“Mevsimler gıyaben geçer, acının uyuşturan yanı da çekilirken hayatından, yağma edilene inat bir şeye tutunursun çaresiz. Tutunacaksın ki kalkabilesin ayağa ve sebat edilen yerden adımını atabilesin ileriye doğru. O, bedeli canla ödenmiş sözleri yepyeni cümlelerle birleştirebilesin. Devamını getiresin, söz yarım kalmasın diye. Sana dünya içinde dünya vermiş insana ayıp olmasın diye. Nice zaman sonra elime aldığım on bir yılıma tutundum. Kendi zeminime en sağlam taş ettiklerimi, getirip önünüze sundum. İşte buyum.”
Kitabın arka kapak yazısı...
“Bazen bir köşede sessizce büyür insan.”
“Oysa cesaret korkmamak değildir. Cesaret, korkuna rağmen devam etmektir. Yoksa, elbette hissedersin çemberin daralışını, bir şehrin açık hava hapishanesine dönüşmesini. Ama ihtimalini kabullenerek yaşayamayacağın şeyler de vardır. O ihtimali emeğin, ümidin, iyiliğin altına itiştiriverir, ancak gecenin zifirisinde hortlamasına müsaade edersin. Sabaha yeniden unutmak üzere. Anımsatıldığında kara mizaha vurmak üzere, çünkü ağlatan mutlulukların tersi gülünesi acılardır.”
Çekimleri İstanbul, Artvin ve Batum’da gerçekleştirilen film; çevirmen ve ressam Aram’ın, İkinci Dünya Savaşı döneminde, siyasi nedenlerle hayatını kurtarmak için İstanbul’dan kaçışını konu alıyor.
Karadeniz’de Sovyet-Gürcistan sınırındaki bir orman köyünde sıkışıp kalan Aram için bu kaçış, çocukluğuna dair kayıp bir zamanın izlerini aramaya dönüşüyor. Dönemin siyasi ve kültürel atmosferi içinde; aşk, zaman, ölüm, sürgünlük, yurt, sınırlar, özgürlük ve yüzleşme temaları, belleğin geri dönüşü olmayan karanlık koridorlarına açılan kapılar olarak beliriyor Rüzgarın Hatıraları’nda.
Yönetmen: Özcan Alper
Oyuncular: Onur Saylak, Sofya Khandemirova, Mustafa Uğurlu, Tuba Büyüküstün
Ülke: Türkiye, Almanya, Fransa, Gürcistan
Dağıtım: Bir Film
Yapım: Soner Alper, Ali Bayraktar, Mamuka Chikhradze, Guillaume de Seille, Michael Eckelt, Mustafa Oguz
Nisan’dan bu yana bir şeyler yazmıyor olmanın; sevgi ile, hüzün ile bir alakası yoktu. Yazıyor olmak ve es kaza düşünüyor olmanın yarattığı travmayı yaşamakla meşgul idim, idik; hayat gayesi.
Kendimi bir anda denizin üstünde, insanların arasında sıkışmış buldum. Çarprazımda dergi okuyan bir kadın, yanımda on beş dakikada bir telefonla konuşup, iyi olduğunu söyleyen, muhtemel ki İstanbul’a tedavi olmak için giden bir hasta, iki sıra önde ise siyah, topuz saçları, rengarenk pamuk tokasıyla müzik dinleyip, bomboş denizi izlerken görüyorum.
Elimde Melisa Kesmez’in kitabı, okumaya başlıyorum. Irgandı Köprüsü’nün altından geçen, Uludağ’ın buz gibi kışından kalma su gibi gidiyor kitap. Üçüncü bölüme geçiyorum, Şubat; tek cümle okuyup, sanki yıllar önce çok sevdiğim bir kadını kaybetmişim de, aniden kitapta karşıma çıkmış gibi şaşırıp, uzun uzun, cümleyi sindire sindire, tekrar tekrar okuyorum.
