Suudi Arabistan vatandaşı. Yaygın kanının aksine Kaşıkçı’nın ABD pasaportu bulunmuyordu.
Nerede yaşıyordu?
Eleştirel tutumu nedeniyle Suudi basınında yazmasına izin verilmeyen Kaşıkçı 2017’de ABD’ye taşınmıştı ve Virginia’da yaşıyordu.
Kaç yaşındaydı?
60 yaşındaydı
Ne iş yapıyordu?
1980’lerde Usame bin Ladin’le röportaj yapmış, karışık ilişkilere sahip bir gazeteciydi. 24 yıl boyunca Suudi Arabistan gizli servisini yöneten Prens Turki bin Faysal’ın Washington Büyükelçisi olduğu dönemde danışmanlığını yaptı. Son olarak Washington Post’ta özellikle veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ı eleştiren “fikir” yazıları yazıyordu.
Hayat sokakta mı akıyor, Instagram timeline'ında mı?
Bu tatilin ardından şundan eminim, büyük şehir insanı Instagram için tatil yapıyor. Gideceği mekanı, giyeceği kıyafeti çekileceği ve paylaşacağı fotoğrafa yönelik seçiyor. Artık bir ülkenin, şehrin, semtin, restoranın ve barın ''gidilebilirliği'' ''buradan kaç havalı Instagram post'u çıkar'' sorusu üzerinden yanıtlanıyor. Bir paylaşımın aldığı like, tatilcinin ruh halini etkiliyor. İyi görünmeliyiz; sadece kendimiz, birlikte olduğumuz veya rastlayacağımız kişiler için değil, takipçilerimiz için de…
Her şeyin iyi göründüğü bir post veya birkaç story'nin önemi büyük. Çünkü ilişkiler, tanışmalar Instagram'da başlıyor, orada bitiyor. Instagram'ın yaşamımızdaki belirleyiciliği Facebook veya Twitter'ın hayatlarımıza etkisinden kat be kat daha çok. Hiçbir platformda bu kadar çok kendimizden ''paylaş''mamıştık.
Zannediyorum ki, Instagram'da olmamak çok büyük bir karnavalı kaçırmak demek, Instagram'da olmak ise bu uygulamanın tüm hayatınızı ele geçirmesi anlamına geliyor. En ilkel güdülerimizi dışa vurmanın aracı haline gelen ve bunu normalleştiren mobil uygulama sayesinde veya yüzünden takipçilerimiz ve takip ettiklerimizle 7 / 24 birlikteyiz. Instagram hesaplarımız için CV'miz veya kartvizitimizden daha çok emek harcıyoruz.
Seni takip etmiyorsam neredeyse benim için yoksun. Takip etmeyip de ara sıra profiline bakmıyorsam hiç yoksun. 15 yıldır görmediğim ilkokul arkadaşımsa Instagram'da takip ettiğim için hayatımın içinde.
Tatilinizin yüzde kaçını Instagram'da harcadınız? Hayat sokakta mı akıyor, yoksa Instagram timeline'ında mı? Hangisi gerçek, hangisi hakikat?
ABD'de Donald Trump dönemi başladı. Trump, devir teslim töreninde yaptığı konuşmada radikal İslam'ın ''kökünü kazıyacaklarını'' öne sürdü. Peki, yeni dönemde dört yıl boyunca Ortadoğu'yu şekillendirecek kadrolar kimdir? Bu isimlerin Rusya, NATO ve İslam ile ilgili görüşleri neler?
Mike Flynn: Ulusal Güvenlik Danışmanı
Trump yönetiminin en şahin isimlerinden ilki, yeni dönemde ulusal güvenlik danışmanlığı görevini yürütecek olan Korgeneral Mike Flynn. Flynn, Obama yönetiminin IŞİD'in ortaya çıkmasını sağladığını ima etmişti. Müslümanlara karşı korku duyulmasını mantıklı bulan Flynn, İslam'ı bir dinden çok ideoloji ve kansere benzetmişti. İran'a karşı daha agresif olunması düşüncesinde olan korgeneral, Fethullah Gülen'in Türkiye'ye iade edilmesini savunuyor. Yeni dönemin ulusal güvenlik danışmanına göre ABD, IŞİD'e karşı olan savaşta Rusya ile daha yakın işbirliğine girmeli.
James Mattis: Savunma Bakanı
1. Körfez Savaşı, Irak Savaşı ve Afganistan'da önemli görevlerde bulunan General James Mattis, sıkı bir NATO destekçisi. Kısa vadede ABD'ye yönelik en büyük tehdidin Rusya'dan gelebileceğine inanan Mattis'e göre Putin'in en büyük hedefi NATO'nun çözülmesi. General, yine de ABD'nin Rusya ile ilişkilerini sürdürmesi gerektiği kanaatinde. İran'ı Ortadoğu'da denge ve barışın önündeki en büyük tehdit olan gören Mattis, nükleer anlaşmanın iptalini ise savunmuyor. Yeni dönemde savunma bakanlığı görevini yürütecek olan general 2015'te yaptığı bir konuşmada Sisi'nin Mısır en için en iyi opsiyon olduğunu açıklamıştı.
Rex Tillerson: Muhtemel Dışişleri Bakanı
Tillerson, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yakın ilişkileri nedeniyle en çok tepki çeken isim oldu. Tillerson ayrıca daha önce askeri veya bürokratik hiçbir görev almamış nedeniyle eleştiriliyor. Exxon şirketinin eski CEO'su halen dışişleri bakanlığına atanmış değil. Tillerson'a göre Ortadoğu'da en büyük öncelik IŞİD'i yenmek. Bunun için de Rusya ile işbirliğini savunuyor. Ona göre ABD'nin Rusya'nın hedef ve hırsları ile ilgili açık bir diyalog kurması gerekiyor.
Mike Pompeo: Muhtemel CIA Direktörü
Şu an Temsilciler Meclisi'nde bulunan Mike Pompeo, Cumhuriyetçi Parti'nin radikal kanadı Çay Partisi'nden. İran nükleer anlaşmasına karşı olduğunu açıklayan Pompeo, henüz CIA direktörlüğüne atanmış değil. Pompeo, ‘Rus yayılmacılığı’ndan ve Lübnan Hizbullah'ının 'şeytanca eylemleri'nden rahatsız. Ayrıca Suriye rejimine karşı güç kullanılması gerektiğini savunmuş bir isim.
Daniel Coats: Muhtemel Ulusal İstihbarat Direktörü
10 yıl boyunca senatörlük yapan Coats, NATO'nun güçlü bir destekçisi. Coats, Rus birlikleri Kırım'ı işgal ettiğinde Obama yönetiminin Rusya'ya dönük yaptırımları artırması gerektiğini söylemişti.
Koç Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Somer, ABD'de Donald Trump'ın başkan seçilmesiyle etkisini iyice gösteren otoriterleşme dalgasını, 19'uncu yüzyıl sonu ve iki dünya savaşı arası döneme benzetiyor. Ona göre, tarih doğru okunursa çıkış yolları var.
Donald Trump'ın ABD başkanlığına seçilmesine nasıl tepki verdiniz?
İlk anda ''Dünyayı daha iyi anlamak için daha çok çaba sarf etmemiz gerekiyor'' diye düşündüm.
Birçok siyaset bilimci Trump'ın başkan olabilmesini Demokratlar’ın Bernie Sanders yerine Hillary Clinton'ı aday göstermesiyle açıklıyor. Katılır mısınız?
Bunun Sanders veya Clinton meselesi olmadığını düşünüyorum. Bir ihtimal, sağcı popülist söyleme karşı solcu popülist söylem daha başarılı olabilirdi. Sanders'ın, Clinton'a göre bazı dezavatantajları ve avantajları vardı. Sanders'ın adaylığı ABD toplumu için daha kutuplaştırıcı olabilirdi. Ancak Sanders'ın en büyük avantajı aynı Trump gibi, Amerikalılara radikal değişiklik talebinde bulunmasıydı.
Trump'ın seçilmesinin ardından Fransa'da aşırı sağın temsilcisi Ulusal Cephe'nin lideri Marine Le Pen, ''Onların dünyası yıkılıyor. Bizimki kuruluyor'' dedi. Bu söz ne anlama geliyor?
Kendilerini konumlandırdıklarını gösteriyor. Öncelikle Trump'ın seçilmesinden pay çıkartan siyasal aktörlere baktığımız zaman devamlılık görüyoruz. Bana göre bir lider, Trump'ın seçilmesine çok sevinse bile bunu gösterirken dikkatli olmasında fayda var.
“OTOKRASİ SONUÇTUR”
Bundan sonra çoğulcu demokrasi, çok kültürlülük, ifade özgürlüğü gibi kavramların yerini otokrasi mi alacak? Böyle bir yargıya varmak için acele mi etmiş oluruz?
Endişelenmekte haklıyız. Ama bu yargıya varmak için aceleye etmiş oluruz. Otokrasiyi bir sonuç olarak görmek lazım. İki noktayı vurgulamak gerekli. Bu dünya görüşü sadece 1990'larda küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla oluşan dünya düzenine değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzenin temsil ettiklerine de karşı. Fakat içinin şu an oldukça muğlak ve boş olduğunu görmek gerekiyor. Çünkü kendisini daha çok karşıtlık üzerinden konumlandırıyor.
İkinci nokta nedir?
Şu an yaşadıklarımız 19'uncu yüzyıl sonu küreselleşme dönemine ve iki dünya savaşı arasında yaşadıklarımıza çok benziyor. O zaman da demokratikleşme çabaları, projeleri başarısızlığa uğramıştı. Otoriter rejimler ortaya çıkmıştı. O dönemde de sosyal demokrat, liberal görüşlere karşı çıkmış popülist söylemlerin en baştan belirgin siyasal projeleri yoktu. Ancak popülist söylemlere karşı demokratik kurumları korumak isteyen grup ve aktörler kendi bölünmüşlüklerini aşıp, ortak stratejiler geliştiremediler. Korumaya çalıştıkları kurumların neden halkın çıkarına olduğunu kitlelere anlatamadılar. Kurumlar elit projesi olarak kalınca halka mal olamadı. Ve bugün de olduğu gibi karizmatik liderler çıkaramadılar.
“KİTLELER OTORİTER YÖNETİM ARAYIŞINDA DEĞİL”
Bu tip durumlara demokratlar ve liberaller nasıl bir yanıt vermeli?
Öncelikle bu içi boş hareketleri destekleyen kitlelerin bunu, otoriter siyaset arayışıyla desteklediklerini zannetmemeliyiz. Trump'ın seçim mitinglerindeki ırkçı ve homofobik söylemleri görüyoruz. Bunlar var. Ama o hareketleri destekleyen milyonların hepsinin ırkçı olduğunu, otoriter yönetim aradıklarını düşünmemek gerekiyor. Otoriter rejimler halk istediği için gelmiyor. Ancak eğer karşılarındaki siyasal hareketler başarısız olur ve meydan bu hareketlerin liderlerine kalırsa, onlar o kitlelerin başka korkularını veya ihtiyaçlarını kullanarak otoriter rejimler oluşturuyorlar. Kitlelerin istekleriyle otoriterlik isteyen küçük ama örgütlü çıkar gruplarının ve liderlerinin arzuladıkları aynı şeyler değil.
Brexit ve ABD seçimleri gibi sonuçlara bakarak geniş kitlelerin demokratik kurumlara ve söylemlere sahip çıkmadığı sonucuna varabilir miyiz?
Bu kurumları ve söylemleri korumak isteyenlerin birleşmesi ve kitlelerle daha iyi iletişim kurması gerekiyor. Bardağın dolu ve boş tarafını görmek gerekiyor. Bir tek Amerika veya Türkiye yok. Toplumların yarısının bazı değerlere sahip çıktığını görüyoruz. Yeni orta sınıflar var ve dünyaya farklı bakıyorlar. Herkesin ilerlemeci anlayışa aynı oranda dahil olmasını sağlayacak projeler üretememiş durumdayız. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı farklı tepkiler de bunun örneği. Trump'a verilen desteği sadece küreselleşmeden faydalanamayanlar ve bundan zarar görenler olarak açıklayamayız. Trump'ın kitlesine bakıldığında işini kaybeden veya kaybetmekten korkan mavi yakalılar olduğu kadar küreselleşmeden faydalanmış orta kesim tüketiciler de var. Ama onların da değerler alanında rahatsızlıkları var. Türdeşlik arayışı, alışılan hayat tarzını sürdürme ile çeşitlilik arayışında olanlar, bu çeşitliliğe uyum sağlayamayanlar ile kucaklamak isteyenler arasında ayrım ortaya çıkıyor.
Hemen her ülkede bu değer ayrımının metropoller, kıyı şeritleri ile taşra ve iç kesimlerde başka sonuç ortaya çıkardığını görüyoruz. Bu, nasıl açıklanabilir?
Demokratikleşme çabalarının çok büyük kesimler üzerinde başarılı olduğunu da görüyoruz. Türkiye'ye bakalım. Gezi hareketlerinin bazı bölümlerine baktığımızda, Türkiye'de 20 sene önce göremeyeceğimiz kadar hayata farklı bakan, çeşitliliğe saygılı, çoğulculuk arayışında olan, siyaseti mizah yoluyla yapmaya çalışan insanlar vardı. Demek ki bunu gelişme olarak görebiliriz. Ama bu, toplumun tümü için geçerli değil. Geri kalanı da anlamak gerekiyor. Zor olan da bu. İnsan hakları, demokrasi o insanların hayatında nereye oturuyor veya oturabilir? Çocuk evlilikleri meselesinde farklı kesimleri bir araya getiren tepkiler verilebildiğini ve etkili olabildiğini gördük. Laiklik, azınlık hakları gibi soyut kavramlar bu tür somut sorunlar üzerinden anlatılınca kitleselleşebilir.
KAPİTALİZM-DEMOKRASİ EVLİLİĞİNDE ÇATIRDAMA
Sosyal devletin başarısızlığı tam burada mı?
