkinin farklı bölümlerini hedef alırlar. Kadına yönelik şiddet 1970lerden beri feministler kadına yönelik şiddeti kesinlikle münferit olaylar olarak değil tüm kadınları hükmü altına almak için ataerkinin sistematik işlevi olarak tanımlamışlardır. Transfeminizm birden fazla baskıdan muzdarip diğer kadınlar gibi trans kadınların da na-trans kadın ayrıcalığına sahip olanlara oranla şiddete karşı daha korunmasız olduğu gerçeğine dikkat çeker. Öncelikle trans kadınlar kadın olarak yaşadıkları için hedef seçilirler. Kadın düşmanı bu toplumda kadın olmak çok tehlikelidir ama ev içi ve cinsel şiddetin hedefi olduğumuzda bazı etmenler bizi daha da savunmasız yapar. Örneğin, bir adam bir trans kadına saldırdığında, özellikle de tecavüz etmeye çalıştığında kurbanının bir zamanlar ya da hala “erkek” anatomisine sahip olduğunu keşfedebilir. Bu keşif homofobi ve transfobi etkisiyle ateşlenmiş daha şiddetli bir saldırıya yöneltebilir. Trans kadınlar trans oldukları anlaşıldığında erkekler tarafından saldırıya uğruyorlar. Seks işçilerinde olduğu gibi trans kadınların -özellikle de mağdur seks işçiliği yapan bir trans kadınsa- anaakım medya ve otoriteler katilleri de bulmak konusunda daah isteksiz oluyorlar. Düşük özgüvenleri ve negatif vücut algısından dolayı sevgililerininin sözlü ve duygusal saldırılarına daha savunmasızdırlar. Bir saldırgan için bir trans kadını çirkin, utanmış, değersiz ve deli hissettirmesi çok kolaydır çünkü bu mesajların aynısını toplum uzun yıllar boyunca ona söylemişti. İstismarcılar kadınların kendi kimliklerini ve deneyimlerini –ki trans kadınların muhtemelen savunmasız olarak başladığı- tanımlama yeteneklerini ellerinden alarak ev içi şiddetten paçayı kurtarıyorlar. Trans kadınların istismarcılarını bırakmaları daha zor oluyor çünkü iş bulmaları daha zor ve eğer çocukları varsa istismarcı eşi boşayınca çocuklarının velayetini alamayabiliyor. Dahası trans kadınlar queer oldukları için hedefteler. Homofobik kişiler nefret suçları işlerken gey mi trans mı ayırmıyorlar fakat trans kişiler geylerden daha görünür oldukları için saldırıya daha açık oluyorlar. Homofobik teröristler geyleri avlamak için onların yatak odalarına girip bakmıyor, algıladıkları cinsiyetin cinsiyet kodlarına uyup uymadığına bakıp avlıyorlar, genellikle de görünür anormal cinsiyetli olanları seçmekteler. Katilleri anaakım gazete başlıklarına çıkan her gey ve lezbiyen için, “açık” trans kişiden çok “açık” gey ve lezbiyen olmasına karşın bütün ülkede daha fazla trans insan öldürülüyor. Trans erkekler erkek rollerine tam olarak bürünmedikleri zaman zulmeden toplum tarafından ortaya çıkarılacakları korkusuyla yaşıyorlar. Trans erkeklere yönelik şiddet yabancılar kadar “arkadaşları” tarafından iç içe geçen misojeni ve transfobi yüzünden, toplumsal cinsiyet normlarını ihlal ettikleri için tekrar “kadın yerlerine” sokmak ve cezalandırmak için yapılıyor. İçinde yaşadığımız tehlike yüzünden, transfeminizm translara dönük şiddetin üzerine çalışılması gereken en önemli alan olduğuna inanır. Bazı sadece kadınlara açık organizasyonlara alınmamak bizi kırmış veya hayal kırıklığına uğratmış olabilir ama gerçek anlamıyla bizi öldüren veya intihara sürükleyen bize dönük şiddet daha sık ve daha uzun süredir var. Başka seçeneğimiz yok fakat acilen harekete geçmemiz gerekmektedir. Bu bakımdan geleneksel eviçi şiddet sığınakları, tecavüz kriz merkezleri nefret suçu önleme programlarıyla ortak çalışmak gerekir. Hali hazırda bazı sığınaklar diğer kadınlar kabul ettikleri gibi trans kadınları kabul ederken bazıları çeşitli nedenlerle geri çevirmekte. Varolan bu kurumları neden trans kadınları kabul etmeleri ve hizmetlerinden yararlandırmaları gerektiği konusunda örgütlemeli ve eğitmeliyiz. Trans kadınların şiddete daha açık olmasının dışında trans kadınlarla na-trans kadınlara yönelik şiddet arasında bir fark olmadığını