Yok, olmuyor. İkinci cümleye geçemiyorum bölümün. Beceremiyorum. Defalarca okuyup, defalarca ağlamak istiyorum ama yapamıyorum. Cümleyi okurken o kadar çok şey anımsıyor, hayalini kuruyor ve beynimin en ücra köşelerinde öyle şeyler kurguluyorum ki, kendimi durdurumaz duruma geliyorum. O esnada biri dürtüyor beni, “Şuradaki dağ mı, yoksa bulut mu?” diye soruyor. “Bilmiyorum, dağ olamaz galiba.” demekle yetinip, tekrar kitaba bakıyorum.
“Korkarım, biz de herkes gibi birbirimizin hayatından bir tuhaflık olarak geçip gideceğiz.”
Şiddetli bir müzik ve hatta Ezginin Günlüğü dinleme isteği doğuyor bende aniden, ama yapamıyorum. O cümleden kurtulmam için gereken kulaklığımın, aynı gün, üç sene aradan sonra bozulduğunu anımsıyorum. Sanki her şey, yıllar önce ayarlanmış gibi, elim kolum bağlı oturuyorum.
Aklımdakileri bir kenara bırakmak için, biriktirdiğim üç-beş kuruş paranın hesabını yapıyorum aklımdan. Kapadokya’ya gitsem yapraklar dallarından düşerken, bir hafta kadar kalıp, geri dönsem diye aklımdan geçiriyorum. Yeni bir yer görmek, kalbini de yenilemektir ya hani, kendimi bununla avutup, amaçsızca bir şeyler hayal ediyorum. Diyarbakır diyorum ya da İzmir belki. Kendi uçurumumu dahi belirleyemiyorum.
Gözlüğümü çıkartıp, gözlerimi kapatıyorum. Sonra iniyorum Deniz Otobüsü’nün kapısından. Aynı akşam turluyorum biraz. İnsanları izliyorum. Biri çıkıp, bana bu cümleyi okusun istiyorum, Barbaros Bulvarı’nda sürekli bu cümleyle bir aşağı bir yukarı dolaşıyorum. Daha kitaba yeni başlamış iken, en başında bununla karşılaştı isem, sonunda beni ne bekleyecekti? Bir kitap, nasıl oluyordu da, onca yıldır okuduğum kitaplarda bırakmadığı kadar bir iz bırakabiliyordu daha birkaç sayfasında?
Bir anda silkelenip, elimi aniden kaldırıp, bir taksi çeviriyorum. Takside Müslüm Gürses, hem de ölümünden sonra dinleyip, sevdiğim Affet çalıyor. Kitabı bitirdikten sonra aklıma takılıyor Müslüm Gürses. Sahi, Melisa bahsetmişti ondan. Bu kadar tesadüf, bu kadar beklemek… Ne kadar mümkündü? Şarkı biter bitmez, “Başa alıyorum, bi’ sıkıntı olmaz değil mi kardeşim?” dediğini duyuyorum taksicinin. “Yok abi.” diyorum, “Hatta mümkünse beni Taksim’e bırakana kadar hep çalsın.” diyorum. Uzamış, buğday gibi dümdüz saçlarını onaylar şekilde aşağı indirip, sigarasını yakıp, ilk önce ince bir of çekip, sonra da bana ikram ediyordu sigarasından. Bir şeyler anlatmak istediğini hissettiğim halde, hiçbir şey soramadan indim taksiden. Verdiğim paranın üstünü almadan çıktım, Odakule’ye doğru İstiklal Caddesi boyunca yürümeye başladım, daha Mis Sokağı’nın oraya gelmeden sıkıldım.