Bu kesinlikle kapitalizm-demokrasi evliliğindeki bir çatırdamaya işaret ediyor. Sosyal devlet projesinin de kendi içerisinde çürümesi söz konusu. Dünya genelinde gerçekten başarılı sosyal devlet projelerinden söz edemeyiz. Kendilerini sosyal demokrat ideolojiye ait gören insanlar ideolojilerini yenilemekte başarısız oldular. Yeni projeler üretilmesi gerekiyor. Ancak iki taraf da bunda başarısız. Trump tarafının tepki duyduklarının yerine ne getirecekleri belli değil. Var olana sahip çıkma konumunda olanlar ise statükocu olmayı kendilerine yedirmeyecek olan kesimler. Çeşitliliğe saygı, çoğulculuk gibi değerleri savunuyorlar. Ama işin politik ekonomisine geldiğimizde onlar da dünyaya çok yeni projeler sunamıyorlar.
Önce Brexit, ardından Trump'ın başkanlığı, yarın belki Marine Le Pen... Sandıklardan bu tip isimler çıkmaya devam ederse bir süre sonra akademide, düşünen çevrelerde 'demokrasi karşıtlığı' yayılır mı?
Büyük ihtimalle... Şimdiden başladı bile. Demokrasi şüpheciliği yanında uluslararası işbirliğine kuşkuyla bakmak, ulusalcı çözümler aramak eğilimi var tüm bu liderlerde. Önce kendi çıkarlarımızı koruyalım kalemizi sağlamlaştıralım diyorlar ve bu da insanların güvenlik duygusuna hitap ediyor. Tıpkı 19'uncu yüzyıl sonu ve iki dünya savaşı arası dönemdeki gibi... Demokrasinin değişik tanımları var. Ve çoğunlukçu demokrasi tanımı giderek önem kazanıyor. Ya liberal demokrasiler korunabilecek ya da entelektüel dünyada demokrasi şüphesi işlenmeye başlayacak.
''New York Times'ın birçok okuru gibi ben de yaşadığımız ülkeyi tamamiyle anlayamadım. Amerikalıların büyük çoğunluğunun demokratik normlar ve hukukun egemenliğine değer verdiğini zannediyorduk. Yanıldık.''
NY Times'ın 'Tanrı' yazarı Paul Krugman, Trump'ın seçileceği belli olur olmaz bu yorumu yaptı. Hatta, ''ABD başarısız bir devlet ve toplum mu? Bu hakikaten mümkün görünüyor'' yargısında bulundu.
Peki, nasıl oldu da başkent Washington ve New York'ta yaşayan elitler bu kadar yanılabildi? Bunun için yine NY Times'ın başkanlık seçimi tahminlerine bakmak yeterli:
Yine 19 Ekim'de NY Times, neredeyse seçimin kazananı ilan etmişti.
Sonucun bu denli tahmin edilememesi bir yandan ana akım medyanın manipülasyonuna, öte yandan metropol insanlarının 'Derin Amerika'yı anlayamamasına bağlı.
Dün seçim sonuçlarının açıklanmasına saatler kala Philadelphia'da yaşayan deneyimli gazeteci Zeynep Atikkan, ''Oturduğu yerden ahkam kesenler Trump olayına şaşırıyor. Burnunu NYC ve Washington'dan çıkaranlar için Trump olayı sürpriz değil süreç bitmedi'' tweet'ini atmıştı.
İyi eğitimli, temel hak ve özgürlükleri içselleştirmiş kişiler için Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump'ın ABD başkanı olabilmesi ihtimali bile korkutucuydu.
Trump, ilkokuldan bildiğimiz haylaz çocuklara benziyordu. Engelli bir gazeteciyle dalga geçen, Müslümanlara, Latin Amerikalılara ve kadınlara yönelik ayrımcı sözler söyleyen biri ABD başkanı olamazdı. Başkan olmaması durumunda seçimleri tanımayabileceğini ima eden biri 'demokrasinin beşiği'nde en değerli koltuğa oturamazdı. Niye? Çünkü Amerikan halkı demokrasiyi içselleştirmişti. Oysa güçler ayrılığı, ifade özgürlüğü, mültikültüralizmin geniş halk kitlelerinde karşılığı yoktu. ABD'nin meşhur 'melting pot'u (aynı potada erime) artık çok uzak bir hayal.
Velhasıl Trump başkan seçildi. ABD'deki beyazların büyük çoğunluğunun oyunu alarak… Ve sadece eğitimsiz halkın, Ku Klux Klan sempatizanlarının desteğini alarak değil, her seviyeden Beyaz Anglo-Sakson Protestan'ın oyunu alarak…
TARİHİN BAŞLANGICI
Ta 1992 yılında Neo-Muhafazakar Francis Fukuyama 'liberal demokrasi'yi 'tarihin sonu' ilan etmişti. Bugün gelinen noktada herkesin şapkasını önüne koyması, 'demokrat'ların nasıl olup da Hillary Clinton'dan daha iyi aday çıkaramadıklarını sorgulaması gerekiyor. Geç olmadan…
Çünkü gelecekte olacakları tahmin etmek güç değil. Donald Trump'ı ilk tebrik edenler arasında Fransız Ulusal Cephesi'nin lideri Marine Le Pen olması önemli bir gösterge. Brexit şokunu henüz atlamayan Avrupa'nın Fransa Başkanlık seçimlerinde yaşanabilecek Le Pen 'şok'unun altında kalmaması için hiç sebep yok.
Dünya artık tamamen güvensiz mi? Türkiye'de yaşanan terör olayları dünyada neden Paris saldırıları kadar tepki yaratmıyor? İslami cihat ve terörü, önemli İslam-Ortadoğu uzmanlarından Fransız profesör Gilles Kepel ile masaya yatırdık.
İstanbul, Paris, Brüksel, Pakistan, Ankara… Terör her yerde. Dünya artık tamamen güvensiz mi?
Her durumda, terörizm Ortadoğu topraklarıyla sınırlı kalmayacak. Bugün kesin olan bir şey varsa o da terörün Batı’da da kendini gösterecek kapasitede olduğu. Ama asıl soru, toplumların ters yüz olup olmayacağı. Cihatçılar daha önce bu mücadele alanında ilerlemediler ve bu, gelecek yılların en büyük bahsi olacak. Öte yandan ilginç bir biçimde, bölgede terör riskinin en az olduğu ülke İran. Cihatçı terörizmin kaynağını radikal Sünni Müslümanlardan aldığını biliyoruz. İran da Şii bir ülke. İran’ın Türkiye, Suriye ve Irak gibi ülkelerden farkı, Kürt sorununun şiddetle ilişkisinin olmaması.
Mart ayında Ankara’daki terörist eylemden sonra bir gazeteci (Abdülkadir Selvi) “Terörle yaşamaya alışmalıyız” dedi. Bu söze katılır mısınız?
Hayır, terörle yaşamayı öğrenmemiz gerekmiyor. Amaç, terörü ortadan kaldırmak olmalı. Bunun için bir yandan etkili güvenlik ve zapt etme politikası yürütülmeli. Öte yandan da terörü ortaya çıkaran sebepler yok edilmeli. Ancak terörist hareketlerin analizinin yapılması, doğasının araştırılması ve buna karşı önlem alınmasının çok zor olduğunu kabul ediyorum.
Teröristlerle müzakere, sorunları ortadan kaldırır mı sizce?
Buna kendi ülkemden bir örnekle cevap vermeye çalışayım. Fransa’da cihatçı terörün ortaya çıkışının sebepleri üzerine bir tartışma var. Bu, politik bir sorun. Terör eylemlerine imza atanlar ideolojilerinin haklı olduğunu düşünüyor. Hareketlerini büyük kitlelere yaymaya, onları harekete geçirmeye gayret ediyorlar. Terörü kabul edilmez bir metot olarak görmekle birlikte, bu gruplarla uzlaşma aramak gerektiğini düşünenler var. Diğerleri ise terörün de, terör gruplarının taleplerinin de kabul edilemez olduğunu düşünüyor. Bu, iki grup arasındaki temel yaklaşım farkı. Türkiye’de de Kürt sorunu üzerine bu iki temel yaklaşımın olduğu görülüyor.
Bugün “terör” deyince akla gelen örgütlerin başında IŞİD’ var. Siz IŞİD’i ‘üçüncü jenerasyon cihatçılar’ kategorisine dahil ediyorsunuz. Bu teorinizi anlatır mısınız?
Sünni terörizmi üç etaba ayrılabilir. İlki 24 Aralık 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle başlıyor. Bu, 1997’ye kadar devam etti. Din adamları ve Müslüman Kardeşler, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgaline karşı tüm Müslümanları harekete geçmeye çağırdı. Bu, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi Körfez ülkeleri tarafından finanse edildi. ABD tarafından silahlandırıldı. Dünyanın dört tarafından Afganistan ve Pakistan’a gelen savaşçılar, selefi cihatçılığın temelini attı. İslam’ın bağnaz yorumu çeşitli eğitimlerle desteklendi ve ‘İslam karşıtları’na karşı şiddet kullanma aşamasına geçildi. 1989’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’daki zaferinden sonra yabancı cihatçılar ülkelerine döndü. Döndükleri ülkelerinde cihadı yerleştirmeye çalıştılar. Cihatçı gruplar özellikle Mısır ve Cezayir’de 1992-97 yılları arasında ‘kâfir’ ilan edilen yönetimlere karşı birçok şiddet eylemi gerçekleştirdi. Ancak ulaştıkları nokta, herkesi öldürerek aşırı şiddete bulaşmak oldu. Kendilerine sempati duyanlara karşı bile şiddet kullandılar ve kitleleri harekete geçirmekte başarısızlığa uğradılar. Kitlelerin desteğini arkalarına alamadıkları için şiddet onlara döndü. Bu jenerasyonun yöntemi işe yaramadı.
“11 EYLÜL CİHATÇILAR İÇİN BAŞARISIZLIKTI”
İkinci jenerasyon cihatçılık bu başarısızlığı aşabildi mi?
Usame bin Ladin ve Eymen El-Zevahiri’nin ortaya çıkardığı ikinci jenerasyon cihatçılık, geniş Müslüman kitlelerinin korkusunu, ABD’nin, Ortadoğu’daki rejimlerin arkasında durduğunu bilmelerine bağladı. Bunu aşmak için ABD’ye darbe indirmek gerektiğini düşündüler. Bu, kitlelerin isyan etmesine yol açacaktı. 11 Eylül 2001’de bunu denediler. Bu saldırı tabii ki çok büyük yankı uyandırdı. Medyada büyük ilgi çektiler, haklarında çok konuşuldu ama Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde değişim yaşanmadı. Kitleleri harekete geçirmeyi başaramadılar. Amerikan işgalinin ardından Irak El Kaidesi eliyle bunu gerçekleştirmeye çalıştılar. Ama Amerikalılara karşı kitleleri harekete geçiremediler. Çünkü Şiiler, Sünnilere karşı Amerikalıların yanındaydı. Böylelikle ikinci jenerasyon cihatçılık da başarısızlığa uğradı.
IŞİD’in de içinde bulunduğu üçüncü jenerasyon cihatçılık hangi fikirle ortaya çıktı?
2005 yılında Suriyeli mühendis Ebu Musab Es-Suri ‘Küresel İslami Direniş Çağrısı’ adlı kitabını yayımladı. Cihattan bahseden bu kitap ‘Batı’nın karnı’ Avrupa’yı hedef alıyordu. Piramit şeklinde örgütlenen cihatçı gruplar yerine Avrupa’da eylem yaparak, orada yaşayan Müslüman gençleri harekete geçirmeyi hedefliyordu. Provoke edici saldırılar kâfirleri, İslam fobisi olanları ve Yahudileri bölecekti. Avrupa toplumunun çok radikal reaksiyonuyla iç savaş yaşanacaktı. Bu strateji ilk kez 2012’nin mart ayında Toulouse'da Yahudi okuluna saldırı düzenlenmesiyle hayata geçti. Daha sonra 2015’te Paris’te iki kez bu tip eylem gerçekleşti. Son olarak da geçtiğimiz mart ayında Brüksel’deki saldırıya tanık olduk.
Bu eylemlerin gerçekleşmesinde Suriye’deki iç savaş kolaylaştırıcı rol oynadı mı?
Bu saldırıların elbette Ortadoğu’da olup bitenlerle ilgisi var. Bugün yaklaşık 100 euro’ya charter uçuş gerçekleştirerek Paris’ten İstanbul’a gelebiliyorsunuz. Kasımpaşa’dan bindiğiniz televizyonlu, tuvaletli otobüs ile 25 euro’ya Gaziantep’e geçebiliyorsunuz. Bir taksi şoförüne 50 euro verdiğinizde IŞİD topraklarına adım atabiliyorsunuz. Es-Suri bunu öngörmüştü. Arap Baharı’nın başarısızlığa uğraması Suriye, Lübnan, Yemen gibi ülkelerde cihada açık ortam oluşmasına yol açtı. Burada cihada katılan Avrupalılar ise bir gün Avrupa’ya geri dönecekti.
“SELEFİLİK, HANEFİLİK VE MALİKİLİĞİ MARJİNALLEŞTİRİYOR”
Türkiye’den IŞİD’e katılan pek çok genç var. Bu terör örgütünün beslendiği Selefilik, Anadolu İslam’ını nasıl etkiliyor?
Bölgenin diğer ülkeleri gibi Türkiye’de de Kemalist laiklik, geleneksel Hanefilik inancı ve ülkeye hakim olacak İslam vizyonu sorgulanıyor. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı İmparatorluğu’ndan temel farkları var. Laik bir ülke olsa da nüfusunun yüzde 99’u Müslüman. Bu yüzde 99’luk kesim içinde de Sünni ve Alevi ayrılığı var. Sünni grubun içinde AKP’yi ortaya çıkaran Milli Görüş gibi muhafazakâr hareketlerin yükselişi gözleniyor. Bu hareketin Petromonarşilerle ilişkisinin dini anlayışa da etkisi oluyor. Bölgede Şii karşıtı bir Sünni ekseni oluşturulması fikri Selefi vizyonunu yansıtıyor. Türkiye devletinin yönetiminin en azından bir bölümünde Neo-Çaldıran* fikri olduğu gözleniyor.
Günümüz terör örgütlerinin yapılanması da teknolojiyle yakından ilgili. Siz, El Kaide’nin internet ve El Cezire’nin, IŞİD’in ise Twitter, Facebook ve YouTube’un çocuğu olduğunu söylüyorsunuz.