anlatmalıyız. Ayrıca trans erkeklere hizmet verilmesini de savunmalıyız. Transfeministler olarak bu kurumlardan sadece hizmet beklemek yerine buralarda çalışmalıyız da. Hizmet ağlarını genişletirken güvenliklerini korumak için kamufle yöntemi geliştirilmesine yardımcı olmaya gönüllü olmalıyız. Kendimizi ihtiyacı olan başka trans kadınlara kriz danışmanları ve dava yönetici olmalıyız. Çalışanlarını eğitmeleri için trans konularına özel atölyeler hazırlamalıyız. Kendi deneyimlerimizden yola çıkarak feministlerin kadınlar için hazırladığı kendini koruma kursları gibi biz de trans kadınlara kendini koruma kursları hazırlamalıyız. Sığınaklarımızı baştan başlatmak belki bizim için çok zor olacaktır fakat kadına ve diğer cinsel azınlıklara karşı şiddetle mücadel edenlerle beraber çalışabiliriz. Ayrıca ekonomik şiddetten de bahsetmek zorundayız. Yüksek maliyetli cinsiyet geçişinden dolayı, çalışma alanında trans bireylere yönelik ayrımcılık çok yaygın olduğu için ve kadınlar daha az para kazandığı için trans kadınlar genellikle yoksulluk çekmektedir. Bu ayrıca trans kadınların istismarcı eşlerinin elinde bizleri istismar eden bu ilişki içinde tutmak ve kontrol etmek için daha çok baskı uygulaması demektir. Transfeminizm asynı anda politik, sosyal ve ekonomi alanında transfobiyle olduğu kadar cinsiyetçilikle de mücadele eder. Sağlık ve üreme seçimi Çocuk sahibi olamayacak olan trans kadınların üreme hakları hareketiyle ilgilenmesi ironik görünebilir fakat transfeminizm kadınların seçme hakkıyla trans kadınların özgürleşmesi arasında sıkı bağlar görür. Öncelikle, toplum trans varlığımızı üreme organlarımızla uğraştığımız için damgalar. Cinsiyet organlarıyla oynamayan estetik ameliyatları cinsiyet greçişi ameliyatlarından daha fazla gerçekleştirilmesine karşın hiçbiri aylarca psikiyatrik gözleme tabii tutulmazlar. Ne de estetik ameliyat olanlar televizyon şovlarında alay edilmez ve küçümsenmezler. Kendi seçimlerimiz üzerindeki bu histerinin bir bölümü üreme organlarımız üzerindeki özgür irademize karşı toplumun tabusu ile ateşlenir: kürtaj olmak isteyen kadınlar gibi, bedenlerimiz savaş alanları haline getirilir. Buna ek olarak, trans kadınların kullandığı hormonlar na-trans kadınların kullandığı doğum kontrol ilaçları, ertesi gün hapları ve hormon tedavisinde kullanılan ilaçların aynısını veya aynı kimyasal birleşimleri kullanmaktadırlar. Trans kadınlar olarak östrojen temelli ilaçların güvenliği, maliyet ve ulaşılabilirliği konularında na-trans kadınlarla aynı endişeleri taşıyoruz. Bedenlerimizi kontrol etmeye çalışan sağ politik taktiklere karşı trans ve na-trans kadınlar birleşmelidir. Tabii ki üreme seçimi sadece doğum kontrol ve kürtaj olmayla ilgili değil, mecburi kısırlaştırmaya karşı koymayla ve kürtaj olanağına ulaşamayan kadınlarla da ilgilidir. Aynı şekilde transfeminizm interseks kişiler için tavsiye edilenler de dahil olmak üzere hormon tedavisi ve cerrahi müdahaleyi ret etme hakkı ve toplumun bizi kendimiz olarak kabul etmesi için mücadele eder. 1980’lerde lezbiyenler üreme hakkı için çalışan kurumlardan amaçlarıyla alakaları olmadıkları düşünülerek uzaklaştırıldılar. Seçme hakkı ne sadece heteroseksüel konusu ne de na-trans konusudur, esasen kadınların kendi bedenleriyle ne yapacaklarına karar verme hakkına sahip olmalarıyla ilgilidir. Transfeministler üreme hakkı için çalışan kurumlara katılmalı ve seçim için gösteri yapmalılar. Bir kadının hamileliği hakkında verdiği karara saygı göstermeyen toplum cinsiyet kimliğimizle bedenimizi uyumlu hale getirmek için yaptırmak istediğimiz cerrahi müdahaleler hakkındaki kararımıza da saygı göstermeyecektir. Reçetesiz hormon kullanmaktan veya cinsiyet geçişi ameliyatları için denizaşırı ülkelere gitmekten korkuyorsak, yasal olmayan kliniklerde kürtaj olmaktan korkan kadınlarla kendimiz özdeşleştirebiliriz. İlaveten, transfeminizm kadın