Kalben & Onurr - Kandırma Şarkı Sözleri, Kalben & Onurr En Popüler Şarkıları, Albümleri ve Şarkıları sadece sarkisozum.net'de. Kalben & Onurr Kandırma Dinle...
No title available
Jules of Nature
NASA
TVSTRANGERTHINGS
Cosimo Galluzzi
art blog(derogatory)
official daine visual archive
Show & Tell

Origami Around
Monterey Bay Aquarium

No title available
he wasn't even looking at me and he found me
Fai_Ryy
tumblr dot com
Noah Kahan
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
RMH

No title available
Mike Driver
Sweet Seals For You, Always

seen from Türkiye
seen from Germany

seen from United States

seen from Türkiye

seen from Bangladesh
seen from United States

seen from Singapore
seen from Colombia
seen from United States
seen from Germany

seen from Finland
seen from United States
seen from United States

seen from Tunisia

seen from United States
seen from United States
seen from Germany
seen from Germany

seen from Czechia

seen from Georgia
@kalben
Kalben & Onurr - Kandırma Şarkı Sözleri, Kalben & Onurr En Popüler Şarkıları, Albümleri ve Şarkıları sadece sarkisozum.net'de. Kalben & Onurr Kandırma Dinle...
gençliğim, senin ülken benmişim
sevgili genç Kalben,seni sevilmek için muhtaç hislerle ve annenin ölümünden yana derin bir suçlulukla baş edemezken nasıl yemek yiyip uyuyabileceğine ya da düz yürüyeceğine dair en ufak fikrin yokken ve yanında olması beklenen insanlar yanında olamazken koruyamadığım,doya doya saramadığım ve sana ülke olamadığım için beni affet.seneler sonra insanların bizi sevdikleri,şarkılarımızı tek bir nefes olup söyledikleri,hak yemeden çalışıp ürettiğimiz bir hayatımız var.çektiğin yalnızlık,acı ve tutmayı 20 senede öğrendiğin yas,görür görmez içini açan,kalbine dokunan candan insanlara da aitmiş.yani yaşadıkların boşa gitmedi.gençlere rıza kavramından bahsedebiliyorsun senin rızan olmadan sana yapılanlardan öğrendiklerinle.insanlara şiddetsiz bir dünyanın resmini çizmeye çalışıyorsun sana uygulanan şiddetten kalan ve yeniden yarattığın benliğinle.yardım almanın, destek istemenin ayıp olmadığını anlatıyorsun.genç Kalben,yalan söylemiyor,duygularını ifade etmeyi seçiyor,açık iletişim kuruyorsun.bazen düşünmemek için sarhoş olman dışında hiçbir falsomuz yok diyebilirim.evet,hala seni sevip saracak ve senin yanında duracak bir partnerin olmadı.evet,hala biri sen sahneden indiğinde hayranlıkla dudaklarına sarılmadı ve birine sırtını hiç yaslamadın.şefkatsiz aşıkların oldu ve onların her birinden bir Kalben doğurdun.anne olmak istemedin,beklentileri umursamadın.ebeveynlerinin hayallerini gerçekleştirdin.Oturduğun semti seviyorsun.Değerli arkadaşların,komşuların var.Hastalanınca eve hemşire çağırabiliyorsun.Çocuk kitapları yazdın,belki bir gün yeniden basarız.