Mis Sokağı’nın oradaki büfenin oraya geçip, yolun başından birinin gelmesini bekledim, gelmedi. Geçtiğimiz kış, o buz gibi havada Karin Karakaşlı’yı bir arkadaşıyla görmüş, arkadaşı ile tam orada vedalaşmış, sonra da yoluna devam etmişti. Öyle çivilenmiştim ki olduğum yere, “Karin!” diye seslenemedim, kalabalığın arasına karışmasına engel olamadım. Sonra Karin’in o aklımdan çıkmayan, yine cümleyi okuduktan sonra öyle boş boş evimin duvarına baktığım ânı yaşadım;
“Tarih, takvim bahane. Neyi beklediğini unutacak kadar beklediğin ve sonunda bekleyecek bir şeyin olmadığını farkettiğin gece, en uzun gece. O bunu iliğinden biliyor. “
Tarih, 30 Haziran. Neyi beklediğimi bilmekten korkuyorum. İliğime kadar da hissediyorum.
İyi şeyler birdenbire olur, bu kadar bekletmez insanı
Sabahları yüzümü yıkarken, aynaya bakmam pek. Sanki günün büyüsünü bozuyormuş gibi gelir her defasında. Ne zaman ki havluyu elime alır, yüzümü kurulamaya başlarım, işte o zaman kendi yüzümün aldığı şeklin hayalini kurar, gülerim. Eskiden olsa, radyoya koşar, hemen açardım. Evin içerisinde bir ses olmayınca ya da sağa sola koşturan bir kedi… Halbuki daha haftalar öncesinde, ne güzel uyanırdım. Pardon, uyandırılırdım. Kedi tarafından uyandırılmanın en güzel yanı ne biliyor musunuz? Güne güzel başlıyor olmak. Sonrası umurumda değil, hayatınızın akışına göre saçma sapan veya olağan şeyleri zaten yaşıyoruz. Ama o uyandıktan sonraki ilk beş dakika, bana hep küçüklüğümü hatırlatırdı.
“Diğer öğünleri bilmem ama… Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi var.”
İlkokul zamanlarımda, sabahçı olduğum dönemlerde, annem sabah erken kalkıp, ekmek kızartıp, yumurta kırıp, kahvaltıyı hazırlardı. İtiraf etmem gerekirse, ortaokulun sonuna kadar hep annem, eliyle yaptırdı kahvaltısını. O istemese de, ben zorluyordum. Belki tereyağın üzerine çilek reçelini sürdüğünde, “Aç bakalım ağzını, uçak geliyooo…” demiyordu ama, onun sevincini yaşatıyordu, çocuk olmanın sevincini.
Lise de dahil, bütün okul hayatım boyunca, öğretmenlerim tarafından tek bir öğrenci koluna(galiba artık ona kulüp deniyor) seçiliyordum; Kütüphane. Ama ne yazık ki, okulumuzda bir kütüphane yoktu o sıralar. Bizim tek kütüphanemiz, öğretmenimizin oturduğu masanın arkasındaki dolap idi. Her öğrenci bir kitap alırdı, ama en çok öğretmenlerimiz alırdı. İşte o sıralarda tanıştım Orhan Veli, Cemal Süreya, Turgut Uyar ile. Her gün, üçüncü tenefüs saatinde, beslenmelerimizi masanın üzerine çıkartıp, yemeklerimizi yedikten sonra, on dakika da olsa kitap okurduk. Hoş, kitap okuma saatlerimiz, hep altıncı dersin, yani son dersin, yine son yirmi dakikası olurdu. Belki eğer Zehra Hocam olur da bir gün bu satırları okursa, “Orhan Veli’nin kitaplarını kim aldı arkadaşlar?” diye sorduğunda, benim hep camdan dışarı baktığımı bilir idi. Eğer kitapları benim aldığımı bilmiyorsa da öğrenmiş oldu. Evet, ben kitap hırsızı idim çocukken. Ama sadece üç kitap çalmıştım. Çocukluğumu burada bırakıp, biraz şiir dinleyelim, okuyalım.