sağlığı hareketinin deneyimlerini öğrenmeye ihtiyaç duyar. Saqdece kadınları ilgilendiren, göğüs kanseri gibi konulardaki araştırmalar gökten zembille inmedi. Dinamik aktivizm ve akran eğitimiyle bu konular ciddiyetle ele alınmaya başladı. Geçmişte tıp kurumunun kadın sağlığını ilgilendiren konuları yeterli seviyede ele almadığı göz önünde bulundurarak transfeministler güç sahiplerinin trans kadınların sağlığını ciddiyetle ele almasını bekleyemez. İşte bu yüzden kadın sağlığı hareketinin içinde olmalı ve genişlemesini sağlamalıyız. Kadın sağlığı hareketindeki benzer deneyimler cinsiyet kimliğinin hastalık olarak tanımlanması üzerindeki stratejik çelişkiyi çözer. Yıllardır, trans bireyler tıbbi müdahaleler için önkoşul olan “cinsel kimlik bozukluğu” tanımının hastalık olmaktan çıkarılmasını talep etmek ya da etmemek konusunda kendi aralarında tartışıyorlar. Bir hastalık olarak tanımlanan “cinsel kimlik bozukluğu” bazılarımızın gerekli cerrahi müdahaleleri yaptırmalarını sağlarken aynı zamanda da bizleri damgaliyor ve irademizi ret ediyor. Modern tıbbın feminist eleştirisinden önce, eril merkezli düşünceye göre düzenlenen tıp kurumları tarafından dişi bedenler “anormal” olarak görülmüş ve hamilelik, regl, menopoz gibi kadınların sıradan deneyimlerini hastalık olarak tanımlamışlardır, kadın sağlığı hareketi tıp kurumlarını bu deneyimlerin sıradan insan deneyimleri olaqrak kabul etmesi yönünde zorlamıştır. Transfeminizm, transseksüelliğin bir hastalık veya bozukluk değil, hamillelik gibi insana ait sıradan bir deneyim olduğunda ısrar eder. Bu nedenle “cinsel kimlik bozukluğunu” hastalık tanımından çıkartırken trans kişilerin tıbbi tedavilere ulaşımının kolaylaştırılmasını istemek tutarsızlık değildir. Eyleme çağrı En çok reddedilmeyi feminist topluluk içinde veya dışında yaşamış olsak da, en yakınımızdakiler yine feministler, lezbiyenler ve queer toplulundakiler oldu. Transfeminizm kimin “kadın” kategorisine girip girmediği üzerine entelektüel tartışmalar yapmanın gereksiz olduğunu söyler: şimdi harekete geçmeli ve ortaklıklar oluşturmalıyız. Hergün rahatsız ediliyoruz, ayrımcılığa, saldırıya ve istismara uğruyoruz. Ne kadar çok onaylansak da kadınlar saldırı altındayken trans varlığın sosyal görünmezliği bizi koruyamayacak. Kadınların nasıl davranması gerektiğini söyleyen toplumsal kurallara uyarak kazanamayız, na-trans kadınlar kadar feminizme ihtiyacımız var. Transfeministler feminist öncüllerinin gelenekleriyle gurur duyar ve onların mücadelesine kendi hayatlarında devam ederler. Transfeminizm, katı cinsiyet hiyerarşisi yüzünden varlığımız problem haline getirildiği için toplumun her cinsiyetten bireye eşit davranması durumunda, cinsiyet geçişi halindeki kimliklerin onurlandırılacağına inanır. Bu yüzden hayatta kalmamız ve onurlu olmamız için feminizm içindeki yerimizi tehditkar veya işgal eder halde değil, arkadaşça ve işbiliği içinde talep etmeliyiz. Bazı feminist kurumların şüphe ve reddetmeleri birçok kere kendilerine “pro-feminist” diyen erkekler tarafından ihanete uğratıldıkları için doğaldır, bizim harekete istikrarımızla ve bağlılığımızla transfeminizm feminizmi daha kapsayıcı olmaya yöneltecektir. [1] na-trans benim İngilizcedeki cisgender’a karşılık önerim, ayrıca gayritrans gibi br kelime de aklıma geldi amak kulağımı tırmaladı; trans olmayan anlamına geliyor. çeviri: aligül
yer: siyasal bilgiler fakültesi
Pınar KARAHAN / Hürriyet KAMPÜS' te yayınlanan röportajımız
Uzaklarda değil, çok yakındayız İstanbul Üniversitesi’nde okuyan iki öğrenci, LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) kimlikleriyle var olma savaşı veriyor. “Onlara göre, her sabah ekmek aldığın bakkal ya da bindiğin taksinin şoförü de eşcinsel ya da transeksüel olabilir: “Çok uzaklarda; saçma sapan reklam filmlerinde, yabancı dizilerde değil, burada yanıbaşınızda olduğumuzu kabul edin.”