İsteyen hiçbir ücret olmadan kanalından dinleyebilir.Gizlenmeyen kahramanları olan bir roman yazdın,senin gibi utançsız,kusurlu ve içtendi.bazen şiirler söylüyorsun kendiliğinden.bir romana vurulup onu bir günde yutabiliyorsun.harika filmler izliyorsun.birbirinden tatlı kedilerin var.rengarenk ve dilediğin gibi giyinebiliyorsun.pahalı şeyleri ucuza almak hoşuna gidiyor çünkü sen bir öğretmenle askerin çocuğusun.kazancın değişse de zümren değişmedi.seni incitmeye çalışanları takmıyorsun artık birkaç saatten fazla,ki bazen çok can acıtıcı şeyler okuyor,duyuyorsun.seninle gurur duyuyorum.güvendiğin bir avukatın,müşavirin,terapistin var.geçmişe borcun yok.insanlara borcun yok.sevgili genç Kalben, biliyorum,çok yalnızsın,kendini seni sevemeyecek insanlara vermek üzeresin,dağılacak ve kaosa sürüklenecek,iç içe geçmiş aile yaralarıyla baş edecek,emeğini peşkeş çekecek,yalakalık edecek,her türlü soyguna uğrarken sapsarı mahkeme salonları göreceksin.evlendiğin gün acıklı bir darbe yaşayacak ülken; ve sen korkunç uyumsuz bir bağsızlıktan kurtulurken prizleri,kabloları ve onların bağlandığı her şeyi geride bırakacaksın.çok para, eşya ve simülasyon kaybedeceksin ancak her seferinde yürümeye devam edeceksin çünkü özgür olacaksın. kendini sevmeyi seneler içinde daha derinden kavrayacaksın.ağaçların arasındayken özellikle akşamüstleri en mutlu halini hissedeceksin.okyanusları tek başına aşacak ve ülkeleri,kıtaları kah müzikte kah sessizlikte keşfedeceksin. vahşi ormanda tek başına yürüyecek,kaybolacak ve vahşi maymunlarla sohbet ederek yolunu bulacaksın.kayalara sarılacak,kafanı yaracaksın.ağaçlara sarılacak,kollarını morartacaksın. ademin yaktığı ormanlarda dolaşıp geride kalanlara sarılacaksın.ruhun hüzün içinde kalacak.merhemler bulacak,çıplak yüzecek,insanlara sevişin diye bağıracak,birilerini evlendirecek,birileri ayrılmasın diye hayatlarından çıkacaksın.kendi anneni ve kedini gömemeyecek,ancak zamanı geldiğinde hiç tanımadığın o kediyi bir yol kenarında eşarbına sarıp o ağacın dibine gömeceksin.yanında bir dostun olacak.sarılacaksınız.çok ağlayacaksın.sonra kahkahalar atacaksın.utandığın şeyler yapacak ancak insanları bile isteye asla kırmayacaksın.insanları birbirlerinden ayırmayacak,yargılamadan değer verme yolunu seçeceksin.insanlar seni bile isteye hesaplaya planlaya kıracaklar.kırık kalbinle yeniden başlayacaksın.yeniden başlarken yanında kocaman bir aile olacak.yakınlığı yabancılardan öğrenecek,yakınlarında uygulayacaksın.seni seviyorum genç Kalben. tüm bunları yapmasaydın da severdim.
Tam olarak gece sahilde oturup dinlemelik şarkı
'Elimin üstünde mırıldayan kedi; istediğin sevgiyi biz de istiyoruz. Birinin göğsüne uzanmak ve şöyle demek: "burası evim."'
~Kalben, eski dünyanın yangını
#kalben
Madonna’nın aşkları
Akçay’daydık. Doya Doya’nın klibini çekmek için köklerime, köklerimize gelmiştik. Müzikle her gün yeniden meşgul olduğumuz, provaların ve fikirlerin sürekliliğini kaybetmediği; dinlenmenin koltukta battaniye altında uyuklamaya dönüştüğü tatlı sonbahar günleriydi. Kışın geleceğine şimdilik inanmıyordum.
