Adrianne Blue | Öpüşme - Metafizikten Erotiğe
Bebeklikten yetişkinliğe, sinemadan antik döneme değin öpüşmenin tarihini her açıdan inceleyen bir eser. Sindirerek okuyunuz.
Freud, uzun zaman önce, annemizin memesinin bizi sevgilimizin öpücüğüne hazırladığını açıklamıştı. …Bir öpücük insanlığın bütün öyküsünü anlatıyor. Memeden beslenirken ve biraz farklı da olsa biberondan beslenirken gerçekleşen emme ve yalama, temelde öpüşürken kullanılan eylemlerdir. Erotik öpüşme meme emme taklididir. Öpüşme de, öbür kişinin beslenmesinin taklit edilmesidir.
Bebekliğinizde beslenmek için, bugünse öpüşmek için kullandığınız emmek, yutmak ve tutmak için gereken bütün biyolojik yetenekler doğumdan önce gelişir. Tek hücreli bir hayvan gibi, yeni doğmuş bir bebek neredeyse yalnızca ağızdan ibarettir. Yaşam, öncelikle meme emmek ve dünyayı tutmaktan oluşur. Bebeğin yanağına dokunulduğunda, hemen öbür tarafına dönüp küçük, hızlı, ani hareketlerle meme ucunu aramaya başlar. Bu, arama refleksidir. Bunu sevgilinizle deneyin. Dudaklarını aralayıp arzu nesnesine yönelecektir.
Meme emen bebek meme ucunu kökünden geriye doğru alır ve diş etleriyle çiğner, böylece sütü ağzına iter. Biberondan beslenen bebekse, önceliğin emme eyleminde olduğu, biraz farklı bir yöntem kullanır. Öpüşme biçiminiz memeyle mi, yoksa biberonla mi beslendiğinizi ele verir.
Öpüşme, vücudun doğal afyonu olan endomorfini tetikler. Öpüşme, endomorfin uçuşuyla sonuçlanır. Annenin öpücüğü de bu kimyasalların vücuda hücum etmesini sağlayabilir. Koşmak ve aşık olmak da böyledir, her ikisi de bağımlılık yapar.
Öpüşme, cinsel birleşmeye giden yolda bir lezzet istasyonu olarak görüldüğü için bugün Japonya'da bir rahatlık ya da toplumsal bir öpüşme yok. Öpüşme, sokakta yapılabilen bir şey değil. “Japonya'da öpüşmek ve sarılmak kesinlikle sevgi göstergesi olarak bilinmiyor. Bebeklikten sonraysa öpüşmek çok iffetsiz sayılıyor.” Yani öpüşmeyi bilmiyorlar. “Sevgi en çok aşırı kibarlık ve yakınlıkla gösteriliyor.”
Yalnızca birkaç Afrika halkı öpüşmeyi gerçekten iğrenç buluyor. Kadınların dudaklarına halkalar ya da başka sakatlayıcı nesneler takmak ya da hala yaygın uygulamalar olan kadın sünnetiyle sonuçlanan kadın cinselliğini dizginlemek gibi şu ya da bu kültürel nedenler yüzünden bazı toplumlarda bu uygulama yok olmuştur.
Erkeğin Cinselliği adlı raporu 1948 yılında yayımlanan Kinsey
1. Dünya Savaşı'ndan önce evlenen Amerikalıların çok azının Fransız öpüşmesi yaşadığını ortaya çıkarttı. Çok mu saftılar yoksa yalnızca gerçekten öpüşemeyecek kadar çekingen miydiler?
1940'larda erkekler ne kadar çabuk boşaldıklarıyla övünürlerdi, ne kadar uzun süre sevişebildikleriyle değil.
Konuştuğum erkeklerin çoğu hangi kadınlarla yatacakları konusunda titizlik göstermediklerini ama iş kadınları öpmeye gelince seçici davrandıklarını söylediler. Erkekler arasında, özellikle de yirmi yaşlarında olanlar arasında, öpüşmenin cinsel birleşmeden çok, aşkla ilgili bir şey olduğu görüşünün ne kadar yaygın olduğu gerçeği beni şaşırttı.
Foucault bize bir başka çürütülemez gerçeklik daha sunar: Cinsel ahlak kültürel koşulların bir ürünüdür. 19. yüzyılın son on yıllık döneminde, Freud Viyana'da hasta kabul ederken kültürel koşullar çok baskıcıydı. Cinsellik uygar toplumun pis bir küçük sırrıydı.
Babalar da özlem nesnesi olmuşlardır, bu konu aşırı Freudyen bir görüşle ellili yılların ortalarında, zaman zaman televizyonda da gösterilen The Rack adlı mahkeme filminde canlı bir biçimde betimlenmiştir. Filmde Paul Newman Kore Savaşı'nda kahramanlıklar göstermiş, ancak savaş tutsağı olunca düşmanla işbirliği yapmış bir subayı oynar. Fiziksel işkence yoktur ama aşırı soyutlanma ve çocukluğunu anımsamaya zorlanmanın çifte ruhsal işkencesi onu yıkar. Newman'ın askeri mahkemede yüksek sesle okuması emredilen ifadesinin bir bölümü, yalnız çocukluğunu yazmaya zorlandığı açıklamasıdır. Sık sık hastalanan annesi o on iki yaşındayken ölmüştür. Sert bir albay olan babası her zaman uzaktadır.