Deniz ve Emre, İstanbul Üniversitesi’nin (IÜ) en radikal gruplarından biri olan Radar Transfobi ve Homofobi Karşıtı Topluluğu’nun üyesi. Onlar çoğunluğun yaptığı gibi gizlenmeyi, kendi kabuğunda yaşamayı değil; toplumda cinsel kimlikleriyle varolma savaşı vermeyi tercih ediyorlar. Üniversitede arkadaşlarının lakap takmasına, hasta gözüyle bakmalarına, astıkları afişleri yırtıp atmalarına aldırmıyorlar. Hatta yurtta değil ailelerinin yanında yaşadıkları için kendilerini şanslı bile görüyorlar. Gazetecilik eğitimi gören Deniz ile İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi Emre, bugüne kadar yaşadıklarını ve üniversiteyi anlattı.
DENİZ: TERCİH DEĞİL, YÖNELİM Doğma büyüme İstanbulluyum. 1992’de doğdum. 4 yaşlarındayken sanırım anlamaya başladım kendimi. Bunu anlamam, komşu kızını beğenmemle oldu. Uzun zaman ne olduğunu anlayamıyorsun tabii. Önce kendimi suçlamaya başladım. Neden “herkesten” farklıyım diye. Herkesin söylediği kadın erkeği, erkek kadını hissedebilir ve sevebilir. Akşamları dua ediyordum; Allah’ım sabah kalktığımda erkek olayım, diyordum. Sonra benim gibi hissedenlerin olabileceğini televizyonda, filmlerde falan görünce anladım. İnsan ilk kendine açılmakla başlıyor. Daha sonra araştırmaya başladım konuyu. Bunun bir tercih değil, yönelim olduğunu anladım.
Annem öğrendiğinde güldü Bir gün annem telefonumda mesajımı görmüş. Kim diye ısrarla sordu, “Yazlıktan” dedim. Başladı erkek isimleri saymaya. Dayanamadım anlattım orda her şeyi. Önce neye uğradığını şaşırdı, sonra gülmeye başladı. “Neden gülüyorsun” dedim. “Sinirlerim bozuldu” dedi. Sonra “Sen öyle olduğunu zannediyorsundur daha ne gördün ki ben böyleyim diyorsun?” dedi. Bir yıla yakın neredeyse bu konudan hiç bahsetmedik. Konuşmadık. Annem kabullendi zamanla ve geçen yıl yaptığımız homofobi karşıtı yürüyüşümüze benimle birlikte katıldı. Ailede annemden hariç iki kuzenim biliyor, başka kimse bilmiyor. Annem ne kadar kabullense de başkasının bilmesini istemez. Bu yüzden röportaj için fotoğraf bile veremiyoruz maalesef.
Yurtta kalanların işi zor İstanbul’da doğup büyüyüp İstanbul Üniversitesi’nde okumam, ailemle birlikte yaşama avantajı sağlıyor bana. O yüzden hiçbir sorunum olmuyor. Fakat diğer arkadaşlarımın işi çok zor. Özellikle yurtlarda kalanların. Eskişehir’de iki öğrenci yurttan atıldı mesela sırf bu yüzden. İnsanlar bize hastalıklıymışız gibi baktıklarından oluyor bunlar. Oysa eşcinsellik, 1973’te Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (APA) Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatislikleri Klavuzu’ndan kaldırılmış. 1 Ocak 1993’e kadar ise Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Uluslar Arası Hastalıklar sınıflandırmasında yer alıyordu. ABD’nin ilk gey hakları savunucusunun hayatını anlatan bir film izledim ve evet dedim, biz de örgütlenmeliyiz! Haklarımız için çabalamalıyız. Sonra bir gün gazetede Radar’la ilgili bir haber gördüm. Tanışma toplantısına gittim. Sınıftan bir arkadaşımla bir yıldır Radar’layız. Her fikirde, düşüncede kişi var. Kimse Radar’a gittim şöyle bir sorun yaşadım, diyemez. Her konuda çok hoşgörülüyüz.