Küçüklüğümden beri bir kız kardeşim olsun istemiştim. Bu istek bazen daha yoğunlaştığında, annemle babamı akşam yemeği sırasında sorguya çekerdim. Neden başka bir çocukları olmasındı? Benim kardeşim olmasın mıydı? Fiziksel gerçekler sebebiyle kardeşimin olmayacağını öğrendikten sonra hayatıma daha da yalnız devam ettiğimi hatırlıyorum. Tek çocuk kafasında, sevgili Özlem Tekin’ın dediği gibi “Bundan böyle hep yek hep tek başıma” bir hayat olacaktı bu. Aradan yıllar geçti. Kaldırım taşlarına bile öyle böyle şeyleri ispat etmek için uğraştığım yirmili yaşların sonunda her şeyin saçmalığını ispatlamaktan vazgeçmiştim. Bir oda bir salon bir evim vardı. Çok sevdiğim iki dostum İzmir’e taşınırken bana bırakmışlardı evlerini. İçinde birkaç parça eşya ile… Gerisi tamamlandı, günler aktılar ve bazı günler zordu.
İstanbul’a taşındığım yaz, bir kafede şarkı söylemeye başlamış, bu keyifli ek işi son birkaç yıldır fazlaca düzensiz aralıklarla devam ettirmeye çalışmış ve başarısız olmuştum. Yazarlık, hangi hale büründüğünden bağımsız, beni ve tüm zamanı ele geçiriyordu. Maddi seviyesi senelerdir sabitlenmiş olan maaşımdan hoşlanmıyor, bu şehirde yaşamadığımı hissederek rahatsızlanıyordum. Kimler yaşıyordu bu şehirde? Ömer Hayyam’a gidip bir fotoğraf makinesi almak vardı aklımda. Sirkeci’de o şefin açtığı mütevazi lokantada yemek yemek vardı. Eminönü’nde tül ve kumaş seçmek, incik boncuklara karışmak istiyordum. Akşamları yüzmek… Böylelikle yaşlandığımda belim ağrımayacak, rahmetli Suna Pekuysal’ın çektiği acılardan muaf olabilecektim. Uyandığımda çay demlemek istiyordum. Biraz oturmak, düşünmek. Bir çay içmek düşüncelerimle. Hayattan, insanlardan, hayvanlardan ve çiçeklerden bahseden yazılar yazmak istiyordum. Canım çektiğinde şarkı söylemek. Bu isteklerim yok olmaya yüz tutmuşlardı. Sabah ve akşam arasında ofisten kaçmak için sigara molalarını uzatırken buluyordum kendimi. Kendimi ofisin civarında, sabah dolmuşlarında, akşam otobüslerinde ve marketlerde bulamıyordum. Neredeydim acaba?
Galata’da bir evin salonunda şarkı söylerken evin kirasını düşünüyordum. Pahalı olmalıydı böyle bir ev. Deniz gören evler pahalı olurdu. Ezberlemiştim. Sonra hayat kontrolümden çıktı. Sakin olmaya karar verdiğim günlerdi. Fevri ve büyük hareketlerim beni de yormuş, umutsuzluğa sürüklenmeme yol açmışlardı. Arkadaşlarıma aniden iyi davranıyor, sonra uzun süre hiçbiri ile görüşmek istemiyordum. Sabah çok mutlu hissediyor, akşam şehirde kaybolmayı hayal ediyordum. Bazen kayboluyordum da. İstanbul insanı kaybediyordu. Öyle fazlaydık ki bir o kadar az hissetmemiz, içimizdeki çözülme ve rahatsızlanma pek doğaldı. Şaşırmıyorduk. Sıramızı çalanlara, maaşımızdan kesenlere, alınmayan izinlere, gidilmeyen tatillere, devamı olmayan aşklara tamamdık. Hepimiz bu şehre “Tamam” demeye gelmiştik. Tamam, ben de varım/yokum. Ve Çin nüfusu 2 milyara yaklaşıyordu. Evler, sokaklar daralıyor; dünya genişliyordu.
Bir şarkı, sonra bir şarkı daha… Ardı arkası kesilmeden şarkılar. Anlaşmazlıklar. Giden dostlar. Gelen dostlar. Albüm. Askerlik. Vatandaşlık. Yollar. Sayılar. Kültür merkezleri. Mektuplar. Eleştiriler. Kötü sözler. Güzel sözler. Eşim benzerim aşk. Kiralar. Faturalar. Reklamlar. Şiirler. İkilemler. Kararlar. Konserler. Fotoğraflar. Sevgi. Kabullenme. Fark etme. Toprağa özlem. Baba evine dönüş.