Tabii; cihatçılığın ilk jenerasyonu da faksın çocuğuydu. Sosyal ağlar olmasaydı IŞİD ortaya çıkamazdı. Çünkü sosyal ağlar sayesinde IŞİD varlığını en ücra yerleşim birimlerine kadar duyurabiliyor. Bu harekete sempati duyan medya organları dahi, onların sosyal medya hesaplarında yayınladıkları infaz görüntülerini yayınlayamazdı.
Paris saldırılarından sonra Ernest Hemingway’in ‘Paris Bir Şenliktir’ kitabı yeniden çok satanlar listesine girdi. Doğu ülkelerindeki saldırılardan sonra ortaya çıkan sonuç ise daha farklı oluyor. Bu yaklaşım farkını neye bağlarsınız?
Bunu bilmiyordum. Paris saldırılarından sonra Batı dünyası Fransa ile çok güçlü bir dayanışma gösterdi. Bunu, Fransa’nın Batı’nın ortak değerlerinin sembolü olarak görülmesine bağlıyorum. Arapların Arapları, Türklerin Türkleri öldürmesi Avrupa ülkelerinin vatandaşlarının Avrupalıları öldürmesi kadar medyatik ilgi uyandırmıyor.
Son olarak tüm dünyanın kafasındaki soru: Teröre karşı verilen mücadeleden umutlu musunuz? Yoksa bizi daha kötü bir gelecek mi bekliyor?
Umarım daha kötü günler görmeyiz. Bu fenomeni incelerken eksiklerini görüyorum. Son Paris ve Brüksel saldırıları IŞİD için politik hatalardı. 1997’de Cezayir’de olduğu gibi herkesi kendilerine karşı kenetlediler. Paris ve Brüksel saldırılarında hayatını kaybeden Müslüman Avrupa gençleri, cihatçıların öldürmek istedikleri insanlar değildi. Müslümanların da ölmesi kendilerine sempati duymasını bekledikleri insanların tepkisine yol açtı.
*Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in 1514’te Safevi hükümdarı Şah İsmail’e karşı kazandığı savaş, Safevi hükümdarına sempati duyan Anadolu Alevilerinde duygusal kopuş yaratmıştı. Kimi tarihçiler, Osmanlı ordusunun bu sefere giderken karşısına çıkan Alevileri öldürdüğünü iddia ediyor.
Prof. Gilles Kepel:
Paris Siyasi Bilimler Akademisi’nde öğretim üyesi. ‘Allah’ın Batısında’, ‘Cihat: İslamcılığın Yükselişi ve Gerilemesi’, ‘Fitne - İslam'ın Merkezinde Savaş’ başta olmak üzere cihat ve terör üzerine yazdığı kitaplarla tanınıyor.
Sur'un PKK’lı teröristlerden temizlenmesi, kazılan hendeklerin kapatılması, kurulan barikatların kaldırılması ve patlayıcı tuzaklarının imhası amacıyla ilan edilen sokağa çıkma yasakları ve hemen hiç durmayan çatışmalar sivil halka sıkıntılı günler yaşatıyor. İşte Diyarbakır’ın Sur ilçesinden ve Şırnak’ın Cizre ilçesinde sivil halkın yaşadıkları…
Günler süren sokak yasakları, bomba ve silah sesleri, insani kayıplar… Diyarbakır’ın Sur ilçesinde ve Şırnak’ın Cizre ilçesinde kimi mahallelerde hayat olağan akışından hayli uzak. Uyku düzenleri hepten bozuk. Gıda temini sorunlu. Çocukların psikolojilerini dengede tutmak güç. İlçeleri zorunlu terk edenlerin ve oralarda kalanların hikâyeleri sivil halkın hangi şartlarda yaşamlarını sürdürdüklerini ortaya koyuyor. Çatışma bölgelerinde ikamet eden sıradan halkın yaşadıklarını kendilerinden dinledik.
İrfan (30), lise öğretmeni (Diyarbakır-Sur)
“Ders anlatırken bomba sesi geliyor, herkes susuyor”
Çatışmalara 400-500 metre mesafedeki Lalebey Mahallesi’ndeki kilisede kalıyorum. Burası daha sakin. Kimse kiliseye saldırmıyor. O nedenle çoğu zaman uyku sorun olmuyor. Ama geceleri kazma-kürek sesleri geliyor. Korkuyorum. MOBESE kameralarını 20 sefer kırdılar. Paramparça ettiler. Sokaktan geçen insanlara bile silah sıktıkları oluyor. Huzursuz oluyorsunuz. Sur artık çok tenha. Civarda tanıdığım komşuların çoğu taşındı.
Bizim okulumuz Sur’un hemen dışında. Ders anlatırken bazen bomba sesi geliyor. Herkes susuyor. Sesleri dinliyor. Kimse konuşmuyor. Yorum yapmıyor. Ben de konu üzerinde durmuyorum.
Ben hem öğretmen hem psikolojik danışmanım. Öğrencilerimle sürekli konuşuyorum. Umutlu olmalarını söylüyorum. Ama zor. Öğrencilerimden birinin abisi geçen hafta olaylarda öldü. Bir diğerinin abisi geçen sene Kobani’de öldü. Başından böyle olaylar geçen çok öğrencim var. İnsan üzülüyor. Onlara hiçbir şeyin geleceklerinden önemli olmadığını söylüyorum. Ölecekseniz bile eğitimli biri olarak ölün diyorum. Tahir Elçi örneğini veriyorum. İnsanların onu tanımasının sebebinin avukat olması olduğunu söylüyorum. Ama Sur içinde ölenleri sadece aileleri tanıyor. Onlara siyasetten uzak durmalarını tavsiye ediyorum. En çok da onların başına bir şey gelmesinden korkuyorum.
Diyarbakır’da insanlar ölümü çok ciddiye almıyor. Öğrenciler de… Etraflarında sürekli ölenler olduğu için bu onlara sıradan geliyor. Korktukları için evden çıkmak istemeyen öğrenciler var. Çok fazla devamsızlık yapıyorlar. Bu sene çok fazla boykot olunca verimli eğitim yapamadık.
Elektrik her kış çok sık gider gelir. Çatışmalardan dolayı 4-5 sefer trafo patladı. İnternetimizin ve telefonumuzun kesildiği oldu. Ana kapıları polisler kapattı. Önlemler var. Oralardan girip çıkıyoruz. Okula giderken genelde sırt çantası takıyorum. Ama dikkat çekiyor. İnsanlar şüpheyle bakıyor. Polis birkaç defa durdurup çantamı aradı.
Gıda sıkıntımız yok. Ama benim ekonomik durumumla alakalı olabilir. Durumu iyi olmayanların hali eskisinden daha kötü. Eskiden bakkallar yedi gün açıktı, bu hafta iki gün açık gördüm.
Bize yakın mahallede yaşayanlar YDG-H’a, hendek kazanlara daha çok antipatiyle bakıyor. Eskiden PKK’ya karşı sempatisi olan insanlar savaşı şehrin içine taşıdıkları için onlardan biraz soğumuşlar. Polislere yemek götürenler var.
20 yıldır Cizre’de yaşıyorum. 4 yaşında köyüm gözlerimin önünde yakılınca zorla köyden çıkıp şehre yerleşmiştim.
Şu an burada tamamıyla bir savaş ortamı var. Çatışmadan öte… Sekiz saat uykuya yatıyorsak onun arasında 50 defa uyanıyoruz. Sesler o kadar şiddetli ki kulağını kapasanız da beyninizde yankılanıyor.
15 aylık bir çocuğum var. Onun olaylardan etkilenmemesi için elimizden geleni yapıyoruz. Arka odaya götürüyoruz. Müzikli oyuncakları yanına koyuyoruz. Devamlı onu oyalamaya çalışıyoruz.
Çocuğunun maması bittiğinde evinden 10 metre uzaktaki bakkala gidemiyorsun. Kurşun yiyebilirsin. En son 3-4 haftalık gıda aldık. Eve depoladık. Komşulardan kimin durumu varsa, bakkala gittiğinde herkese alıyor.
İmkânı olan başka şehre gitti, olmayanlar akrabalarının, eşinin dostunun yanına gitti. Uluslararası standartlarda insanın mülteci olması için vatandaşı olduğu ülkenin sınırlarının dışında olması gerekir. Ancak burada kendi ülkende, şehrinde, evinde mültecisin. 24 gündür böyle.
İlk günden itibaren Cudi Mahallesi’nde elektrikler kesildi. 10-20 saat elektrik olmadığı oluyor.
Sokağa çıkma yasağı altında yaşayan insanlar sabah kalkar. Sobası varsa onu yakar. Yoksa battaniyeyi üzerine atar. Evin en güvenli yeri neresiyse, ya da birkaç aileden en güvenli kimin eviyse orada buluşulur.
Ömer (25), üniversite öğrencisi (Diyarbakır-Sur)
“Sokakta insanlar ağlayarak kaçıyorlardı”
Sur’un içinde kardeşim ve annemle yaşıyordum. Olayların başladığı 2 Aralık’ta evden ayrılmaya karar verdik. Daha önceki sokağa çıkma yasaklarında evden ayrılmamıştık. Ama bu seferki daha ciddiydi. Evimizin camları birkaç sefer sarsıldı. Olayların büyüklüğünün farkına varınca abimin yanına geldik.
1 Aralık gecesi, yasağın haberini almıştık. Sabah saat 05.30’dan itibaren sesler evin içine girmeye başladı. Uyandık. Bir daha da uyuyamadık. Hem bomba hem silah sesleri geliyordu. Son beş ayda 6-7 sefer o şekilde uyanmıştık. Ama bu sefer tüm aile kalktık. Dışarı da çıkamadık. Çatışma bizden biraz uzakta kalıyordu. Pencereden bakınca görülmüyordu. O açıdan biraz avantajlıydık ama sesler yine de tamamen geliyordu. Normalde polis bizim yaşadığımız mahalleye girmezdi. Sur’un diğer tarafında dururdu. O sabah bizim sokakta da bir polis aracı gördüm. Kahvaltımızı yaptık. Sabah 08.00’de elektrikler kesildi. Görüş açımızdaki zırhlı araçtan evlere ateş edildiğini gördük. Kime ateş ediyor diye baktık. İnsan yoktu. Duvarı nişan alıp ateş ediyordu. O zaman tedirgin olmaya başladık. Sokakta insanlar ağlayarak kaçıyorlardı. İnsanların üniversiteye doğru koştuklarını pencereden gördük. Elektrik gelmeyince 15.00 gibi hazırlanmaya başladık. Evden çıktık. Birkaç polis noktasında bizi geri çevirdiler. Mahalleden çıkmamıza izin vermediler. Görevliler öyle talimat aldıklarını söylediler. En son Dörtyol adı verilen daha geniş kontrol noktasına gittik. “Burada kalırsak öleceğiz” dedik. Çantalarımıza bakıldı, kimlik kontrolü yapıldı. Ve sonunda yaşadıklarımızı anlatınca izni aldık. En son dokuz günlük aradan sonra bir günlüğüne yasak kalktı. O gün annem ve kardeşim eve döndüler tekrar. Evde bir hafta kadar kaldılar. Çatışmalar tekrar yoğunlaşınca evden çıktılar. 35-36 gündür eve gidemiyoruz. En son bıraktığımızda evde hasar yoktu.
Fahri (52), Dicle Üniversitesi’nde çalışıyor (Diyarbakır-Sur)
“Zannediyorum top mermisi değdi”
Olaylar başladığında Sur’da, Fatihpaşa’da yaşıyordum. En küçüğü 10 aylık, en büyüğü 15 yaşında altı çocuğum var. Çatışmalardan dolayı çoluk çocuğun psikolojisi bozuldu. Rahatsız oldular. Akşamları rahat uyku uyuyamıyorduk. Mecburen evi terk ettik. Kalsaydık inanın hiçbirimiz yaşamıyorduk.
Önce 1,5 ay İskenderpaşa semtinde kaldık. Orada da top ve silah sesleri eksik olmamaya başladı. Tekrar ev değiştirdik. Şimdi Şehitlik semtindeyiz. Kirada oturuyoruz.
Sokağa çıkma yasağı bir günlüğüne kalkınca eve bakmaya gittik. Ev enkaza dönmüş. Zannediyorum top mermisi değdi; balkon paramparça olmuş. Klimalar parçalanmış, kapı ve pencerelerimiz kırılmış. Hepimizin morali bozuldu. Ama bir kızım çok ağladı. Evden birkaç parça eşya çıkardık.
Çocuklar seslere biraz alıştı. Onlara biraz da her şey oyunmuş gibi geliyor. Yine de insanların öldüğünün farkındalar.
15 yaşındaki kızım Sur’un dışındaki imam hatip lisesine gidiyor. Sur’un içindeki okullar kapandığı için diğer çocuklarım devam edemiyor. Diğer okullara geçmeleri için adres değişikliği istiyorlar. Onu da daha yapamadık.
Çatışmanın sürdüğü bölgeye 2-3 mahalle uzaklıkta yaşıyoruz. Ama akşamları rahat uyku uyuyamıyoruz. Çok fazla ses oluyor. Haftaya açık öğretim sınavına gireceğim. Bomba seslerinden çalışamıyorum. İnanın ev işi bile yapamıyorum.
Dört çocuğumdan en çok etkilenen 11 yaşındaki kızım oldu. 20 gün boyunca okula gidemedi. Kızım okulu çok seviyordu. Başarılıydı da… Onu başka bir okula yazdırdım. Şimdi biraz daha rahat. Ama ilaç tedavisi görüyor. Baş ağrılarının nedenini araştırmaya başladık. Nöroloji doktoruna götürdüğümde bir şey çıkmadı. Psikiyatra götürdük, ilaç yazdı. İki oğlumun okulu ise Sur’un dışında olduğu için onlar o kadar etkilenmedi. 15 aylık kızım olayları fazla algılamıyor.
Umut Işığı Derneği için saha çalışmasına katıldığımda beş çocuğun çatışmalardan etkilenerek altlarını ıslattıklarını, böyle alışkanlığı olmayan çocukların küfür ettiğini gördük. Psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkmıştı. Rüyalarında korkan çocuklar duyduk.