Dalga geçiyorlar Üniversitede en çok, kalabalık olduğumuzda dikkat çekiyoruz. Bazen yürürken yanımdan geçenlerin hakkımda konuştuklarını duyuyorum. Bir gün üniversite bahçesinde toplantı yapıyorduk. İki kişi aramıza katıldı. Kendini tanıttıktan sonra gülüşmeye başladılar. Aralarında konuşup dalga geçtiler ve sonra da gittiler. Sırf dalgasına gelmişlerdi. Oysa bu dalga geçmelerin; bizi merak ettiklerinden veya kendileri de böyleyse eğer bunu kabullenmek istemediklerinden olduğunu biliyoruz. Onları bile anlamaya çalışıyoruz. İnsanların bir şey bilmeden, araştırmadan hakkımızda yorum yapmaları, önyargılı olmaları rahatsız ediyor bizi. Başta İstanbul Üniversitesi’nde, insanların nefes aldığı her yerde; nefreti, önyargıyı yok etmek istiyoruz. Her sabah ekmek aldıkları bakkalın, bindikleri taksinin şoförünün, gittikleri kafedeki garsonun bir eşcinsel ya da transeksüel olabileceğini göstermek, çok uzaklarda saçma sapan reklam filmlerinde yabancı dizilerde değil, burada yanıbaşlarında olduğumuzu kabul etmelerini sağlamak istiyoruz.
EMRE: OKULDA KENDİM GİBİYİM 1990 doğumluyum. İstanbul’a, okumak için Bartın’dan geldim. Ablam ile kalıyorum. Fakat onların haberi yok eşcinsel oluşumdan. Kendimi bildim bileli cinsel yönelimimin farkındayım. Kimseye açılmamayı, anlatmamayı, erken yaşta öğrendim. İnsanların size hangi gözle baktıklarını hemen anlıyorsunuz. Güvenilir biri olarak bile görmüyorlar. Bu yüzden kendi içinizde yaşamaya çalışıyorsunuz.
Ağır lakaplar Ne kadar belli etmemeye çalışsanız da tabii anlaşılıyor ve arkadaşlarımız ağır lakaplar takıyor. T.., i… diye söylemedikleri şey kalmıyor. Ben bunlara takılmamayı çok erken yaşta öğrendim. Bir gün üniversitede bildiri asarken kızın biri geldi ve siz hastasınız, dedi. Açıklamaya çalıştım ama dinlemedi bile. İstanbul’da LGBT toplulukları fazla. Buralar kendimi daha rahat ifade edebileceğim alanlar. İstanbul Üniversitesi Radar Topluluğu ile tanışmam benim için milattır. Örneğin okuldaki arkadaşlarım beni gerçekten tanıyorlar ve onların yanında bir başkası gibi davranmıyorum. Üniversite tercihlerimin hepsi İstanbul’du. Bunda eşcinsel olmamın önemli yeri var. Radar’a yaklaşık iki yıl önce katıldım. 15 kişilik bir mutfak ekibi var çalışmaları yürüten. Bir çok yürüyüş, seminer, bilgilendirme toplantıları yapıyoruz. Bu yıl bir atölye kuracağız, Kısa film çalışmaları olacak. Yapabildiğimiz kadar çok şey yapmaya çalışıyoruz. Engellere rağmen çabalıyoruz. Üniversitede yaptığımız çalışamalarla ilgili afiş asıyorum, derse girip çıktığım an bir bakıyorum hepsi sökülmüş. O yüzden el ilanı dağıtmak daha iyi oluyor. Bir gün üniversite bahçesinde yol boyu el ilanı dağıtarak ilerliyordum. Bir şey oldu arkamı bir döndüm; ilanı verdiğim herkes durmuş bana bakıyor…
Bizim gibi hocalar da var İstanbul Üniversitesi, gerçekten zor bir üniversite. Yapacağımız etkinliklerde, duyurularımızda çok zorluk çekiyoruz. Hocalarımız arasında da bizim gibi olanlar var! Bunu söylemiyorlar. Fakat bize yardımcı oluyorlar. Ancak öğrencilerin tutumları hiç belli olmuyor. Bazen bizi destekleyenler olduğu gibi çalışmaları sabote edenler, dalga geçenler, hatta saldıranlar oluyor. Örneğin bir arkadaşımız bildiri dağıtırken yemekhanede arkasından çatal fırlatıp hakaret edildi. Üzücü olan, bunu yapanlara da kimsenin müdahale etmemiş olması. Birşeyler eksikmiş gibi Beni en çok üniversitelerde her şeyin heteroseksist bir algıya göre şekillendirilmesi rahatsız ediyor. Kendimi çoğu zaman oraya ait değilmiş ve bende bir şeyler eksikmiş gibi hissediyorum. Mesela, eşcinseller için arkadaş bulma siteleri var. Akşamları neredeyse 150.000-200.000 kişi online olabiliyor. Ama günlük yaşamda gizliyorlar kendilerini. Sınıfta bile 10 kişi gösterebilirim cinsel yönelimleri farklı olan.