Akçay’daydık. Amcamlardan bisiklet almıştık. Geceydi. Arabanın bagajında oturan dünyanın en güzel insanıydı ve ona gülümseyerek bisiklet sürüyordum. Yavru bir köpek takıldı peşime bir ara. O denli sükunet, eminlik ve coşku vardı içimizde. Eve yorgun argın dönüp uyuduk. Sabah, seneler sonra tanıştığım kız kardeşimin odasında Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı eserine tesadüf ettim. İçimi heyecan kapladı. Kitaba iki kere başlamış, ellili sayfalarında bölünmüş ve devamını getirememiştim. Oturdum. Bitene kadar bırakmadım. Kitabın sonunda dehşet bir hüzne sürüklenmiştim. Kimi zaman Dostoyevski, Reşat Nuri Güntekin veyahut Baudrillard okurken edindiğim hüzünden de öte, yepyeni bir hüzün sardı aklımı. İnsanlıktan utandım. Haberler fenaydı. Savaş bitmiyordu. 4 yaşındaydım, savaş Edremit’teki evin salonunda bizimle oturuyordu. 30 yaşındaydım. Savaş, Akçay’da Sabahattin Ali ve benimle bu pembe beyaz genç kız odasında kendi olanla dünyamızın arasına duvar örüyordu.
Bunlardan bahsetme, der gibi baktı gözlerime. Daha güzel şeylerden bahsedelim. Bazen biz de iyi hissedebiliriz. Bu suçlulukla yaşamak neden?
Ama karakterler kavuşamıyorlar, dedim. Gülümsedi. Anlayışı derdimi hafifletti. İnsan, neticesinde, anlaşılmak ve derdiyle barışmak istiyordu. Utancıyla baş etmek zordu insan olmanın. Bir yerlerde her an süregelen mutsuzlukların, ölümlerin, fırsatsızlıkların, kayıpların var olduğunu bilirken suçluluk duymadan mutlu olmak/olamamak büyük dertti. Bencillikten utanıyor, bencilliklerimizi saklamaya çalıştığımız kibar kutularımızın içinde daralıyorduk. Keşke herkes içinden geçeni olduğu gibi, pat diye söyleyiverse, dedim. Çocukça omuz silkmediğim kaldı. Gıcık oluyordum insanlara. Sözü uzatanlara, bilmediği yolu tarif edenlere, sevmediği insana umut verenlere. Kimi zaman nefret ediyordum insanlardan. Çocuklara, kadınlara, erkeklere, insanlara böyle davrandıkları için nefret ediyordum herkesten. Kabalıktan, zulümden, ırzdan, ırktan, dinden, dilden, aileden, gelenekten, savaştan, barıştan… Birbirini var eden, ayakta tutan tüm bu karşıt fikirlerden ve duygulardan nefret ediyordum. İnsanın özüne dair çelişkilerini sistemlerine de birebir yansıtmış olduğunu fark etmek acı veriyordu. Eksiklerimiz, kusurlarımız, kültürel falsolarımız, bilgisizliğimiz, öğrenme yoksunluğumuz bireyselin ilerisinde sosyal, ekonomik ve politik olana da birebir dokunuyor, kamusal alanı da özel alanı olduğu kadar dönüştürüyordu. Evde karısına ve çocuğuna kötü davranan heteroseksüel bir erkeğin işvereni karşısında yumruğunu sıkarak olsa da sessiz kalması temelimizin ne kadar yaralı olduğunu gözler önüne seriyordu. İnsan birden fazla suratı kaldıramıyordu. Hayatın bu zamanında bir şeylerin hakkını vermek gerekiyordu. Bildiğim bu isimler, kavramlar; gördüklerim; deneyimlerim; bu kadar dayandığım ve inandığım “ben” zaten aşkına güvenmekten başka hiçbir çaresi olmayan, çaresizliğinde aşkıyla derdine derman bulacak gücü yeşerten, sessizlikle ruhu öğütülmüş, sözlerden seslere dökülmüş, saçından başından utanmaksızın sokaklarda özgür dolaşmış ve aşkına seslenmiş, naralar fırlatmış bir canan olmaya gelmemiş miydim aleme?