Ben 99 depremini yaşayan bir insanım. Şu an burada yaşananlardan depremde etkilendiğimden daha çok etkileniyorum.
Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Faik Demir’le 2016 yılında Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceğini konuştuk.
Burak Tatari: Uçağın düşürülmesini bekliyor muydunuz, yoksa büyük bir sürpriz miydi?
Ali Faik Demir: Biz beklemiyorduk ama Rusya’nın bunu planladığını düşünüyorum. Daha doğrusu Rus dış politikasının Ukrayna krizi, Kırım konusu, Suriye konusu gibi bir noktada doğalgaz ve uyguladığı yaptırımların arkasından kendini krizlerle özdeş tuttu. Ve dış politikasını krizlerle yönettiğini düşünüyorum. O nedenle bizim için kriz şaşırtıcı olabilir. Ama Rusya’nın krizler açısından dış politikasını bu zeminde oturttuğu düşünüldüğünde belki de bu tür krizlerin beklenmesi gerekiyordu denebilir.
BT: Rusya bundan besleniyor diyebilir miyiz?
AFD: Besleniyor demesek de, gündem değiştirdiğini düşünüyorum. Ukrayna’da yaşadıklarından sonra farklı şekilde Suriye’ye girmesi, Suriye’de farklı müdahalelerde bulunması, bu aşamadayken Türkiye ile kriz yaşaması… O nedenle Rusya bir krizden diğerine atlıyor. Kendisi zor duruma düştüğü anda gündemi bir şekilde farklı etkileyerek sanki mağdur edenden mağdur olana gibi bir seyir izliyor.
BT: 2016’da ilişkilerin kötü devam etmesi Türkiye’yi mi, Rusya’yı daha çok etkiler?
AFD: İki tarafı da olumsuz etkileyeceğini kabul etmek lazım. Türkiye bundan etkilenmez demek çok doğru olmaz. Rusya da bundan olumsuz etkilenecek. Rusya sadece doğalgaz, enerji kaynağı üzerinden konuşulduğunda bile Türkiye üzerinden yapabileceği herhangi bir hata uzun vadede Rusya’nın güvenirliğini de ortadan kaldıracaktır. Ki ticaret anlamında bazı yaptırımlarla ilgili uluslararası tahkime gidileceğini de görüyoruz. O nedenle bugün dünyada ticaret ve ekonomi o kadar bireysel kararlarla yürümüyor. O yüzden Rusya’nın bu dönemde çok daha dikkatli olacağını umuyorum.
BT: Psikolojik olarak Putin’in kendisini yenik hissettiğini düşünüyor musunuz?
AFD: Hayır. Putin bence bu aşamayı son derece iyi yönetiyor. Hiçbir zaman yenik düşmüyor. Her zaman gündemde kalıyor. Hatta belirleyici konuma geliyor. Bulunduğu her noktada “Rusya ne der, Rusya ne yapar” dedirtebildiğine göre Putin’i başarısız görmek –ekonomik veriler açısında farklı konuşabiliriz ama- siyasal konjonktürde başarısız demek hiç kolay değil.
BT: Ulusal gururu belli bir seviyede tutabiliyor yani.
AFD: Evet. Bu Ruslar için son derece önemli. “Modern Çar” denmesi oydu. Yeltsin’den sonra güçlü lider, Rus halkının beklediği lider gibi gözüktü. Dünyada Soğuk Savaş sonrasında birden yetersizleşen, sınırlı bir güç haline gelen, bölgesel bir güce dönüşen Rusya’nın tekrar küresel bir güce dönüşmesi Rus toplumu açısından da son derece önemli. Ama bu onun otoriter bir lider olduğunu, aslında ülkesi içerisinde farklı bir rolü olduğunu, tüm buna rağmen de demokrasinin her yerde aynı şekilde olması gerekmediğini, bunun da Doğu toplumlarında ya da kendi coğrafyasında anlamlı olduğunu düşünüyorum.
BT: Suriye’de neler olmasını düşünüyorsunuz?
AFD: Rusya, Suriye’de olmazsa olmaz aktör olduğunu gösterdi. Müdahale seyrini değiştirdi. Hızlandırdı. O nedenle Rusya’sız bir çözüm olmaz. Esad ya da Esad’çı grubun kalacağının da garantisi Putin. Esad olması gerekmiyor ama bir şekilde Esad sonrasında Rusya orada kendi gücünü tutacak sistemle özdeş olabilecek. Şunu görmek lazım: Irak ve Suriye eskisi gibi olmayacak. Bunu sıradan bir laf olarak söylemiyorum. Üniter yapısının kalması, bölünmeden sürmesi uzun vadede mümkün değil. Bugün Irak’taki konumu da görüyoruz. Kürt bölgesiyle, Şii bölgesiyle, Sünni bölgesiyle, IŞİD’in kontrolündeki bölgelerle, Suriye’nin Kürt bölgesiyle, Sünni bölgesiyle, Esad’çı bölgeyle ya da muhaliflerin bölgeleriyle aslında bu coğrafyanın, bu iki ülkenin gelecekte çok farklı bir yere evrilebileceğini görmek çok da zor değil. Ama nasıl evrilir? Dengeler nasıl olur? Kim kiminle ortak olur? Onu bilmek şimdiden mümkün değil.
AFD: Evet, kaybetti. Türkiye’nin kırmızı çizgileri var. Deniyor ki Fırat’ın batısına geçilmeyecek. Evet; bunları sağlayabilir ama Türkiye’nin o anlamda etkileyebileceği Türkmenler çok sınırlı. Türklerin desteklediği muhalifler çok sınırlı. Esad’la ve Kürt gruplarla kötüyüz. IŞİD’le mücadeledeyiz. O zaman bizim Suriye’de etkileyebileceğimiz kaç aktör var diye düşünüyoruz. O da son derece sınırlı. O yüzden zamanla göreceğiz. Ama 2016’da nasıl bir politika izlememiz gerekecek? Nasıl bir yöntemle daha barışçı olabileceğiz? Daha açık bir ifadeyle; Türkiye Suriye krizinden nasıl daha az etkilenecek?
BT: Halihazırda İsrail’le ilişkiler toparlanıyormuş gibi bir durum var. Bunu Suriye üzerinden Türkiye-Rusya mücadelesine bağlamak size mantıklı geliyor mu?
AFD: Geliyor, çünkü Türkiye’nin aynı anda herkesle kötü olma şansı olmadığı için bir noktada Rusya sonucunda İsrail’le iyi olmak zorunda kaldı. Zaten süreç yürüyordu, bu Rusya sayesinde oldu demiyoruz ama İsrail’le ilişkilerin sürecini hızlandırdığını düşünüyorum. Ama İsrail bizim için çok önemli. O yüzden bunu sıradan bir ilişki olarak göremeyiz. Ya da “İsrail ne olabilir ki” diyemeyiz. İsrail, sadece bölgenin değil, dünyanın önemli aktörlerinden biri. Bugün ABD’den bahsediyorsak, ABD’nin devlet başkanları veya adaylarının bile İsrail’e ne kadar önem verdiğini, İsrail lafının dışında Yahudi lobisinin ne kadar önemli olduğunu atlamamak gerekiyor. Gücün sayıyla ve nüfusla alakası yok. Nüfuzu sadece bununla ölçemeyiz. İsrail’in ciddi anlamda bir nüfuzu var. Zaten bunca dönemdir Arap ve Müslüman dünyasının İsrail’e yaptırım uygulatamaması da bunun en güzel göstergesi.
BT: İsrail-Rusya ilişkisi nasıldır?
AFD: Son derece olumlu. Hatırlamakta fayda var; son derece önemli bir Yahudi nüfus Rusya’da yaşıyor. Ekonomi ve ticaret ve silah da dahil olmak üzere olumsuz bir seyirden bahsedemeyiz. Tabii ki İsrail’in en önemli partneri ABD’dir. Buna itirazımız yok ama Rusya İsrail’e, İsrail Rusya’ya son derece önem veriyor.
BT: Türkiye’nin Rusya ile ilişkisi bozuluyor. İsrail’le yakınlaşıyor. Ama zaten İsrail’le Rusya birbirinden çok uzak değil.
AFD: Evet. Bu bileşik kaplar gibi konuşuyoruz. Sürekli dostluklar, düşmanlıklar yok. Tabii şu hesaba bakarsak; bahsettiğiniz Rusya’nın bölgedeki en büyük müttefiki İran. Düşünün Rusya, İran, Suriye… Çevremizde Rusya’nın ciddi anlamda etkileyebileceği bir güç var. Hatta bazen bakıyorsunuz Bağdat bile Rusya ile son derece iyi. Erbil bize yakın. Rusya’nın orada birçok devletle ilişkisi iyi. İsrail için de geçerli. İsrail-İran düşmanlığı var ama İsrail ve Rusya’nın arası son derece iyi. O anlamda iki dostun tüm dostları dost olmak zorunda değil. Öyle görmek lazım.
BT: Suudi Arabistan-İran gerginliği…
AFD: Şunu sormak lazım: Acaba Suudi Arabistan ve İran’ın eş zamanlı olarak buradan ne kazancı olacak diyorsak, petrol fiyatları cevabı ortaya çıkıyor. Çünkü İran ciddi anlamda bundan mağdurdu. Suudi Arabistan İran’ı mağdur etmeye çalışıyordu ama Suudi Arabistan’ın ne kadar açık verdiğini görüyoruz. Suudi Arabistan’ın petrol fiyatlarının son 10 yılın en düşük seviyesine inmesini kaldıracak durumu yok. Bunun için kriz çıkartıldı demek tabii ki doğru olmaz. Ama bu, Suudi Arabistan için son derece anlamlı, İran için de son derece faydalı. Hatırlamakta fayda var.
BT: Enteresan olan Rusya’nın arabuluculuğa soyunması. Mümkün olur mu böyle bir şey?
AFD: Söz olarak çok anlamlı ama uygulaması ne olur göreceğiz. Şunu hatırlamakta fayda var; bugün Sünni-Şii çatışmasından bahsediyorsak Suudi Arabistan OPEC içerisinde günlük 10 milyon gibi bir değerle en çok petrol çıkaran ülke. Bugün Irak’ın düşük ama İran ve Irak Şii grubunun toplamı Suudi Arabistan’ı geçebilir. Bu da aslında son derece önemli. Şii-Sünni mücadelesi derken bunun petrole yansımasını hesaba katmak lazım. Rusya bundan memnun olur. Çünkü doğalgaz ve petrol fiyatları Rusya açısından da son derece önemli. Petrol artacaksa buna paralel doğalgaz fiyatları da artacak. Bu, Rusya açısından da son derece kârlı. “Kriz büyümesin, savaş çıkmasın, ama kriz bir süre daha kalsın, fiyatlar yükselsin” denebilir.
BT: İran-Suudi Arabistan ilişkisinin daha da gerilmesi, cepheleşmenin artması, Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın yanında, Rusya’nın da İran’ın yanında konumlanması Türkiye-Rusya ilişkilerini tamamen bir çıkmazsa sürükleyebilir mi?
AFD: Bakıyorum son konuşmalarda Türkiye İran’ı da Suudi Arabistan’ı da eleştirir bir tavır izlemiş. Bu nasıl devam edecek bilemiyoruz. Türkiye’nin Suudi Arabistan’la arasının daha iyi olduğu bilinen bir gerçek. İran’la mesafemiz özellikle Suriye konusundan ve Rusya’yla ilişkilerden dolayı görünüyor. İran, yüksek tondan Türkiye’yi eleştirdi. Ama Türkiye’nin bu politikası akıllıca. Türkiye’nin denge politikası izlemesi Türk Dış Politikası açısından daha anlamlı.
BT: 2016 yılında Türkiye-Rusya ilişkilerinin uzlaşmaya gitmesi mi, daha büyük bir çıkmaza gitmesi size daha yakın görünüyor?
AFD: Kısa vadede çözüm beklemiyorum. Bu süreçte aktif olan Ruslar. Türkiye, çözüm ve barış istediğini çok farklı platformlarda dile getirdi. Rusya bundan uzak duruyor. Rusya’nın bu krizin bir süre daha kalmasının Suriye politikası açısından belki anlamı olduğunu düşünüyor. Ya da Batı’ya belli mesajlar verdiğini düşünüyor. Ancak ben bu aşamada bu krizin Rusya’nın vereceği karara göre değişim göstereceğini düşünüyorum. Fakat gördüğümüz kadarıyla daha en aşağı nisana, mayısa kadar çözüm aşamasına gelmeyecek. Çünkü uluslararası toplantıların ve üniversite konferanslarının iptal edilmesi, ticari ilişkilerin olumlu gitmemesi tamamen dibe vurmayacak ama en alt seviyede devam edeceğini –en azından bir süre daha- düşünüyorum. Ama 2016’nın ikinci aşamasında ya da yarısında ne olur bilemiyorum. Ama kısa vadede hızlı bir ivmeyle yükselme beklemiyorum.
BT: Uçak düşürülmesine bir uçağın düşürülerek karşılık verileceğini düşünmüyorsunuz anladığım kadarıyla.
AFD: Düşünmüyorum, bu, ilişkileri çok gerecektir. Ve Rusya mağduriyetini dışarı vurdu. “Türkiye benim uçağımı düşürdü. Türkiye kusurlu” derken buna mukabil bir hareket gibi açığa düşmeyecektir. Unutmayalım Putin KGB kökenli bir insan. İstihbaratçı biri. O anlamda duygularıyla yaklaşmayan, tamamen kriz yöneten bir insan. İç kamuoyunu ‘güçlü ve otoriter’ liderle, dış kamuoyunu da “Hukuka ben saygılıyım. Ben mağdur oldum. Rusya mağdur edildi”yi oynuyor. O yüzden de ikisini de sürdürmek zorunda.
Doç. Dr. Ahmet Kuyaş'la evinde röportaj... Kürdistan kavramı ve coğrafyası nedir? Sınırları nedir? Nerede başlar, nerede biter? Kuyaş anlattı.
Kürdistan nedir? Sınırları nedir? Nerede başlar? Nerede biter? Kürdistan deyince tarihte ne kadar geriye gidebiliyoruz?