yer: iü avrasya enstitüsü
sosyalleşmeceler..
15 Aralık 2010'da kartpostal çalışması yaptık.
Yer: İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Prof. Dr. Cem’i Demiroğlu Oditoryumu İ.Ü. Radar & CTF Basın-Yayın Kulübü (Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Araç Giriş Kapısının sağında) 12:00-13:30 "Eşcinselliğin Adlandırılışının ve Anlamlandırılışının Türkiye Seyri" Moderatör: İ.Ü. Radar Nevin Öztop & Ali Erol - Kaos GL 14:00-16:30 "Homofobi Medyada Farz Mıdır?" Moderatör: Esra Arsan, İstanbul Bilgi Üniversitesi, İletişim Fakültesi Doç. Dr. Nilgün Tutal Cheviron, Galatasaray Üniversitesi, İletişim Fakültesi "Ortam Sanal, Nefret Gerçek: Bloglar, Sosyal Medya Ağları ve Video Oyunlarında Homofobi" Doç. Dr. Aslı Tunç, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Doç. Dr. Yaman Akdeniz, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Hukuk Fakültesi iletişim: [email protected]
5 Mayıs 2010' da ikinci kez homofobi-transfobi karşıtı kampüs buluşmalarını organize ettik.
23-24 Nisan 2010' da, hep birlikte ilk uzunyolculuğumuza çıktık. "Ankara'daydık, Homofobi ve Transfobi Karşıtı Öğrencilerin birlikte öreceği bir dayanışma ağının parçası olmak, öğrenciler olarak özellikle eğitim alanında karşılaştığımız fobiye karşı politika üretmek için topluca yaptığımız bu gezi hem ilişkilerimizi kuvvetlendirdi hem de yeni ilişkiler kurmamızı sağladı. "
KaosGl ve okuldaki öğrenci dergisine gönderdiğimiz ilk yazımız. (2 Ocak 2010)
Birkaç arkadaş “bir araya gelme”yi ilk konuştuğumuzda toplanma sürecimize daha çok sosyalleşme ihtiyacımız önemliydi. Sadece kendi fakültemizde toplamda belki 25 EBT (Eşcinsel, Biseksüel, Trans) tanıdığımızı, bir araya gelip bir şeyler yapmanın ne kadar eğlenceli olabileceğini düşünmüştük. Birbirini tanıyan 3-5 arkadaş topluluk fikrini benimsedik, herkes tanıdığı bir-iki arkadaşını getirince kalabalıklaştık. :) Peki İstanbul Üniversitesi’nde bir LGBT topluluğu...? Bunun mümkün olduğuna emin değildik. İstanbul Üniversitesi; zaman zaman çıldırtırcasına bürokratik, çok politik; düşüncenin ve hakkın sert sloganlarla, bildirilerle, zıt kutuplarla ve şiddetle özdeşleştiği de bir yer... Sağ-sol kavgasında LGBTTlerin yeri nasıl bir yeri olurdu? Daha önceden üniversitemizde toplanan benzer bir topluluğun sol gruplar tarafından “kapitalizmin artıkları” oldukları için dışlandıklarını da duymuştuk. Bazılarımız LGBT derneklerinde gönüllü olduğu halde; İstanbul Üniversitesi’nin bürokrasisinde yorulmuş olmanın, “öteki”leştirilmenin verdiği çekingenlik, akademik alandan dışlanma korkusu, gelecek kaygısı gibi nedenlerle endişeliydik. Belki de bu yüzden bu kadar geç kalmış bir oluşum Radar... Sağ ve Sol’un kavgasından biz İstanbul Üniversiteli LGBTTler kendi sesimizi duyamadık. Yine de en azından birbirimizi tanımak için iki haftada bir toplanmaya başladık. Bir araya gelen 10 öğrenci ne yaparsa onları yaptık: Okuldan,derslerden konuştuk, hocaları çekiştirdik, oyun falan oynadık... Sonradan Radar adını alan o topluluk ilk buluşmasını 15 Mayıs’ta, farklı cinsel yönelim ve cinsel