Herkes rahat olmaktan bahsediyordu. Rahat ol. Kendine güven. Eminsin. Tamam. Başlayabiliriz. Şimdi rahatız değil mi? Bu, rahat olmaya benziyor mu? Ben benzetiyorum da siz de benzetiyor musunuz? Tamam, tamam. Rahatım. Vallahi rahatım. Siz oturun isterseniz, ben ayakta rahatım. Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” eserinden bahsederken “Madonna’nın aşklarına da girerlerse…” gibi laflar eden kadının suratına bakıyordum ekrandan. Dev sarı bir surattı bu. Ekranın renk ayarlarıyla oynanmıştı. Pembelikler, sarılıklar ve mavilikler arasında Madonna’nın aşklarını düşündüm. Sean Penn, Guy Ritchie, Basquiat… Madonna’nın mülküne dönüşmemek imkansızdı. Madonna da bundan yoruluyordu belki bazı günler. Nil’in Madonna Olcakmış şarkısını dinlemeye başladım. “Madonna olcakmış, gülmeyin. Belki yarası var. Çok gülümsemiş, mutsuz olmamış. Belli şakası var.” Şarkı sözlerini ezberlediğim zamanların özleminde Nil’in sesine daldım. Kırılırken yeniden yükseliyor, insanı mest ediyordu. Tam rahatlıyorum, kadının sözleri geliyor aklıma: Madonna’nın aşkları… Kürk Mantolu Madonna eserinde bir Madonna var elbette ama bu sarı saçlı kadının düşündüğü gibi değil. Ekrandan uzaklaşıyorum. Zincir kitapçıların “en çok satan kitaplar” listesinde en yüksek sıralardaki azimli duruşunu koruyan Kürk Mantolu Madonna’yı düşünüyorum. Mavi siyah kapağını. Bize gülümseyen Sabahattin Ali’yi. Aslında bize hiç gülümsemeyen Sabahattin Ali’yi düşünüyorum. Çok sevdiğim bir yazar var dünyada. Ona saygısızlık edildiğini görmek içimi acıtıyor. Rahat edemiyorum ama rahatlamak istiyorum.
Sevdiğim için güldürdüm seni.
<3
küçük fa*büyük la
alkole paydos
limonlar taze
bir yaprak da nane
neyine yetmez, taze?
derdin ne kim bilir
kimse kalmadı diye midir
bu sıkıntılı günler
yemeseydin mis gibi gençleri
verdin hep dev gibi sözleri
canavar mısın be kadın?
canavar mısın be kadın?
canavar mısın be kadın?
kimsede yok mu tadın?
The What’s Underneath Project: Jacky O’Shaughnessy
24 Haziran gecesi Pixies konserine gitmeden önce 1 tane ıslak hamburger yiyeceğim. 1 şişe soda ve beyaz şarap karıştırıp içeceğim. Konserde 01:00'a kadar sürmesi halinde en sevdiğim arkadaşlarımı dahi umursamadan dans edeceğim. Düşünmeyeceğim, düşünmeyeceğim.
Vamos! Let's go! Gidiyoruz!
a poem
If only I could bite your teeth and kiss your smile.
Then, I would be able to die.
that explains life to me.
bring it down.
this is your life now.
Doğum Yeri
Evet, beni üzen bu. Sana acıdığımı düşünme sakın ancak senin için sevindiğimi de söyleyemem. Konuşabilseydik. Bir kere. Bir an. Konuşabilseydik, diyeceklerim saçmaydı. Zaten sarhoştum. Zaten dudaklarım birbirlerine kenetlenmiş bir sonsuz öpüşme içinde bencilce dövünüyorlardı. Birbirlerini yiyorlardı. Konuşamazdık zaten. Biliyorum ama konuşabilseydik, anlamsızca, geveleyerek, henüz konuşulmamış şeylerden… Onlar vardı. En azından bundan eminim.
<3
wall
Dilem S.