O zamanlar internetimiz olmadığı için ve tek bilgisayar da öğretmenler odasında olduğu için, Orhan Veli’nin yüzünü merak ettiğim halde, hiç görememiştim. Öğretmenime sormuş, o da Sait Faik’in şu sözlerini bana aynen defterime yazdırmıştı;
“İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse- ergenlik bozuğu bir yüz: işte görünüşte Orhan Veli.”
Trençkot ne demekti? Veya müselles? Bunların da anlamlarını yazdırmıştı tabii ki. Ve hep, kitaplarını okurken, böyle bir yüz yaratmaya başladım kendi kendime. Ve sonra da şiirlerini okumaya başladım.
Sonra aklıma bir anda Müşfik(Kenter) ağabey geldi. O dönemler ağabeydi, ölmeden çok az önce amca. Ama en çok, bir ağabeydi. Hiç, tanımadığım bir ağabeyimdi. Filmlerini mi anlatsam, oynadığı tiyatro oyunlarını mı, Yıldız Kenter’i mi, yoksa bir şiir delisi olduğunu mu? Bir defasında, sigara içerken Müşfik ağabeye, “Yahu çok sigara içiyorsun, azalt şu mereti.” derdi Yıldız Kenter. Ama o, ölümünün son 25 senesinde, hiç sigara kullanmadı. Biz, sigara kullananlara hep şu söylenir; “Kanser olacaksın.” Yani? Evet. Kanser olacağım e çünkü sigara içiyorum. Yani aslında, nasıl öleceğimi, biliyorum.
Müşfik ağabeyden, hani o çok korktuğum sessizlik üzerine;
Orhan Veli bir yana, bizler karşı cinsi, nasıl seveceğimizi Turgut, Cemal, Ece ağabeylerden öğrendik.
Cemal(Süreya) ağabey, bir kadını nasıl seveceğimizi, ama her şeyiyle nasıl seveceğimizi öğretti bizlere.
Cemal ağabeye bir gün, “Niçin yazıyorsunuz?” sorusu üzerine çok da güzel bir cevap vermişti;
“Niçin mi yazıyorum? Şiirimi mi soruyorsunuz? Çok kazık soru: karşılık vermek çok güç benim için. Bugünümü alırsak, o kadar değil belki. Bugün, alışmışım, öteden beri yazdığım için de yazıyorum. Ama başta, ortada? Niçin yazdığımı kolay anlatamam. Kendim de pek anlamış değilim çünkü.
Bir düşünce adamı için düşüncelerini yazarak ortaya koymak söz konusudur. Yazı onun için, düşüncenin doğrudan kalıbı, üstüne tam oturmuş giysisidir. Ama, özgül tanımıyla, yazmak başka bir olay.
Pasternak’a sormuşlardı: “Bizi doğruya götür!” şöyle karşılık vermişti: “Benim işim rüzgarın ağaç yapraklarında yarattığı hışırtıdan öte bir şey değil.”
Tam anımsayamıyorum ama, öyle bir söz söylemişti Pasternak. Yazmak da öyle bir şey olmasın?
Yazmak bana her zaman çok zor gelmiştir. Daha ilkokulda, ortaokulda adım “üstad”dı. Şanslarım oldu. Ama, bugün, daha önce de belirttiğim gibi, elli yaşı çoktan dönmüş biri olarak neye yetenekli olduğumu hala çözebilmiş değilim.
Yazacaksın diye dürtüldüm de sanki. Öyle dediler. Sanki dediler. Öyle de dediler, sanki de dediler.
Bunun dışında sanırım, kendim nasılsam, yazma deneyim de öyle olmuş. Kimi zaman, özellikle düz yazıda, düşüncemi ortaya koyma, çevremdekileri değerlendirme, sözü alma tavrı öne Geçmiş. Okuduklarımdan o türlü de yararlanmadan edemeyen bir adam var onlarda. Kimi zaman da düşüncesini yazdıklarıyla birlikte çaprazlı pırtı halinde eynine giymiş bir adam.