kimliklerden 7 kişiyle yaptı. Lezbiyen, Gey, Biseksüel arkadaşlarımızn bir kısmı örgütlenmeyi açılmakla eşledikleri için ve açılmak istemedikleri, buna gerek duymadıkları, içinde bulundukları sosyal statüden memnun iseler bunu kaybetmeyi göze alamadıkları için toplantıda yoktu. Açılmak, kendini tanımlamak zorunda olmadığımızı konuştuk bu yüzden ilk önce... İlk icraatımız Onur Yürüyüşü'nde döviz taşınması, Onur Haftası'nın etkinlik mekanlarında hem topluluğun tanıtımının yapılması hem de İÜ üniversitelilerin iletişim adreslerini bırakarak toplulukla bağlantıya geçmesini sağlamak için çalışmalar yapmak oldu. Logo,sticker tasarımı üzerinde çalışırken, Sinema Klubü’ne LGBTT Filmleri Haftası için öneri götürmeyi düşünürken, Kaos’un Homofobi Karşıtı Kampüs Buluşmaları’nın haberini gördük ve İnsan Hakları Haftası’nda, İstanbul Üniversitesi’nin Homofobi ve Transfobi Karşıtı Kampüs Buluşmasını gerçekleştirmek için çalışmalara başladık. Bu işle doğrudan bağı olmayan her şeyi erteleyip ucu ucuna her şeyi yetiştirdik. Logo yapılmıştı, afiş hazırdı... Afişleri asmak için okuldan onay lazımdı, peki İstanbul Üniversitesi açıkca “Homofobi ve Transfobi Karşıtı...” bir afişi imzalar mıydı? Endişeler yine başlamıştı, fobik bir tutumla karşılaşırsak nasıl baş edecektik? Etkinlik olmazsa, bir an düşünemeden destek veren Kaos GL’ye ne diyecektik? Etkinliğe izin verilmezse bizi köşeye sıkıştıran, bizi görmezden gelen bir üniversitede içine düşeceğimiz moral bozukluğu, mutsuzluk ne olacaktı? Ya mimlenirsek..? Hem akademik hem sosyal hayatımız bıçak sırtındaymış gibiydi ve bu durum üzerimizde büyük bir baskı oluşturuyordu... “Homo” ,“Trans” demeyen alternatif bi afiş daha, ne olur ne olmaz... Önce etkinliğin yapılacağı Öğrenci Kültür Merkezi. Etkinlik koordinatörü iktidar partisinin simgesi bıyığını titreterek afişi bir sure gibi okuyor, okuyor, o an sanki genişliyor. Klubümüzü soruyor, desteğini aldığımız izinli klüp olan Felsefe Klubü’nün ve ilgili hocanın adını veriyoruz, dilekçemizin kabul edildiğini hatırlatıyoruz... Gergin bir bekleyiş... Korktuğumuz olmadı. Radar’ın önemli çoğunluğunun öğrencisi olduğu, en politik fakülte olan Edebiyat Fakültesi hiç sorunsuz imzaladı afişlerimizi, hatta indirilmesi konusunda daha caydırıcı olur diye sadece imzaya ek olarak kaşe bile vurdu. İlk dalga iyi atlatılmıştı, ana kampüse gittik, rektörlük...! Hiç sorunsuz kaşe... Fobiden eser yok, üstelik samimi bir güleryüzle ağırlanıyoruz... Afişlemeye başladığımızda ilgi yoğun, moralimiz yükseliyor. Sonra birini az önce astığımız afişi indirirken görüyoruz. Bir cesaret indirmeseydiniz, isteseydiniz biz size verirdik, diye sesleniyoruz arkalarından yaklaşırken saldırgan değil sesimiz; çünkü biz de korkuyoruz... Afişi indirmek niyetinde değillermiş halbuki, beğenmiş almak istemişler, gülümsüyoruz, yerinden sökülen afişin yerine yenisini birlikte asıyoruz. İstanbul Üniversitesi’nde miyiz??? Ertesi gün daha küçük fakülteleri gezmeye başlıyoruz, Rektörlük onaylı afişlerimizin asılmak için yine de fakülte sekreterliklerine danışılması