-Newman gözyaşlarını güçlükle tutar-
babam beni hiç öpmedi, bize sarılmazdı
Artık kimseyi sevemiyorum.“
Belki de aşık olmak olarak nitelendirdiğimiz fiziksel çılgınlık sözünü ettiğim cinsel uyarılma sonucu ortaya çıkan kimyasal maddelerden kaynaklanıyordur. Belki de aşık olmak hazzın kendisinden ve daha fazla haz arzusundan geliyordur. Bazı insanların ilk öpüşmeden önce aşık olduklarını biliyorum ama çoğu olmuyor.
Yirmi bir yaşındaki pek çok kadın -erkeklerle cinsel ilişki kurmuş olanları bile- erkeklerin kendilerinin ucuz ya da kolay olduklarını düşünmelerinden korkuyor. Annelerimiz bize böyle öğretirdi. Şimdi de insanbilimciler yapıyor bunu.
Bazı kadınların seksi tehlikeli -istenmeyen gebeliğe yol açabilir ve kolayca ölüverirsin- ya da olayın öznesi erkek tiksindirici olduğu için iğrenç bulduğunu kabul etmek istemeyen erkekler, kadınların cinselliği kötü bulduğuna karar verdiler. Büyük bir olasılıkla da cinsellik çoğu kadın için hatta pek çok kadın için pek hoş değildi, çünkü şaşılacak kadar yakın bir zamana değin erkekler kadın bedeninin cinsel açıdan nasıl çalıştığını bilmedikleri gibi çoğu zaman umursamıyorlardı da.
Böylesi bir dünyada, haz duyan pek çok kadın haz almıyormuş gibi yapmak zorunda hissetti kendini. Orgazm taklidi yerine kadınlar ilgisizlik taklidi yapmalıydı. Haz alabileceğini bilmeyen kadınlar, onu bulma çabası içine girmeyebilirdi. Ve pek çoğu asla yüksek oranda uyarım yaşayamadı. Annelerinden, iyi kadınların seksten hoşlanmayacağını, yalnızca orospuların hoşlanabileceğini duyan pek çok kadın tanıyorum. Eski kuşaklar annelerinin söylediklerine inanırdı. Çok şükür bizim kuşak inanmıyor.
Tuhaftır ki, yüzyıllarca insanlar eşzamanlı olarak görünürde birbirini tamamlayan iki kavrama inandılar. Erkeğin tutkulu bir cinselliği vardı, kadının yoktu. Aşk sporunda erkek, Ovidius'un da dediği gibi avcıydı, kadınsa av.
Cinsellikten zevk almak, ister kadın, ister erkek için olsun, şeytana sarılmaktı; şeytanı öpmek, kadınların eğilimli olduğu bir şeydi ve cadılığa başlama törenlerinden biriydi. Yaşam eskiden ne kadar da değişikti:
Günümüzde İspanyollar, İtalyanlar ve Yunanlılar hayranlıklarını göstermek için parmak uçlarını öperler.
Fransız köylüleri birbirlerini omuzlarından kavrayıp yanaklarından gürültüyle öperlerdi -sevgi, desibel düzeyiyle ölçülebilirdi. Oysa, kent kültüründe, komşunun müzik setinin kısıkken daha kabul edilir olması gibidir beden sesleri. Sosyal öpüşme artık sessiz..
Öpüşmek İngiltere'de de büyük bir şeydir. Yalnızca biraz yavaş ilerler. İnsanlar birbirlerini kızdırdıktan sonra öpüşürler. Sinirli, meramını anlatamayan takılmaları, neredeyse tam yüzyıl önce Cyrano de Bergerac'daki öpüşme üzerine tumturaklı tartışmayı akıllara getiriyor:
"Nedir ki buse? Biraz daha yan yana.
Yapılan bir vaattir…Yemindir kanmayana.
Bir itirafın candan bir delil bulmasıdır,
Sevişmek mastarının gül pembe noktasıdır”
1960'lara ve etoburluk çağının başlamasına kadar dudaklar araştırmayacak, diller uzanmayacak ve orbicularis oris kasları yoğun kasılma durumlarına girmeyecekti. 1960’lar, çıplaklığı geri getirme savaşıyla geçti ve uzun beyazperde öpüşmeleri o yıllarda geldi.
AIDS canavarı, dikkatten doğan yeni bir romantik bilinç yarattı. Artık insanlar yatağa atlamadan önce birbirini tanıyor. İşleri ağırdan alıyorlar. Günümüz filmlerinde giderek sıklaşan bastırılmış cinsellik teması ve kadınlar için aşırıya kaçmayan erotik filmlerin çekilmesi, Slow Hand gibi derlemelerde olduğu gibi, cinsel ideolojiimizdeki bu değişimin yansımalarıdır.
Roger Scruton “Cinsel Arzu"da, uyarılmanın duyguya değil, düşünceye tepki olduğunu ileri sürüyor. Başka insanın bedenselliğine değil, o insanla ilgili düşüncenize karşılık veriyorsunuz, diyor.
Anlamlı bir öpücük bedensiz de olabilir.