Bitkin bir şekilde köpeğiyle bahçeli sokaklarında yürüyen genç kadın, kimseyi umursamadan kendi kendine konuşmaktan vazgeçmiyordu. Yarın doğum günüydü ve her doğum günü öncesi olduğu gibi kendini değerlendirerek geçirecekti bu uzun yürüyüşünü. Düşüncelere boğulmuşken yer yer heyecanlanıyor, yüzünde bir gülümsemeyle adımlarını sıklaştırıyor, kimi zaman da düşüncelerin ağırlığıyla yavaşlıyor ve köpeği onu çekiştirmeye başlayana kadar bu düşüncelerden kurtulamıyordu. ‘’Yine de’’ diye düşündü, ‘’kendimle daha barışığım. Bu da bir gelişme sayılır değil mi?’’ diye sordu boşluğa. Köpeği ise ona bakıyor ve cevap verircesine gülümseyerek dili dışarda bir şekilde hızlı hızlı nefes alıyordu.
Düşüncelerinden kurtulduktan sonra evinin sokağına saptı ve dört günlük karantina öncesi nelerin gerekli olduğuna dair kafasında hızlıca bir liste yaptı. Tüm dünyayı saran virus, nasıl olmuştu da ancak bilim kurgu romanlarında görebileceğimiz bir ortam yaratmıştı. Her yerde maskeyle gezen insanlar, birbirine değmeden selamlaşmaya çalışanlar, havada kolonya kokusu, pudralı tek kullanımlık eldivenler ve sonu gelmez market kuyrukları. İnsanları birbirinden bu kadar uzaklaştıran şey, nasıl da yine aynı insanları birbirlerine kenetlemişti. Ev ziyaretleri daha anlamlı, telefon görüşmeleri daha neşeli, balkondan birbirlerine verilen selamlar bile daha içten olmuştu. Dünya krizi fırsata çevirmiş ve sosyalleşme adına bir devrim olmuştu. Başka bir köpeği görünce bir anda ona koşmak için hareketlenen köpeği kadını düşüncelerinden uyandırdı ve tekrar yürümeye başladı.
Kafasındaki kısa market listesine tekrar döndü ve akşam gelecek misafirleri aklına geldi. Bu karantina döneminde onu yalnız bırakmayıp dört günü beraber geçirme teklifini içtenlikle kabul etmişlerdi. ‘’Ne tatlılar,’’ dedi kendi kendine yüzünde bir gülümsemeyle. Böyle arkadaşlıklar artık çok zor bulunuyordu. Bir insana kendini bu kadar anlatabilmek ve beraber bu kadar güzel vakit geçirebilmek oldukça zor rastlanan bir durumdu. Bu akşamı ve çevresindeki onca insanı düşününce keyfi iyice yerine geldi: ‘’Şanslıyım be!’’ deyiverdi hafif yüksek sesle. Karşı kaldırımdan geçen adam irkildi bu sözle ve ayakta dikilen bu kadının mutluluğuna bir anlam veremeyip ‘’Fesupanallah…’’ söylemleriyle yürümeye devam etti. Bu söylenmeyi duyan kadın da kendine gelip, şu market alışverişini bir an önce halletmesi gerektiğini düşündü.
Markete doğru giderken ‘’abur cuburu da ihmal etmiyim’’ dedi, ‘’Çisot sever. Ben de onu bahane eder iki atıştırırım.’’ Hafifçe güldü bu düşüncesine. Bayılıyordu arkadaşı Çisem’le uğraşmaya. Hele ki onu garip sorularla sıkıştırmaktan inanılmaz keyif alıyordu. Çisem de her sorusunda hafif nazlanıyor ama cevaplamadan da geçmiyordu. Aralarındaki iletişim üniversite dönemine dayanıyordu. Bir türlü bitiremediği yüksek lisansa başladığı dönemde bulmuşlardı birbirlerini. O günden bugüne de arkadaşlıkları ilerlemiş, yer yer kavga etmiş, yer yer birbirlerine destek olmuş, özür dilemeyi ve birbirlerine sarılmayı öğrenmişlerdi. Bu süreci iyi atlattık diye geçirdi aklından. ‘’Süreç, he he.’’ dedi keyifle. Neden sonra kafasını kaldırdı ve köpeğinin artık beklemekten sıkılıp oturduğunu fark etti.