Çok geriye gidiyoruz tabii. Çünkü hemen Arap fetihleriyle birlikte, oranın İslamlaşmasıyla farklı bir dil konuşan bir insan topluluğuna rastlanıyor ve adı konuyor. Ama tarihte Kürdistan diye bir devlet olmadığı için, başında Kürtlerin olduğu devletler var. Eyyübiler… Ama Eyyübiler zaten sadece Kürdistan’ı yöneten bir aile değil. Bütün İslam âlemini ya da İslam aleminin en önemli kısmını yöneten insanlar, Haçlı Seferleri sırasında.
En geniş anlamda Kürdistan diye bir yer tabii var. Bu daha sonra Osmanlı döneminde de birtakım vilayetlere “Kürdistan” adı veriliyor. Ama bu, bütün Kürtlerin yaşadığı yer olarak değil. İsimler ve coğrafyalar birbirlerini tutmayabiliyor. Genel anlamda Kürtlerin çoğunlukta olduğu, onların geleneksel toprakları olan yerlere Kürdistan deniliyor. Ama adına Kürdistan denilen 16’ıncı yüzyılda da bir Osmanlı vilayeti var. 19’uncu yüzyılda da Osmanlı vilayeti var. Ama bugün Kürtlerin yayılmış olduğu coğrafyanın tamamını kaplayan bir yer değil. İsim kullanılıyor ve bu isim kimseyi rahatsız etmemiş. En son 19’uncu yüzyılda Kürdistan diye bir vilayet var. Ama sonra kalkıyor. Yerine Osmanlı vilayetleri olacak Diyarbakır, Van, Bitlis, Musul, bir anlamda Halep… Ama bu isimler de tarihte kullanılmış. Ve aynı coğrafyalara karşılık gelmemiş. Mesela, Bulgaristan diyoruz biz, Osmanlı’da Bulgaristan diye bir yer yok. Tuna diye bir yer var. Sofya vilayeti var mesela ayrı Tuna’dan. Ortadoğu’da da öyle. Dolayısıyla Kürdistan dendiği zaman Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerleri bugün için kast etmemiz lazım. Tarihi Kürdistan ile bugün adına Kürdistan diyeceğimiz yer arasında bir fark var mı? Olabilir. Çünkü sürekli olarak toplumlar yer değiştiriyor. Ayrıca Kürtlerin, Türklerin arasında bir sürü göçer var. Kimileri yerleşikleşiyor. Bizim bugünkü Ermenistan sınırımızdan Suriye sınırımıza kadar, bir büyük, Türkiye’nin… Ağrı, biraz daha kuzeyini düşün, Kars’ta da var… Ama bana “15’inci yüzyılda Kars’ta Kürt var mıydı” diye sorsan, “Büyük ihtimalle yoktu” derim. Çünkü oranın yapısı farklıydı. Daha çok Ermeni, Gürcü vesaire olan yerler. Dolayısıyla, nasıl geçmişte Türkiye yok...
Türkiye İtalyanların aslında Anadolu’yu kast ederek…
Türklerin yaşadığı bir yer var. İtalyanların 13’üncü yüzyılda haritalarına koydukları Turchia sadece Orta Anadolu. Kıyılara bile gitmemiş. Neden? Çünkü Türkler orada çoğunluk. Şimdi o anlamda Kürtlerin diyelim bugün büyük miktarlarda oldukları ama 15’inci yüzyılda olmadıkları yerler de tersi de olabilir. O yüzden böyle bir Tarihi Kürdistan neresidir diye, ayrıntılı çizgiler çizerek bir şey ortaya çıkarmak zor.
Esnek bir kavramdan söz ediyoruz.
Var; her zaman var. Kürtlerin kim olduğunu herkes biliyor. Ve onların nerede yaşadığı da biliniyor. Ama birine sorsan 17’inci yüzyılda, “Kürdistan nerede başlar, nerede biter?” diye, suratına aval aval bakardı büyük olasılıkla. Bugün de öyle… Suriye, Türkiye, Irak, İran, Azerbaycan, hatta birazcık Ermenistan yayılmış bir şey. Ama bugün Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerleri çizelim desen Suriye büyük olasılıkla pek girmeyecektir.
Yüzde 50-60…
Ufak birkaç köşesi. O yüzden öyle çok ince eleyip sık dokuyan bir coğrafi tanımlamaya kalkışmak bana kalırsa bir yere varmaz. Ama bir Kürdistan var tabii, hem tarihte, hem bugün.
Biraz Balkanlara benzetebiliriz herhalde, değil mi? Çünkü Ermenilerin, Arapların, Türklerin yaşadığı bölgeden de bahsederken Kürdistan’ı kast ediyoruz.
Tabii, ama bu, dünyanın her yerinde böyle. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Çünkü Balkanlar da yakın tarihe kadar son derece karmaşıktı ve kurulan ulus-devletlerin ora ahalisini bir şekilde homojenleştirmesi, tekdüzeleştirmesi öncesinde Ortadoğu’daki duruma çok benziyordu. Ama bu, Batı Avrupa için de geçerli. Bugün mesela İtalya toprağı olan birtakım yerler Avusturyalıların, ana dili Almanca olanların bulunduğu yerler. Ya da bugün Fransa olan birtakım yerler anadilleri İtalyanca olan ve ta 19’uncu yüzyılın ortasında Fransa’ya katılmış. Bask dünyasını bir düşün. Pirenelerin iki tarafında da var. Hem Fransa’da, hem İspanya’da var. Alsace’lıların konuştuğu dil, Fransızca’dan çok daha fazla Almanca’ya benziyor. Belçika-Fransa sınırı, birtakım şehirlerin, kasabaların arasından geçiyor. Dolayısıyla bu sadece Ortadoğu’ya ve Balkanlara özgü diyemeyiz. Aradaki önemli farkı şu; en son bahsettiğim sınırları Balkanlar ve Ortadoğu’daki sınırlardan çok daha eski. Gene kan, revan içinde oluşmuş sınırlar. Ama sonuç olarak Avrupalıların 18’inci, 19’uncu yüzyılda yaşadıklarını sen Balkanlarda ve Ortadoğu’da 20’nci yüzyılda yaşadığın zaman iş daha sevimsiz oluyor. Kan dökülmeden, hır gür olmadan sınır yapsak 20, 21’inci yüzyılda fena mı olur? Ama işte olmuyor. Başka milletlerin geçirdiği deneyimlerden ders alınmıyor bir türlü. Ayrıca da milliyetçilikte her zaman açgözlülük olduğu için ortalık karışıyor.
Balkanları düşünün. Osmanlıları oradan attıktan sonra paylaşmak için birbirlerini gırtlakladılar. Ortadoğu’da bu pek olmadı. Çünkü sınırları Ortadoğulular kendileri çizmediler. Belki Ortadoğulular olarak Türkiye’yi düşünürsek biz kendi sınırlarımızı görece daha özgürce ya da pazarlık ederek yapabildik. Ama Suriyeliler, Iraklılar, Lübnanlılar, Ürdünlüler, Filistinlilere bu hak hiçbir zaman tanınmadı. Ama bunun da ilginç, olumlu yanı var. Onlar orada İngiliz ve Fransız süngülerinin altında kesilip biçilirken “Aa biz burayı da beğenmiyoruz” gibi bir çıkış yapamadılar. Yıllar sonra Saddam Hüseyin çıktı; “İngilizler bu Kuveyt’i bizi boğmak için icat etti” diye. Haklıydı.
Yapay bir ülke Kuveyt.
Evet ama Suriye ile Irak arasındaki sınırlara bak. Hepsi cetvelle çizilmiş. Onlar da orada pazarlıklarla değil, Paris ve Londra’da birtakım adamların cetvelle çizdiği sınırlar. Türkiye ona uymuyor. Ama Türkiye’nin Irak, Suriye, İran’la olan sınırlarıyla, Kürdistan dediğimiz yer, biraz kesilip biçilmiş oluyor. O gün bu sınırları çizilirken Kürtlere haksızlık mı yapıldı? Sanmıyorum. Neden? Çünkü, genelde Türkiye’de hep söylenir ya; “Osmanlı İmparatorluğunda milliyetçiliğe en geç gelen Türklerdir” diye. Yanlış; en geç gelen Kürtler. Ayrıca başka sorunlar var. Kimsenin o günlerde bağımsız bir Kürdistan kurmak gibi bir niyeti yoktu. İngiltere’nin petrol bölgesini bağımsız bir Kürdistan’a vereceğini hiç sanmıyorum. Bizimle bile savaşmaya hazırdı 1920’lerin başında. Zaten TBMM hükümetleri bunun farkında olduğu için Musul, Kerkük yöresi için “Misak-ı Milli” diye bastırmadı. Tabii, gericiler onu eleştiri malzemesi olarak kullanırlar. “Misak-Milli”ye ihanet edildi diye… Zaten Fransızların da büyük Suriye’yi bırakmaya pek niyeti yoktu. Öte yandan Kürtlerin de büyük kısmı bağımsızlık olmayacağını bildikleri için… Gerçi İngiliz hakimiyetinde Irak’ta Kürtlerin fazla sıkıntısı yoktu. Çünkü bugün adına Irak dediğimiz coğrafyadaki Kürtlerin Ermeni meselesinde pek bir dahli yoktu. Ama Türkiye-Suriye arasındaki sınır, haritada demiryolunun üzerinde gittiği için, biraz evvel konuştuğumuz sınırlar gibi yapaymış gibi görünür ama hiç değildir. Biraz düşünün, o sınırın arkasında Antep, sınırın biraz aşağısında Halep var. Antep, Ermenilerin kaçtıkları, Halep sığındıkları bir yer. Dolayısıyla o bölgede Ermenilerin öldürülmesinden mallarına, arsalarına, tarlalarına, evlerine, han-hamamlarına el konulmasında çok ciddi bir de Kürt öğesi var. Oraları Suriye ya da her ne olursa… Fransızlar Antep’e, Maraş’a, Adana’ya geldiğinde ne oldu, hatırlayın. Yanlarında da intikam için gelen birtakım Ermeniler vardı. Ve orada Ermeni mallarına konmuş olanlar, 4-5 sene önce ellerine geçen o zenginlikten mahrum kalacaklardı. Bu, Kürtler için de söz konusuydu. O Kürtler de Anadolu ile birlikte hareket ettiler. Ama Anadolu da zaten onlara gayet iyi ödünler verdi. 1921 Teşkilat-ı Esasiye kanunu daha önce 1876 Anayasası’nın sözünü ettiğini ama fiilini gerçekleştirmediği yerinde yönetim hakkını verince o yöre Kürtleri… Mesela Süleymaniye’deki Kürt bu konuda tamamen kayıtsız. Osmanlı ya da Türk olmuş, İngiliz yönetmiş çok fazla fark etmiyor. Daha gerideki Arap da, bir düşünün, niye Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Gaziantep var da, Kahramanhama, Şanlıhumus, Gazihalep yok? Bu, Arapların kromozomlarıyla Türklerinki farklı olduğundan değil. Çünkü orada bir Ermeni meselesi yok. Tam tersi orası, Ermenilerin sığınmak için gittikleri bir yer. Ama biraz kuzeye gittiğin zaman, Ermeni nüfusun yaşadığı bölgeye geldiğin zaman bir suç başlıyor. Ve o da sadece öldürmek değil, mal-mülk hikayesi. Bu konuda Kürtler de Türklerle ortak. O yüzden de o bölgede aman aman biz bağımsız olalım diye bir dert yok. Var isteyen birkaç kişi; Bedirhan kardeşler neredeyse orada bir Kürt devleti kurmaya çalışıyorlar. İngiliz ajanlarıyla da araları iyi ama çoğunluk bunları dinlemiyor bile.
Tam olarak hangi bölgede?
Bugün Suriye sınırımızın kuzeyini düşünelim, ta Sivas’a kadar çıkıyor. Hatta Sivas Kongresi sırasında orayı Kürtlerin basacağına dair birtakım laflar ediliyor. Ama olmuyor.
Ulusların kendi geleceklerini tayin etme haklarına göndermede bulunarak mı?
Onun tam olarak öyle olduğunu bilmiyorum. Ama tabii hem Wilson, hem de Lenin’in o günlerde söyledikleri lafları ciddiye alan birçok insan var. Ama asıl mesele o hakkın Kürtlere tanınmayacağını birtakım Kürtler biliyor. Orada bağımsızlık olamayacağını biliyor. Bağımsızlık olmadığı zaman ne olacak, ya Fransızların ya da bir şekilde Türkiye’de oluşacak olan Türk devletinin yönetiminde olacaksın. Birincisinde, suç ve arkasından ceza. Bir de yeni kavuştuğun zenginlikten mahrum olmak var. Öteki tarafta ise zaten öteki arkadaşlar da suçlu olduğu için… O zaman ikinci tarafı seçerim. Kendisinin de milliyetçi olabileceğini söyleyebileceğimiz tamamen kuramsal bir Kürt düşünelim. Ama onun gerçek olamayacağını görüyor. O zaman Türkiye en az kötü seçenek olabiliyor. Kaldı ki, örgütlenme, yayın vesaire açısından milliyetçiliğe en son gelenler Kürtler.
Aslında hazır değiller.
Yani, değiller. Eğitim seviyesi… Kürtlerin önderi konumunda olan insanların önemli kısmı daha muhafazakar bir yaklaşımda. Her ulusçuluğun başlangıcında eğitimli, o eğitim sayesinde belirli ideolojileri benimsemiş seçkin bir kısım olur. Şimdi, iş şeyhlere, aşiret reislerine kaldığı zaman durum farklı oluyor. O zaman da ulusçuluk o kadar gelişkin şekilde kendini gösteremiyor. Yok mu? Var. Bir sürü Kürt aydını var o dönemde. Ama bakıyorum, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Kürt aydınları tamamen Osmanlıcı. Yavaş yavaş birkaç tanesi ayrılıkçılığa gidiyor ki orada imparatorluğun parçalanması önemli bir rol oynuyor. Orada bile “Eh ne yapalım? Artık Osmanlı İmparatorluğu kalmadı. Herkes bir yere gidiyor. Biz de kendi yolumuzu çizelim” diyenler çıkıyor. Onlar işte bir, bilemedin iki elin parmakları kadar. Dindarlar, ulusçuluğun ümmeti bölen, dolayısıyla da kesinlikle bizim dünyamıza yakışmayan bir şey olduğunu hâlâ söylüyorlar. Bundan 100 sene evvel, bunun çok daha güçlü olduğunu unutmamak lazım.