Sanırım, ikincisiyim ben. Yazma edimimde bir av, bir başarı isteği, bir görünme tutkusu yok gibi geliyor bana. Varsa da, farkında değilim. Yazmayı bırakabilir miyim? Rahatça evet.”
Kendimi bazen ağaca benzetiyorum. Sonbahar da döküyoruz ya yaprakları hani, boğulup kalıyoruz bütün kış. Bizim yaşamımız da böyle. Hep sonbahar. Ama acı sonbahar.
Ne diyorduk? Cemal ağabey diyorduk. Kadınlar diyorduk… E biz susalım, Cemal ağabey’in dizeleriyle Hakan konuşsun.
Daha konuşacak çok şair, paylaşacak çok dize, unutulacak ama sonra tekrar, tekrar ve tekrar hatırlanacak çok anılar ve sevecek çok kadın ile kediler var.
Artık buraya film dışında başka bir şey yazmamak en doğrusu. Yahu biri de çıkıp desin ki, “Bize ne senden, okuduklarından, film öner, kâfi…”
Denemelerin son yazısını, Ali Teoman ile bitirelim, hem de bir kitap önerisi olsun, Eşikte;
“Yaşam bir tiyatro sahnesi, yaşam bir oyun, yaşam bir senaryo, yaşam bir öykü, yaşam bir düş, ne yaparsak yapalım bizden kaçan, parmaklarımızın arasından kayıp giden, rüzgârın oradan oraya savurduğu ufak kağıt parçacıkları…”
Satırları yazarken, şiirleri dinlemekten çok, aşağıdaki şarkıyı dinledim, siz de dinleyin istedim. Bana verdiği duygu umut, size de ümit olsun…
Öyle bir geçerdik ki kaldırımları, sanki bu düşenler biz değiliz
Şu kısacık ömrümde, bir şeyler yaşayamamış olmanın verdiği burukluğu yaşıyorum uzun süredir. Aşk, tutku ve saygının bütün koşullarını yaşamış insanlarına inat, hiçbir şey yaşamadan bugüne gelmeyi başarmış, somut nesnelerden medet uman, ufacık bir insan olmayı başarıyorum bu sıralar. Aylardır evden çıkmıyor, kitap kahramanı olup, filanca dizi/filmi izledikten sonra etkisinde kalıyor ve günümü böyle geçiriyorum. Sabah 5-6 gibi uyuyor, öğleden sonra uyanıp, daha kahvaltı yapmadan rapor hazırlıyordum. E, para kazanmadan nasıl film izleyip, kitap okuyacağız?
2002’de belki çok küçük idim. Ama anneme aşık olduğum için, aşkın ne demek olduğunu kestirebiliyordum. Turgut Uyarları, Cemal Süreyaları ve hatta Nazım’ı ilk Yeditepe İstanbul’da görüp, okuyup, tanıyor olacaktım. Kendimden bahsettim hep, ama bir dizi sayesinde olgunlaşma çağına çok erken girip, ergenliğimi dahi yaşadığımı bilmeden kitaplar arasında kaybolup geldim bugünlere Yusuf ve Ali ile…
Diziyi konuşmak, anlamak ve en çok da yaşamak inanılmaz bir haz oldu benim için. Bu satırları yazarken de bir yandan çay içip, diğer yandan Yeni Türkü dinleyerek bir yandan acılarımı, anılarımı hafifletiyor, diğer yandan da özlemin, tutkunun direnişini ortaya koymaya çalışıyorum.
“Bizler, hayatın mâkul çocuklarıyız, aşk hariç.”
Eğer yazmağa(Bilge Karasu okumuş olan var ise, y’yi neden kullanmadığımı anlayacaklardır) başlarsam, bitiremiyorum bir türlü. O kadar çok yazıyorum ki, bir demlik çayım bitiyor, ardından diğerini demlemek zorunda kalıyorum. (-ki bir insan yazıyorsa, neden kısa tutsun ve bitirmeye çalışsın, öyle değil mi?)