Hemen köşedeki markete doğru harekete geçince köpek de kalkıp onu heyecanla takip etti. Köpeğinin bu heyecanlı hali ona da enerji veriyordu aslında. Zeyto’yu sahipleneli daha birkaç yıl olmuştu ki bir de ona arkadaş olacak bir kedi buldu barınakta. Onlarla yaşamanın ona ne kadar çok keyif verdiğini hatırladı ve köpeği Zeyto’ya sıkıca sarıldı. Zeyto kadının bu sevgi selinden beyhude bir çabayla kurtulmaya çalıştı ama kendini teslim etmek zorunda kaldı. Şimdilerde İstanbul’da yaşayan yakın arkadaşının köpeği de sarılınca böyle huysuzlanırdı işte. Umarım o da benim sarıldığım gibi sarılıyordur Odin’e sık sık, diye geçirdi içinden. Onlar da keşke burada olsaydı. Gerçi Zeyto’yla hiç anlaşamazlardı ama olsun, ‘’Karşı kaldırımdan bakışırlardı.’’ dedi hemen karşıdan gelen kadının yüzüne. Kadın şaşkın bir ifadeyle arkasına bakıp kendisine mi yoksa arkasındaki birine mi söylediğini anlamaya çalıştı. Ama arkada kimse olmadığını görünce ‘’Bana mı dediniz?’’ dedi kadın kendinden pek emin olmayarak.
-‘’Hayır kusura bakmayın bir arkadaşımı düşünüyordum da, ona isyan ettim bir anda.’’
diye cevapladı kadın anlamayarak.
Anlamak da zordu zaten onu. Dert etmedi o yüzden bu yalan cümleyi ve adımlarını sıklaştırdı. Arkadaşının bir alt sokaktaki bahçeli evini hatırladı nedensizce. Sonra da arkadaşıyla geçirdiği zamanları. O da Çisem kadar değerliydi en nihayetinde. Ama o kadar yakın değillerdi elbet. Muhteşem üçlü oldukları günleri düşündü. Beraber vakit geçirmekten ne de keyif alıyorlardı. Şimdi burda olsa da hep beraber olsak keşke, diyerek hüzünlendi. Bari doğum günümü hatırlasa diyip hafifce öfkelendi. Sonuçta o hep bir şekilde arkadaşına kendisini değerli hissettirecek hediyeler hazırlıyordu doğum günlerinde. ‘’Öküz!’’ dedi bir hiddetlenerek. Neyse, onu böyle kabullendik napalım, diyerek de sakinleştirdi kendini hemen. Öyle ya hepsi birbirini oldukları gibi kabullenmişti. Bundan dolayı da oldukça mutluydu. Düşündükçe bu durumdan daha da keyif aldı. Herkes istediği gibi yaşıyor istediği şeyi yapmaya çalışıyordu. Duraksadı bir anda. Gerçekten istediğim şeyi mi yapıyorum diye düşündü. Başını yukarı kaldırıp karanlıkta şehrin ışıklarından arta kalan bir kaç sönük yıldıza baktı. En azından zamanında arzuladığım şeyleri yapabiliyorum. Şimdi ne istediğime gelince, o da zamanla beni bulacaktır herhalde deyip kendince rahatladı. Derin bir nefes alıp önüne baktığında eve gelmiş olduğunu ve marketi teğet geçtiğini farketti. Neyse dedi Çisot’a söylerim de gelirken alışverişi yaparlar. İçeri doğru girerken hayatım ne garip ama güzel anılarla dolu diye düşündü. Kendinden memnundu. Arkadaşlarından da. Hayallerinden ve hayal kırıklıklarından da. Ev arkadaşı Zeyto ve Kekik’ten de. Okulundan, işinden, ve onu o yapan tüm anılarından. Otuz yaşına gelmişti ve mutluydu işte. İyi yönettim bu süreci diyerek kendini tebrik etti.
Seviyordu kendisini ve bir de ‘süreç’ kelimesini.