Kürdistan coğrafyasını en çok şekillendirenlerden birinin Ermeni olayları olduğunu söyledik.
Yok, coğrafyayı şekillendirmiyor.
Nüfus hareketleri bakımından…
1,5 milyonu bulan Ermeni nüfusunun Anadolu’da birden 100 binin altına düşmesi ister istemez oradaki nüfus yapısını da değiştirecektir. Ama bu, Kürtler ve Türkler açısından bakıldığında özel bir durum göstermiyor.
1945 sonrasında İran’da kurulmuş, bir cumhuriyet var.
İki tane var. Mahammad ve Kürdistan…
Bunlar konjonktüre bağlı durumlardı galiba.
Sovyetlerin icat ettiği şeyler.
Biraz zorlama mı?
Evet, çünkü 1942’de Amerikalılarla Sovyetler İran’ı işgal ettiklerinde söz verdiler. Savaş bittiğinde çıkacaklardı. 1945’te Sovyetler ayak dirediler. Soğuk Savaş’ın Türkiye veya Yunanistan’da değil, İran’da bile başladığını iddia edebiliriz. Sonunda Batı dünyası homurdanınca Sovyetler de çekilirken arkalarında icabında yeniden gelmelerini sağlayacak… Afganistan’ı hatırlayın. Afganistan’a nasıl girdi Sovyetler? Oradaki komünist rejime yardım etmek için. Aynı şekilde bu rejimleri de yeniden geri gelebilme aracı olarak… Ama neyse onu Şah’ın adamları yok ettiler. Ayrıca ben o rejimlerin orada yaşayan Kürtlerin de bağırlarına bastıkları, bizim devletimiz dedikleri birer rejim olduğunu sanmıyorum. Belki ondan ilham alıp, “Biz de bağımsız olsak ne iyi olur” diyen bazı Kürtler olmuştur.
Bir şekilde Barzani’nin efsane olmasında…
Mesela. Ama şimdi Barzani’nin …Türkiye’yle oraları karıştırmamak lazım. Irak’ta Kürt bayrağını toprak ağası, aşiret reisi kaldırdı. Bizde bayrağı Marksist-Leninist fakir çocuklar kaldırdı.
O yüzden Suriye ve Türkiye Kürtlerini benzetebiliriz. Irak ayrı bir örnek olarak duruyor.
Evet, bu çok önemli. Barzani ya da başka birisi Irak’ta Marksist-Leninist bir programla ortaya çıksaydı bu kadar destek görür müydü? Bilmiyorum. Ama işin uzmanı da değilim. İki ülke arasında; Suriye’yi de Türkiye’ye benzettiniz. Bu doğru bana kalırsa. Diyelim Türkiye-Suriye bir yanda, Irak bir yanda. Çok farklı bir örgütlenme. Çok farklı bir ortaya çıkış. Belki ülkelerin kendi konjonktürlerinden.. Mesela Türkiye Kürdistan’ına baktığımız zaman hemen Demokrat Parti’nin ortaya çıkmasıyla birlikte birçok Kürt beyinin günümüze kadar en büyük partilerimizden milletvekili olduklarını görüyoruz. Dolayısıyla onlar hayatlarından memnun.
Kürt aidiyetini de çok ortaya koymadan…
Koymuyorlar. Çünkü Kürt kimliği üzerine çalışmakla kendi sınıfsal konumlarının altını oyacaklarına dair korkuları var. Hatta bilinen bir şey. Demokrat Parti ile CHP, ya da Adalet Partisi ile CHP’den milletvekili olmuş birtakım Kürt beyleri var ki; bunlar gündüz mecliste adet yerini bulsun diye kavga ediyorlar. Akşam birlikte Ankara Palas’ta rakı içiyorlar. Bu arada gelin de memleketimize yol, köprü yapın gibi de bir şey söylemiyorlar. O zaman da Ankara’ya İstanbul’a üniversite öğrencisi olarak gelen birtakım solcu Kürt delikanlılarına kalıyor iş. Ama Irak öyle değil.
Hangi bölgedeki Kürtlerin devlet kurmasını öngörüyorsunuz?
Vallaha, bence Irak oldu bile. Ama bir şekilde Irak’ın bir federasyon falan bilemiyorum. Bağımsız devlet mi federe devlet mi onu bilemem. Bana kalırsa, sadece Kürtlerin ya da sadece Iraklıların karar verebileceği bir şey var. Irak var, petrol var işin içinde. Türkiye, İran hemen yanıbaşında oldukları için önemli oyuncular ama son 25 senede, ilk Çöl Fırtınası hareketi Batı’nın özellikle ABD’nin burayı tamamen kendi haline bırakmayacağını kolaylıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu, ne yalnızca Kürtlerin, Iraklıların, Ortadoğuluların tek başına yapabileceği bir şey değil. Bu kadar çok aktörlü olduğu zaman da her şey olabilir. Ben mesela şahsen Türkiye politikasını en çok eleştirdiğim şey Ortadoğu’ya bu kadar yüklenmesi. Çünkü Ortadoğu, ne yapalım, bir talihsizlik bölgesi. Ama o talihsizliklerin sonunda son derece istikrarsız, üç-beş sene sonra ne olacağı kesinlikle belli olmayan yer haline gelmiş halde. Kimseyle uzun vadeli bir anlaşmaya girmeniz mümkün değil. Böyle bir ortamda ne söylerseniz, ha olabilir deyip geçebiliriz. Ama kesinlikle hala Ortadoğu’nun birtakım sorunlarının daha çok uluslararası düzlemde olacağı kanısındayım. O yüzden bilmiyorum. Ama de-facto bir durum da var. Irak’ta bir devlet var.
Suriye ve bize gelince… Ben ondan o kadar emin değilim. Bir devlet oluşması ya da… Türkiye, Suriye ve Irak’takilerin bir araya geleceğini sanmıyorum. Şimdiki sınırların değişeceğini sanmıyorum. Yalnız Kürtlerin tabii Türkiye’de HDP sayesinde daha da ilerleteceğini sandığım özgürlüklerinin Suriye’de de durum normale döndüğü zaman ilerleyeceğini, ama sonuç itibariyle bu üç ülkenin sınırlarının pek değişeceğini sanmıyorum.
İran’da durum biraz daha farklı ve daha iyi bir durum diyebilir miyiz?
Farklı olduğu kesin. Ama İran’da da bizdeki PKK’ye benzer durum var. Demek ki tam anlamıyla mutlu değiller. Ya da çok daha fazlasını istiyorlar. Ben İran’ın yönetsel yapısının ne olduğunu bilmiyorum. Ama orada Türkiye’de bir sorun var. İl yönetimlerinin yeniden ele alınacağını dair Türkiye’de pek çok şey işittik. Kürtlerin de birtakım istekleri var. Eğer federasyona doğru gidilme söz konusuysa bunun Türkiye’de çok zor olacağına dair beklentim var. Bilmiyorum; olur, olmaz. Beni o kadar fazla ilgilendirmiyor. Ama İran’a benzemeye çalışmak Türkiye’deki birtakım olası çözüm yollarını tıkar mı tıkamaz mı, bilemiyorum. Bu da benim uzmanlık alanımın dışına çıkıyor. Biraz önce söylediklerimizi tamamlayan bir şey söylemiş oldunuz siz, İran’ı devreye sokarak. Çünkü biraz önce ne demiştik? Diğer ülkeler de birbirlerine benzemiyorlar. Çok farklı durumlar var. Birbirlerine daha çok benzeyecek duruma giderler mi? Giderler. Ama o da benim çok anladığım bir şey yok. Ama İran’daki durumdan da memnun olmayanlar olduğunu biliyorum.
Sonuç olarak topyekün bir Kürdistan coğrafyasından söz etmek harita üzerinde mümkün olsa bile…
Ya da Kürt öğesi dolayısıyla söyleyebiliyoruz. Ama tüm oraları bir araya getiren bir Kürdistan devletinin ben günün birinde olabileceğini pek sanmıyorum. Bunu zaten çeşitli ülkelerdeki, çeşitli Kürt siyasal çevreleri de istemeyeceklerdir büyük olasılıkla. Çünkü şu anda bulundukları durumlarının yitirilmesi ya da en azından yeniden pazarlık konusu olması söz konusu olur ki; onun da pek kolay bir şey olacağını sanmıyorum. Ama çok uzun vadede, bugünden öngöremediğimiz bir dönemde çok farklı şeyler çıkar. Onun için de istediğiniz kadar konuşun. “Uydur uydur söyle”den ileri gidemeyiz. (Medyascope)
“Önce Elon Musk ile görüşmeliyim.” Oyuncu Robert Downey Jr, dâhi milyarder Tony Stark nam-ı diğer 'Demir Adam’ı canlandıracağı filmin çekimleri başlamadan önce yönetmen Jon Favreau’dan bunu rica etti. Aktör, yönetmen ve Elon Musk bir araya geldi. Robert Downey Jr da Favreau de Musk’tan öyle etkilendiler ki, sonuçta karakter ona benzedi. Peki, kim bu Elon Musk? Neden süper kahramana benzetiliyor?
Bugün 9.3 milyar dolar servete sahip, mucit-girişimci Elon Musk, 1971’de Güney Afrika’da model bir anne ve mühendis bir babanın çocuğu olarak dünyaya geliyor. Annesi Maye’in çocuk halini, “Her şeyi hafızasına kaydedebilen tipik bir inekti” diye tarif ettiği Musk, ‘dâhi çocuk’ payesini 12 yaşındayken ‘Blaster’ adlı video oyunun yazılımını geliştirince kazanıyor. Bugün oyunun uzayda geçmesi Musk’ı tanıyan kimseyi şaşırtmıyor. Küçüklüğünde karanlıktan korkan bir çocuğun büyüdüğünde, insanoğlunu Mars’a taşıma hayalinin hikâyesi bu çünkü.
17 yaşındayken Kanada’da yaşayan akrabalarının yanına Ontario’ya taşınıyor. Queen Üniversitesi’nde fizik ve ekonomiokuyor. ABD ’yi 'muhteşem şeylerin mümkün olduğu ülke' olarak gördüğü için 1992’de Pensilvanya Üniversitesi’ne geçiş yapıyor. Mezun olunca Silikon Vadisi’nin yakınlarına, Stanford Üniversitesi’ne yüksek lisans yapmaya gidiyor. Ama buradaki iş imkânları Musk için o kadar ilgi çekici ki, içindeki girişimci ortaya çıkarken, yüksek lisans yarıda kalıyor.
28 YAŞINDAKİ MİLYONER
İlk şirketini ağabeyi Kimbal ile Silikon Vadisi’nde kuruyor. Elbette kapılar hemen açılmıyor. Hatta başlangıçta iki kardeş spor salonunda duş alıp, ofiste uyuyorlar. Peki neyle mi uğraşıyorlar? Zip2 adını verdikleri yazılım şirketi, medya kuruluşlarının internet üzerinden verdiği hizmeti üstleniyor ve geliştiriyor. Kısa zamanda çok başarılı oluyor. Öyle ki, bu başarıyı gözlemleyen Compaq, Zip2’yi 300 milyon dolardan fazla bir bedele satın alıyor. 1999 yılında Musk 28 yaşında, hayatının başında ve milyoner. Bu noktada her şeyi bırakıp keyfine bakmayı aklının köşesinden bile geçirmiyor, gözünü hemen başka bir projeye dikiyor. Dört ortağıyla internet üzerinden kredi kartıyla alışveriş yapmayı sağlayan sistemi, PayPal’i kuruyor. Yani alışveriş alışkanlarını ve finans endüstrisini sonsuza kadar değiştirecek şirketi…
İNSANLIĞIN GELECEĞİNİ ETKİLEYECEK PROJELERİN PEŞİNDE
Musk’ın yolunu ise 2002’de eBay’in, PayPal’i 1.5 milyar dolara satın alması değiştiriyor. O noktadan sonra parayla ilişkisi kalmıyor çünkü. Musk, yıllar sonra bunu, “Artık ‘Para kazanmanın en iyi yolu hangisi?’ diye değil, ‘İnsanlığın geleceğini etkileyecek en büyük problemler hangileri?’ diye düşünmeye başladım” sözleriyle anlatıyor.
UCUZ UZAY YOLCULUĞU MÜMKÜN MÜ?
Bu noktada gözünü ilk diktiği yer uzay oluyor. Kim bilir; belki de bunda beş çocuğunun annesi, ilk eşi Justine Wilson’ın bilim kurgu ve fantastik roman yazarı olmasının payı vardır. Şurası kesin, 2002’de “Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi’ninkinden (NASA) daha iyi bir fikrim var” çıkışını yaptığında herkes şaşırıyor. Çünkü kurduğu SpaceX adlı uzay taşımacılığı ve araştırma şirketinin en büyük amacı, uzay yolculuğunu kitleler için ulaşılabilir hale getirmek. Bu ideali, tekrar kullanılabilir roketlere dayanıyor. Çalışmalar sürüyor. Bu arada 'Uzayın Henry Ford’u' lakabını alan Musk’ın hayallerinin de sonu gelmiyor. 2026’da Mars’a gitmek istiyor örneğin. Bunun için de -izin yapmadan- haftada 80 saat çalışmaya devam ediyor. Tatile çıkmamasının sebebi, bunun ona yaramaması. “Bu da ne demek?” derseniz, 2000 yılında çıktığı Brezilya ve Güney Afrika seyahatlerinde sıtmaya yakalanınca seyahatlerin 'ölümcül' olduğuna karar vermiş. Şimdilik uzayı hedefleyip, evde oturuyor.
“Please don’t take the metro today, don’t go to shopping malls.” Mothers warn their sons and daughters, lovers warn each other in this way for more than a week in Turkey.