gerekiyor, bürokrasi bizi yoruyor. Listede Hayef ve Eczacılık gibi milliyetçi-muhafazakâr fakülteler de var. Hayef’te görünür yerlere mümkün olduğunca göze batmadan afişleri asıp hemen çıkıyoruz, imzaya falan boşverip... Sanki bir an fazla kalsak başımıza bir iş gelecek gibi gerginiz. Eczacılık Fakültesi alenen fobik tavır sergileyen tek fakülte oluyor, afişlerimizden ikisini -muhakkak ki asılmak üzere- bürokrasinin koridorlarına doğru yabancı ellere teslim edip uğurluyoruz. “Önemli değil! Asmasalar da var olduğumuzu bilsinler!” Çünkü İstanbul Üniversitesi’nde bu bir varlık - yokluk sorunu... Bu yüzden, ilk açık etkinliğin, Homofobi Karşıtı Kampüs Buluşmaları olması daha da anlamlı. Çünkü bu etkinlik; 2007’den beri, farklı kampüslerde; cinsel kimlik ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın, hayatın her alanında karşımıza çıkan homofobik ve transfobik tutum ve davranışların tartışılmasına ve görünürlüğün sağlanmasına zemin yaratmak amacıyla yapılmıştı, biliyorduk. Ayrımcılığın saçmalığını bu etkinlikle bilince çıkaracaktık. 10 Aralık 2009’da, Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melek Göregenli ve Kaos GL’den Umut Güner’in panelist olarak katıldığı etkinliğe yaklaşık 65 kişi katıldı! Umut Güner, LGBT’lere yönelik ayrımcılığın insanların yaşam hakkına tecavüz edişinden, nefret cinayetlerinden ve KAOS GL’nin LGBT’lere yönelik insan hakları ihlallerini raporlamasından; Melek Göregenli ise; ayrımcılığın doğasından, LGBT’lere yönelik ayrımcılığın diğer ayrımcılıklardan daha fazla görmezden gelindiğinden, çok farklı ayrımcılık türleri olmasına rağmen ayrımcılığın ortak doğasından bahsettiler. Yaptığımız farkındalık anketi sayesinde anladık ki kadın kadar erkek, LGBT kadar LGBT olmayan katılımcımız olmuş... Hâlâ umut dolu bir şaşkınlık içerisindeyiz; ama oyuna giderken bir yandan hep annesini kollayan küçük çocuklar gibi gizliden gizliye de tedirginiz, belki siyasi bir kimlik olarak cinsel yönelim ve cinsel kimliklerimize sahip çıktığımızı anlamadılar? Belki, tüm ülkedeki gibi, görünürlük arttıkça şiddet de artacak? Yine de birbirimize baktığımızda bunların bizi durdurmayacağını görüyorum, İÜ RADAR çalışmaya devam edecek.
kampüse açık ilk etkinliğimizi 10 Aralık 2009' da gerçekleştirdik.
İLK KEZ 15 MAYIS 2009 ' da BULUŞTUK. 18.00'da Fen kapısında buluşup Bodrium Cafe'ye gidildi (Esnaf Hastanesi'ne yakın civarda gidilebilecek en düzgün cafe'lerden biridir). Hepimiz aynı fakültenin öğrencisi, lisans öğrencisi veya hepimiz tek cinsel yönelimden ya da tek cinsel kimlikten değildik- ki bu bence çok hoştu. İlk toplantı için sayımız da hiç az değildi; haberi olup gelemeyen kişilere rağmen 7 kişiydik. Tanışma faslından sonra yemek yedik ve Tabu oynadık, çok eğlendik. Bir sonraki toplantı için, başka insanlara da ulaşabilmek için isim önerileriyle gelmeye ve 2haftada 1 düzenli olarak toplanmaya, facebook'ta event ve burda da bir blog açmaya karar verdik. Blogu özellikle isim önerileri için kullanabileceğimizi düşündük. Buluşmayı 20.20 gibi sonlandırdık
www.iuradar.blogspot.com