Fark ettiniz mi? Hâlâ diziye gelemedim bir türlü. İstanbul’a yerleştiğim zaman diliminde, her gün Balat’ın önünden geçsem dahi, hiç gitmedim oraya, Havva anamın evinin çevresinden geçemedim hiç. Bir yerlere gitmek, en çok da bir mekânı görmek istediğiniz zaman, elinize bir fırsat geçtiğinde koşa koşa gider ya bazıları, ben gidemedim. Çünkü yeni yerleri görmek için, omzunda ağlayacak bir bedenden çok, bir ruha ihtiyacı vardı insanın. Sokaklarında umutlu bir şekilde dolaşıp, fotoğraflar çekmeyi kim istemezdi ki? İsterdi. Severdi. Yaşardı.
“Bir acı telaffuz edilemiyorsa, melodiye dönüşür.”
Bursa’da, ufak bir mahallede büyüdüm. Tıpkı Yeditepe İstanbul’daki bir mahalle gibi. Ufacık bir bakkalımız dışında hiçbir şey yok idi. Çocukluğumuzu salçalı ekmekler ile geçirdik, herkes kadar. Çeşmelerden su içerek, gece yarısı saklambaçlar oynayıp, akşam ezanında evlerimize girdik hep. “Sokağın hayatında alçak gönüllü bir parantez açılmış, kimin umurunda?”
Aman, beni çok dinlediniz, halbuki neler yazacaktım daha. Artık diziden konuşmanın vaktidir.
“Hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer. Yersen.”
Şu kadar satırları yazdıktan sonra, artık biraz da ben susayım, dizi kendi konuşsun istedim. Hadi gelin, biraz beraber sevelim.
Sorun nerede? Yıllar boyunca sorduk hep kendimize. Kalbimizde mi, yoksa beynimizde mi? Çok da imkansız olmasa gerek sevdiğiniz bir kadın/erkek ile bomboş sokakları dolaşmak. İşte o zaman yalnızca kalp kalır, saygı kalır ve hatta bir bakarsın, aşk kalır.
Yeditepe İstanbul’un bana öğrettiği o kadar çok şey var ki… Anlatmak için Yusuf gibi roman yazmam gerekir. Kimi anlatsam ki? Ömer’i mi, Havva anayı mı? Aynı kadına tutulan Yusuf ve Ali’yi mi?
Belki biraz Önem’den bahsederiz. Hangimiz korkmadı ki Önem’in korktuğu gibi hayattan? Veya Ferhan’dan mı bahsetsek biraz, hani onun Nilgün’e olan aşkından. Sabri ağabeyi unutabilir miyiz? Hayır. Kesinlikle hayır.
Aşk konuşsak, buradan Balat’a kadar yürüyerek konuşmak zorunda kalırız. Balat’ı görmek, kalbimi görmek gibi sanki. Bu yüzdendir korkum. Bu yüzdendir anlatamam, konuşamam pek. En iyisi konuşanları dinleyelim yine.
Bizlerin de yüreğindeki pusulası durmuş, kilitlenmiş şu ekranın başında. Saat 6’ya geliyor. Yemek yapıp, yine çay demlemem gerekecek.
Şiir yazıp ya da sevdiğiniz birinin yüzünü gördükten sonra içiniz garip olur ya hani. Ya da görmeseniz de olur. Hem özlem olur hem de eziyet. Hoş, o eziyeti öpüp başıma koyarım ya, neyse.
Önem dedik. Önem ve Doğan. O kadar güzeller ki. Saf aşkı o kadar güzel tanımlıyorlar ki… Diziden çok fazla kesit koymuyorum ki, belki sevginiz acıdığında açar izlersiniz diye. Ama Doğan ve Önem’in aşkını en güzel anlatan şey, galiba bu diyalogları ile yazıyı bitireyim, yoksa çok ağlarız daha;