This a kind of crisis which hasn’t seen since 90’s. People are afraid of terrorist incidents. Especially in south-eastern and metropolitan cities… Everything started at 20’th July; with the death of 32 civilians by suicide bombing who were in intention of bringing humanitarian aid to local people of Kobane. Two days after bombing, two police officers killed at the south-eastern city in the Syrian border; Sanliurfa. Kurdistan Workers Party (PKK) claimed responsability. Until then, Turkey is active on the coalition against ISIS. Also, Turkish military airplanes bombed PKK bases which are located at Qandil Mountains in Iraq with the permission of Kurdistan Democratic Party leader Masoud Barzani. Many ISIS, PKK and banned leftist group Revolutionary People's Liberation Party/Front (DHKP-C) members have arrested. News channels are full of ‘breaking news’. Unfortunately, all of them are scary. To remember, Turkey which faces such a crisis doesn’t have a ‘real’ government at the moment. Even, some ministers of current government are not elected at the general elections of 7’th July. Still, this temporary government doesn’t beware of taking very serious decisions which will influence next few years. People are looking for a responsible. And the president of republic Recep Tayyip Erdogan is the candidate for being the one. Erdogan who dreamed to be president just like Barack Obama, has disappointed by the results of the elections. Because AKP, didn’t have enough votes for changing constitution all alone. But today, Erdogan is feeling more powerful. Because it’s been almost two months since the elections, but new coalition government couldn’t be set up. People may think whatever happened in last 10 days is the consequence of the lack of government. Erdogan believes that an early election help AKP to bring back the votes they lost.
What’s going on?
Pro-Kurdish party HDP, who passed the trash hold, changed the balance of the parliament. So, if HDP can’t get the %10 of the votes in early election, AKP will continue his one-party rule. After the attacks of PKK, Erdogan said that the ‘peace process’ is over. And he declared: ““The Turkish state has the power to make so-called politicians and so-called intellectuals pay for the blood of its martyrs.” He was referring HDP. Vice Prime Minister Yalcin Akdogan said that HDP passed the trash hold by making a campaign of hostility against Erdogan. The leader of Nationalist Movement Party (MHP) Devlet Bahceli called for Turkey’s chief prosecutor to take action against HDP. He declared that HDP hasn’t condemned in a proper way attacks of PKK. So, it’s easy to say that with the declaration of the end of ‘peace process’, AKP and MHP has similar point of view about HDP. On July 29, Republican People’s Party (CHP) proposed to form an inquiry commission about recent terror attacks. AKP and MHP rejected the proposal, but HDP said “Yes.” Obviously, ‘in the case of emergency’ this two right wing parties co-operate.
What about the coalition?
Meanwhile, AKP and CHP are negotiating for forming the new government. This is the wish of the local and foreign investors. There are hopes that the coalition of a secular party which is founded by Mustafa Kemal Ataturk and a conservative democrat party may decrease the polarization. But… Erdogan has a big influence on AKP. And it’s not easy that party steps against him. Even if Prime Minister Ahmet Davutoglu looks enthusiastic about a coalition, Erdogan is in favor for an early election.
Erdogan’s plan
The opinion leaders close to AKP think that: Turkish society is afraid to turn back to 90’s and has bad memories about coalition governments. People who are afraid of economic and social crisis may vote for ‘stability’. Uncertainty kills. Societys want ‘strong’ leaders as Erdogan in the eras of war. But a lot of intellectuals don’t think in this way. According to them, Erdogan has broke the heart of Kurdish people when ISIS and PYD were fighting in Kobane. And as the ‘peace process’ finishes, the sympathy of Kurdish people didn’t increase in favor of AKP. Also, it’s very difficult for AKP to get more ‘nationalist’ votes. Because the ‘real’ anti-HDP party is MHP.
An early election in November
Chairman of MHP said that they are ready for an early election which is going to held in November. If it happens, it’s difficult to see dramatical changes about dispersion of votes. But, if this climate of war continues, the convergence between AKP and MHP will increase. It’s possible that these two right-wing parties agree on new constitution. Two parties primary sensibility may be taking measures against ‘terrorism’. Two right-wing parties in power, two left-wing parties in opposition… This may be the consequence of an early election. Even if two right-wing parties cooperate; Erdogan’s position will be uncertain. Because all the parties; HDP, CHP and MHP expect Erdogan to be the neutral head of state. If AKP doesn’t have enough votes for one party-rule, none of the parties are going to let Erdogan behave in the way he does right now. There’s a speculation that if things don’t go as Erdogan wants, he will quit the presidency, he will take over AKP.
Seçim döneminin en gergin geçtiği kentlerden biri Adana. Türkiye’nin en kalabalık 5’inci kentinde halk giderek artan işsizlikten şikâyetçi.
P24 Seçim Otobüsü Akdeniz Gezisi’nde son durağımız Adana oldu. Burada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘miting’ine ve MHP Adana Milletvekili Seyfettin Veysel’in ‘mahalle mitingi’ne katıldık. Bomba patlayan HDP İl Merkezi’nde milletvekili adayı Rıdvan Turan’la ve silahlı saldırıya uğrayan CHP 1. sıra milletvekili adayı Elif Doğan Türkmen’le görüştük.
(2011 genel seçimlerinde Adana’dan AKP 6, CHP 4, MHP 3 milletvekili çıkardı. Daha sonra HDP’ye katılan Murat Bozlak bağımsız seçildi.)
Mitingde Suriyeliler
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Adana mitingi 29 Mayıs’ta Adana’da gerçekleşti. (Kamuoyunda bir süre tartışıldıktan sonra Yüksek Seçim Kurulu, Vatan Partisi’nin, Erdoğan’dan sonra miting yapmasına karar vermişti.) Gelelim miting notlarına… Erdoğan’ın gelmesine saatler kala meydan dolmaya başladı. Çevredeki yüksek binaların tepesindeki keskin nişancılar tarafından korunan meydanda miting saatinde 5-6 bin kişi olduğu iddia ediliyor. Katılanların dörtte birden çoğunun Suriyeli olması dikkat çekti. Aynı gün Cihan Haber Ajansı, birtakım Suriyeli’nin Adana’daki mülteci kampından alınıp İstasyon Meydanı’na getirildiğini öne süren bir video yayınladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı MHP’li belediye başkanı Hüseyin Sözlü karşılamadı. Erdoğan, toplantıya bu davranışa tepki vererek başladı. Miting süresince her yaştan vatandaş Erdoğan’ı büyülenmişçesine izledi. Heyecanlı ‘Dombıra’ şarkısının eşliğinde ‘yıllardır beklenen lider’ alkışlandı. Mitingin sonlarına doğru meydan boşalmaya başladı. Toplantı bitmeden alanı terk eden gençlere niye gittiklerini sorduğumuzda, “Erdoğan’ı merak ediyorduk. Gördük, şimdi ayrılıyoruz” yanıtını aldık.
‘Mahalle miting’inde coşku
MHP’nin 2011 yerel seçimlerinden itibaren uyguladığı ve halka birebir temas ettiğini iddia ettiği ‘mahalle mitingi’ne uğramak üzere yola çıkıyoruz. Adres Tellidere mahallesi. Burası, Adana’nın alt ve orta düzeyli mahallelerinden biri. “AKP’nin kalesi” denebilir. Buradan iktidar partisine yüzde 60’ın üzerinde oy çıktığını öğreniyoruz. Dar sokaklardan geçtikten sonra miting alanına geliyoruz. O akşam tüm mahalleli sokakta. Adana milletvekili Seyfettin Veysel’e ilgi çok büyük. O da ilgiye karşılık veriyor. Miting alanında bozkurt işareti yapan ev hanımları ve genç kızlar önlerde. Erkekler ön sıralarının hemen arkasından toplantıyı takip ediyor. Fırsattan istifade ‘miting’ alanının karşısındaki kahvehaneye giriyorum. “Selamın aleyküm ağalar. Seçim sonucu ne olur” deyince “Hemşehrim çay içmez misin” yanıtını alıyorum. Birçok kişiyle konuşuyoruz. MHP’lisi de CHP’lisi de AKP’lisi de yan yana… Gergin bir ortam yok.
“Saraydan rahatsızım”
54 yaşındaki emekli Muzaffer Kef, söze ilk giren oluyor; “2011’de AKP’ye oy verdim. Ama başkanlık sistemi ve saraydan rahatsız oldum. Emekliye, işçiye yazık değil mi? AKP döneminde en zenginler Doğulular oldu. Biz enayi miyiz? Onlar elektriği bedava kullanıyor. Oy vereceğim MHP’den huzur bekliyoruz.” 49 yaşındaki Lütfi Çırak ise AKP’ye oy vermeye devam edeceğini söylüyor: “AKP ile gurur duyuyorum. Cumhuriyet kurulduğundan beri yapılmamış yatırımlar yaptı. Türkiye zenginleşti. Hepimiz otomobil alabildik. Alım gücümüz yerinde. Oyumu niye değiştireyim?”
“5 milletvekili çıkarırız”
Adana milletvekili ve birinci sıra adayı Seyfettin Veysel 47 yaşında bir orman mühendisi. 1986’dan beri ülkücü hareket içinde. ‘Başbuğ’ Alparslan Türkeş hapisten çıktığında dört yıl evinde kalıp ona yardımcı olmuş. Adana için seçim tahminini soruyoruz: “Mitingdeki coşkuyu gördünüz. Biz 5 milletvekili çıkarırız. İkinci CHP olur, HDP bir vekil çıkarabilir” diyor. Veysel, AKP’den MHP’ye ve HDP’ye oy kaydığını söylüyor. Seçmenin MHP’ye yönelmesini geçim sıkıntılarına ve başkanlık sistemine bağlıyor. Veysel’e göre Adanalının en büyük sorunu işsizlik. Son 12 yılda 50’ye yakın fabrikanın kapanmasıyla 60 bin kişinin işsiz kaldığını aktarıyor.
“Şimdi de niye Türkiyelileştiniz diyorlar?”
Bombalı saldırı sonucu iki kişinin ağır yaralandığı HDP Seyhan ilçe merkezindeyiz. Bir üst kat da il merkezi olarak kullanılıyor. 25 yıldır politikanın içinde yer alan bir politikacıyla, HDP Adana 1’inci sıra adayı Rıdvan Turan’la birlikteyiz.
Konuşmasına “Bombalama olayını AKP’liler yaptı demiyorum. Ama kim faydalandı? AKP. Sert söylemler birilerini harekete geçiriyor” diyerek başlıyor. Bu eyleme rağmen yılmadıklarını anlatıyor, Turan’a göre hedef Adana’dan 3, hatta 4 milletvekili çıkarmak. İşsizliğini büyük problem olduğunu, dar ve orta gelirlilerin geçim sıkıntısını Suriyeliler’e bağladığını söylüyor. AKP’de eski heyecanın olmadığını iddia eden Turan, “Geçmişte ‘Niye Kürt partisisiniz’ diyorlardı. Şimdi ise ‘Niye Türkiyelileştiniz’ diyorlar” serzenişinde bulunuyor.
“Mecliste olma nedenim kadın hakları”
Evinde ziyaret ettiğimiz CHP 1’inci sıra adayı Elif Doğan Türkmen, bizi tekerlekli sandalyeyle karşılıyor. Avukat Türkmen’e üç el ateş edenin eski müvekkili olduğu ortada. Yine de seçim öncesi böyle bir olayın olması herkesi tedirgin etmiş. Türkmen de Adana’nın en büyük probleminin ekonomik olduğunu düşünenlerden. “Bu dönemde Çukobirlik kapandı. Adana’yı gerçekten ayakta tutan fabrikalarımız ya kapandı, ya özelleştirildi. Birçok emekçi işsiz kaldı, esnaf kazanamamaya başladı” diyor. İşsizlik sebebiyle en parlak gençlerin Adana’yı terk etmesinden de mutsuz. ‘Kadın hakları’ konusunda birçok Sivil Toplum Kuruluşu ile yakın çalışmalar yürüten Türkmen, mecliste de bu konuya eğimeye devam edeceğini söylüyor: “Türkiye’de resmi bir erkek egemen ideoloji var. AKP hükümetinin projeleri kadını eve kapatıyor. Sosyal devlet olarak kendisi yapması gerekenleri para vererek kadına yaptırıyor. Kadınların girişimci olması konusunda projelerim var. Mecliste olma nedenim budur.”
Türkiye’nin en kalabalık şehirlerinden birinde; Mersin’de, milletvekili adayları Dengir Mir Mehmet Fırat, Muhsin Kızılkaya ve Aytuğ Atıcı ile görüştük.
(2011 genel seçimlerinde AKP 4, CHP 4, MHP 2 milletvekili çıkardı. Bağımsız aday Ertuğrul Kürkçü meclise girdi.)
“Basın hiç bu kadar özgür olmamıştı”
Kürt haklarıyla ilgili yazdıklarıyla bir döneme damga vurmuş bir isim... Eski bir devrimci... Eski bir gazeteci ve yazar… AKP’nin Mersin adaylarından en ilgi çekeni Muhsin Kızılkaya. Milletvekili adayı, Kürtlerin birçok somut talebinin çözüldüğünü düşünüyor. “Kürt sorunu yok, Kürtçe sorunu var” kanısında. Anadilde eğitim sorunun yeni anayasayla değişeceğini anlatıyor. Kızılkaya’yı AKP’den aday olmaya ikna eden en önemli olan TRT Kurdi’nin açılması. “O gün ilk kez kendimi gerçek bir yurttaş olarak hissettim. Bir daha kamusal alanda Kürtçe konuşmaktan çekinmedim” diyor. Ona göre bir Kürt, sadece kimliği nedeniyle HDP’ye katılmak zorunda değil. Demirtaş’ın partisini dil konusunda eleştiriyor: “Hangi HDP milletvekili evde Kürtçe konuşuyor? Benim evimde başka dil konuşulmaz.” Güçlü başkan, güçlü meclis ve güçlü yargının barışı getireceğini söylüyor. Basın özgürlüğü konusunda gazetecileri suçluyor: “Türk televizyonlarında konuşulmayan hiçbir şey yok. Türkiye’de hiç olmadığı kadar basın özgürlüğü var. Gazeteciler bu ülkede en korkak insanlardır. Siyasi iktidara kafa tuttukları kadar kendi patronlarına tutmadılar” diyor.
“Nükleer, sızıntı olmasa da zararlı”
CHP Mersin milletvekili Aytuğ Atıcı, Akkuyu’ya nükleer santral yapılmaması için en çok çaba sarf edenlerden. Atıcı’ya göre bunun için birçok neden var:
*Türkiye’nin nükleere ihtiyacı yok. Güneş ve rüzgâr enerjisinden daha yüksek verim alınabilir.
*Santralin sadece başlangıç maliyeti 20 milyar dolar.
*Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre –sızıntı olmadığı halde- santrallerin 5 kilometre yakınında yaşayan çocuklarda normale göre 5 kat fazla lösemiye rastlanıyor.
*Fukuşima’da görüldüğü üzere kaza-bela riski her zaman yüksek.
*Nükleer atıklar ne olacak? Halen en ufak bilgimiz yok.
*Deniz sıcaklığı 2-6 derece artacak. Bu, hiçbir canlının yaşamayacağı anlamına geliyor.
“Demirtaş infaz edilecekti”
AKP’nin kurucu üyelerinden, eski genel başkan yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat artık HDP’de. Fırat’ı ikna eden kişiler Sırrı Süreyya Önder ve Selahattin Demirtaş. Mersin milletvekili adayı, partiden ayrılma sebebini etnik grupların ve ayrı inanca sahip vatandaşların probleminin çözül(e)memesine bağlıyor. “Asilimasyon kültürel bir genocide’dir” diyor. İkna edilmesini sağlayan asıl faktörü HDP’nin barajı geçememesi halinde tüm milletvekillerini AKP’ye kaptıracak olması ile açıklıyor. “HDP barajı geçer mi” sorusuna, “Kamuoyu yoklamalarına bakmıyorum. Erdoğan’a bakıyorum. Sinir katsayısı yüksekse barajı geçiyoruz diyorum” cevabını veriyor. Fırat, görüşmemizde bir de ilginç iddiada bulunuyor: “Demirtaş, evine gelen dört polise kapıyı açsa infaz edilecekti.”
Seçime bir hafta kala Hatay’da her sohbet Suriye’yle başlıyor, onunla kapanıyor. Dört partiden yetkiliyle 7 Haziran seçimlerini konuştuk.
P24 Seçim Otobüsü ile seçimlere 10 gün kala ilk durağımız Hatay oldu. Şehir, Türkiye’nin en yoğun nüfusa sahip illerinden biri. Adım attığınız anda bunu hissediyorsunuz. Dar sokakları, sıkışık trafiği ile Hatay büyük bir şehir. Ancak burada son dört yılda çok büyük değişimler yaşanmış. Sebep belli; Suriye iç savaşı. Komşudaki karışıklık, Hatay’ın her rengini etkilemiş. Turizm ve ticaret gelirleri düşüşte. Mezhepsel kırgınlıklar var. Ve kimilerine göre yarım milyona yakın Suriyeli artık Hatay’da yaşıyor.
(2011 Genel Seçimleri’nde Hatay meclise 5 AKP 5, 4 CHP, 1 MHP milletvekili yolladı.)
“Mezhepsel fark görmüyoruz”
AKP İl Başkanı Ahmet Atıç, parti olarak mezhepsel fark gözetmediklerini söylüyor. “Teşkilatımızda Alevi kardeşlerimiz var. Her kesimden oy alıyoruz” diyor. Halihazırda 11 ilçe belediyesi AKP’de. İmam hatip lisesinden mezun olan ve katsayı problemi nedeniyle üniversiteyi Kıbrıs’ta okuyan Atıç, bu seçimde AKP’nin yüzde 49,5’tan fazla oy alacağını düşünüyor. “Hatay’da 5 milletvekilinin altına düşmeyiz” diyor.
“6 vekili zorluyoruz”
CHP’nin Hatay 1’inci sıra milletvekili adayı Grup Yorum’un eski solisti Hilmi Yarayıcı. Konuşmasına Shakespeare’in sözüyle başlıyor: “Bir ulusun türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür.” Peki, Hatay’da CHP ne yapacak? “En az 5 milletvekili çıkarırız. 6’yı zorluyoruz. Az oy aldığımız bölgelerde yüzde 100’e yakın artış var” diyor. HDP’nin barajı aşacağını düşünüyor. Ama HDP’nin Hatay’daki şansını yüzde 5 olarak görüyor.
“Savaşı Esad kaybederse kötü olur”
MHP’nin parlamentodaki tek Hatay milletvekili Şerif Çirkin’e göre şehirde eski huzur yok. “Kadınlar gece 12’de sokağa çıkardı. Şimdi tercih edilmiyor” diyor. Ona göre, ülke bazında AKP’den MHP ve HDP’ye kaçış var. Muhafazakar ve milliyetçi oyların kendilerine kaydığını düşünüyor. Çirkin’e göre en büyük sebep ekonomik durgunluk. “Herkes sıkıntılı. Ancak Hataylı’nın derdi daha büyük. Çünkü burası bankalar tarafından savaş bölgesi kabul ediliyor. Sınır kapılarının kapalı olması ticareti zorluyor” diyor. MHP iktidarında tüm Suriyelilerin kamplarda yaşayacağını, çarşıya izin kağıdıyla çıkılacağını, kimlik tespiti yapılacağını söylüyor. Ve ekliyor: “Suriye’deki savaşı rejim kaybederse Türkiye ve Hatay için büyük sorunlar ortaya çıkar.”
“Oylarımızı 5’e katlayacağız”
HDP’nin Hatay adayı Arap Alevi kökenli Nihat Eraslan. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş’ın aldığı 29 bin oyu 5’e katlayacaklarını söyleyecek kadar iddialı. İktidar ve muhalefete yönelik tepki olduğunu düşünüyor. “En büyük şansımız tüm kimlik ve inançları sarmalamak” diyor.
“Ağğbi Beşiktaş şampiyon olamaz yaaa. Son 3 hafta bir şey olur. Yarıştan düşerler.” Bu sezonun en flaş takımı Beşiktaş’tı. Ama en fanatik ‘kartal’lar bile kendilerini şampiyon olarak hayal edemedi. Ama niye? Bu nasıl psikoloji? Merak ettim.
Doğma büyüme Galatasaray’lıyım. Ama Beşiktaş’a sempatim yok değil. Hatta ‘yok değil’in de ötesinde… Serencebey’de 4 yıl geçirince başka türlü olması mümkün değil zaten. Uzatmayalım. Beşiktaş Avrupa’da maç kazandığında sevinenlerdenim. Bu sezon da hepimizi bayağı bir gururlandırdılar. Ama… İşte Beşiktaş söz konusuysa hep bir ‘ama’ var. Prandelli’li Galatasaray, İsmail Kartal’lı Fenerbahçe’nin olduğu ligde Arsenal, Liverpool’a kök söktüren Beşiktaş şampiyon olamıyor. Ve biz şaşırmıyoruz. Burada duralım. Türkiye’nin en büyük 3 kulübünden birine niçin karar anlarında taraftarları bile güven vermiyor? Beşiktaş derbilere niye hep ‘ezik’ çıkıyor? Buna itiraz edenler çıkabilir. İstatistiklerle gelelim. İşte son 20 sezonun tablosu: Galatasaray’ın 9, Fenerbahçe’nin 7, Beşiktaş’ın ise sadece 3 şampiyonluğu var.
Tekrar soruyorum, niye böyle?
1)Tüm sorunların anası ortak: Taraftar sayısındaki ‘dramatik’ fark. Bilyoner’in 2014’teki araştırmasına göre Türkiye’de futbolseverlerin yüzde 36’ı Galatasaray’ı, yüzde 35’i Fenerbahçe’yi, ancak yüzde 19’u Beşiktaş’ı tutuyor. Önemli olan “nicelik” değil, “nitelik” demeyin. Çok taraftarı olan gazete sattırıyor. ‘Şifreli kanal’ı satın aldırıyor. Daha çok forma, ürün satıyorsunuz. Madem sistem kapitalizm; ligin Galatasaray-Fenerbahçe finali çok daha kârlı.
2)Transfer politikası krizi: Kartal, Metin-Ali-Feyyaz’ın takımı mı, yoksa Quaresma-Fernandes-Almeida’nın mı? Beşiktaş’ın Galatasaray veya Fenerbahçe –miş- gibi davranması herhalde en büyük açmazı. Oysa Beşiktaş’ın güzelliğinin Süleyman Seba’lı yıllar olduğunu herkes söylüyor. Yine de taraftar şaşalı transfer isteğinden vazgeçmiyor.
3)Oyuncuların tercihi: Anadolu kulüplerinden ‘Üç Büyükler’e transfer olacak futbolcuların çoğu FB veya GS’yi tercih ediyor. Bunun iki muhtemel nedeni var: 1/GS ve FB, BJK’tan daha büyük bir ‘vitrin’ olarak görülüyor. 2/Futbolcular, taraftarı oldukları kulüpte oynamayı tercih ediyor.
4)Başarı çıkmazı: Takımlar başarılı oldukça taraftar sayıları artıyor. Taraftar sayısı artan kulüp ekonomik olarak güçlendiği için daha başarılı oluyor. Örnek mi? GS’nin UEFA Kupası’nı kazandığı yıllarda 7-13 yaş arası olan çocukların büyük bölümü Cimbom’u tutuyor.
5)Kayırılma iddiası: Beşiktaşlılar FB ve GS’nin federasyon ve hakemler tarafından kayırıldığını düşünüyor. Haklılık payları yok değil. Sebep için lütfen başa dönünüz. (Bknz: Taraftar sayıları)
Başka bir Don, Peggy, Pete, Joan ve Roger daha yok. Ve bir daha hiç olmayacaklar. Onlar o dönemin insanlarıydı. Dedemin yaşıtları...
Kahvaltı niyetine içtikleri viskileri, ellerinden düşürmedikleri sigaraları... İhtişamlı kıyafetleri, kariyerlerini her şeyin önüne koymaları, ‘ahlak’ı önemsememeleri...
‘Eski dünya’ 1960’dan ‘yeni dünya’ 1970’lere her şey değişti. Onlar da...
Sekiz sezonda ‘Mad Men’ karakterleri tek bir şeyin peşinde koştu: Mutluluk. Ama ‘mutluluk’ nedir? ‘’Mutluluk yeni bir otomobilin kokusudur. Korkudan bağımsızlıktır. Otoyol kenarında rastladığın ve sana her şeyin yolunda olduğunu söyleyen bir billboard.’’
‘’Mutluluk nedir? Daha fazla mutluluk istemeden önceki an.’’
Peki, mutluluk nerede aranır? Kariyerde ve sekste... En azından Madison Avenue’de.
Don’dan Peggy’ye, Joan’dan Pete’e hepsinin aşkı işe, işi aşka tercih ettikleri anlar oldu. İkisinde birden mutluluk ise sanki bir yalandı. Hala da öyle...
Dizinin diğer can alıcı sorusu: Kendini tanıyor musun? 1960’da hepsinin cevabı mesleği, doğduğu şehir, oturduğu semtti. Oysa şimdi öyle mi? Herkes kim olduğunu bulabilir. Deneye yanıla... Bata çıka... Alıp başını uzaklara giderek... Rahatlıktan vazgeçerek... Her seferinde dönerek. Ama sıfırlanarak.
Çünkü gülümsediğin yere aitsin. Ve kimse bir buzdolabı değildir!
“Bugüne kadar hiç âşık olmadın, çünkü aşk diye bir şey yok.Senin ‘Aşk’ dediğin şeyi benim gibi adamlar naylon çorap satmak için icat etti.” Sözün sahibi Mad Men dizisinin gizemli, yaratıcı ve yakışıklı sanat yönetmeni Donald Draper (John Hamm).
Madison Avenue’de geçen dizi reklam sektörünün başarılı şirketi Sterling Cooper’a odaklanırken, 1960’larda ABD’nin geçirdiği büyük değişimi yansıtıyor. Ağır temposuna rağmen bu kadar hayranı olmasının sebebi detaylarda gizli. Titizlik en çok da karakterlerin dönemin ruhunu yansıtan kıyafetlerine yansıyor. Birçok markanın özel Mad Men koleksiyonları hazırlaması boşuna değil. Örneğin 44 beden ofis yöneticisi Joan Holloway’in (Christina Hendricks) çekiciliği izleyicileri baştan çıkarmakla kalmadı, birçok tasarımcıya ilham verdi. Karakterlerin kariyerlerini, inişli çıkışları ilişkilerini izlerken bir yandan da John F. Kennedy’nin öldürüldüğü ya da Apollo 11’in Ay’a indiği gün Amerikan toplumunun neler hissettiğine tanık oluyorsunuz. Tüm bunlardan dolayı Mad Men belki de bir diziden fazlası, neredeyse belgesel… Nefes kesen yedi sezonun ardından finale dair komplo teorileri çarşaf çarşaf yazılıyor. En başta gelen Don Draper’ın ikinci eşi Megan’ın (Jessica Paré) kaderinin aktris Sharon Tate’e benzeyeceği; bir seri katil tarafından öldürüleceği iddiası… Öyle ki dizinin yaratıcısı Matthew Weiner, bu iddiayı yalanlamak zorunda kaldı. Ancak Weiner dizinin sonuyla ilgili ser veriyor, sır vermiyor. “Amacım izleyicileri hem memnun etmek hem şaşırtmak. Diziyi öfke duyarak bitirmelerini istemem. Ama aynı zamanda onları izlemek istediklerinden korumalıyım. Her istediklerini veremem” diyor. Yine de Mad Men hayranları şu soruların yanıtlarını almak için yanıp tutuşuyor: Dizinin açılışında gökdelenin tepesinden düşen takım elbiseli adam, intihar eden Donald Draper mı? Başrol karakterlerinin hayatları ne yönde ilerleyecek? Draper gerçek kimliğini çocuklarıyla paylaşacak mı? Reklam ajansı eski gücüne tekrar kavuşabilecek mi? Görünen o ki Mad Men hayranları son yedi bölümü izlerken bolca adrenalin pompalayacak. Ve dizi, nasıl sona ererse ersin çok konuşulacak.
kenardakalanlar @kenardakalanlar - Tumblr Blog | Tumgag