
#extradirty
AnasAbdin
we're not kids anymore.
One Nice Bug Per Day

JBB: An Artblog!

tannertan36
Mike Driver
Three Goblin Art
noise dept.
No title available
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

No title available

PR's Tumblrdome
Today's Document
Misplaced Lens Cap

No title available
trying on a metaphor
Xuebing Du
tumblr dot com
Cosimo Galluzzi

seen from Türkiye

seen from United States
seen from South Korea

seen from Türkiye
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Germany

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Australia
seen from Algeria

seen from United States

seen from Germany
@korhanercin
From sketch to coloring
Naked lady
Jumping on the asteroid...
a quick drawing from my youtube channel...
Master...
How I draw?
Fatih’te Çorba İçerken Bir İspanyol Kız Öptü Beni…
KORHAN ERÇİN·13 Şubat 2015·
Evet. Gece ikiydi ve çok açtım. O kadar iç iç sonra eve gitmek için minibüs, dolmuş bakarken ara sokakta Hadise’nin O Ses Türkiye’de söylediği gibi “bana gel, bana gel” diye seslenen bir dükkan gördüm. Çiseleyen yağmur eşliğinde sokağa girdim. Salaş esnaf lokantaları tadında camında pileli perdeler takılı, mavi ahşap bir dükkan idi. Şöyle camdan içeriye doğru baktım. Benim tarzımda, demlenmiş ve uyku öncesi bir çorbayla mideyi dinlendiren insanlar vardı. Şöyle kafayı geriye doğru yatırıp dükkanın ismine baktım: Çor-ba-cı Hü-se-yin”. Doğru adrestesin Kaan dedim.
Kapıyı araladım ve o yağmurlu serin havadan sıcak çorba kokularının olduğu ortama girdim. Yerlerde karo fayanslar ve tahta masalarla klasik esnaf lokantasıydı. Bir boş masa buldum. Masada klasik yuvarlak plastik ekmek kutusu vardı. Yanında birazdan çorbaya katacağım kırmızı biber, nemlenmiş ve akması ihtimali düşük tuz ile dostu karabiber mevcuttu. İki şişe su da çorbayla boğazımızı ferahlatmak için nöbet halindeydi.
İki dakika sonra karşımda bıyıklı, kara kaşlı; aslında üstündeki önlüğü ve mutfaktan çıktığını belli eden kokuları olmasa Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı var diyebileceğim, Hüseyin Bey vardı. Tabii ki elli yaş versiyonu. Şöyle beni bir süzdü. Elini çenesine götürdü. Ben tam “Bir ……… istiyorum lütfen” diyecektim içeri doğru yürümeye başladı. Arkasında tam bir şeyler söyleyecektim, valla diyemedim bir şey. Arkasından öyle kaldım. Sanırsın adam boyumun ölçüsünü aldı.
Bir – iki dakika bekledim ve tam arkaya doğru yürüyecekken Hüseyin Bey isimli şahsiyet elinde çorba kasesi, bana doğru geldi. “Ben daha sipariş vermemiştim” diyecektim ama cümlemin yarısında “Biz burada ne getirirsek onu içersin, menü yok, istek yok” dedi. Çattık belaya akşam akşam. Neyse içip gidelim diye düşündüm. Sıcak çorba sonuçta, bu saatte ne olsa içilirdi. Ya mercimek ya da işkembedir başka ne olabilirdi ki?
Kaşığı aldım. İlk kaşık ağzıma girdi ve soğuk ama o ne lezzet. Gözlerimi kapattım. Valla iyi ki menü getirmemişti. Gözlerimi bir açtım ve….
Ve tahminimce İspanyolca konuşulan bir esnaf lokantasındaydım. Yok canım olamazdı böyle bir şey. Açıp kapattım gözlerimi tekrar. Ciddi ciddi yabancı bir ülkede bir lokantada çorba içiyordum. Hadi canım. Tamam hikaye anlatıyoruz ama bu kadarı olamazdı. Tekrar tekrar gözleri aç/kapat, çimdikleme ve aklıma gelebilecek her türlü çabayı gösterdikten sonra bu sefer kaşığı masaya bıraktım. Daha da ilginç olan masada karşımda esmer, kara kaşlı, zeytin gözlü bir İspanyol kız kendi dilinde bana bir şeyler anlatıyor ve arada kahkaha atıyordu. Ama olaylar daha yeni başlıyormuş. Kız sonra bana sert sert bakıp bir şeyler sorar gibi bir tarzda birkaç kelime söyledi. Ben kıza aynı dilde karşılık verdim. Kendi kendine dilim çözülmüş ve kızın (İspanyolca zannediyordum ama daha sonra Katalanca olduğunu öğrenecektim) söylediklerine karşılık vermiştim.
İsminin daha sonra Nausica olduğunu öğreneceğim bu güzellik bana bir kahkahayla yanıt verdi. Ne olup bittiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. On dakika önce Fatih’te çorba içerken şu an yabancı ülkede güzel bir kızla yemek yiyorduk. Kesin rüyaydı ama ne bozacaktım böyle rüyayı. Sadece rüyanın sınırlarını anlamak için masadaki menüyü aldım ve restoranın ismine baktım: “Bar Restaurante Romesco”. Gerçekliğini sonra kontrol edecektim. Bu arada içtiğim şeyin ‘Gazpacho’ olduğunu biliyordum (burada da gazpacho tarifi var) ama nerden ve nasıl biliyordum en ufak bir fikrim yoktu.
Bir kaşık daha aldım çorbamdan. Zeytin gözlü esmer kız anlatmaya devam ediyordu. Ben de sohbete eşlik ediyordum. Çorbayı bitirirken burada sohbetin de biteceğini anlamamıştım. Son kaşığı içmemle kendimi Fatih’te, Çorbacı Hüseyin’in mütevazi ortamında bulmam bir oldu. Ya çok iyi içmiştim ya da bu adam çorbaya bir şey koyuyordu. Mutfağa doğru yürüyordum…
Arkada Hüseyin ile bir kadın (yardımcısı gibi değildi sanki karısıydı) konuşuyordu. Yeniden Romesco’nun dükkanına dönmeliydim. “Aynı çorbadan bir tane daha dedim” ve yerime döndüm. Bir çorba daha geldi ama bu çorba başka bir çorbaydı. Bir kaşık aldım. Bu bildiğimiz kelle paçaydı. Tam bir hayal kırıklığı. Hüseyin mutfağa dönmeden sesledim: “Bir öncekinden istiyorum…”. Arkasını dönüp sanki az önce evin en değerli vazosunu kıran küçük oğluymuşum gibi bakarak “Gazpacho içmek için İspanya’ya gitmen lazım, burası Fatih” dedi. Hass…. Olay başka bir boyuttaydı. Herif Fatih’te bana gazpacho getirmiş, İspanyol bir kız benimle sohbet etmişti. Ya da ben iyi içmiştim.
Çorbayı içtim ve kendimi toparlamak üzere hesap faslını hızlıca geçip daha fazla bu konuyu açamayacağımı anlayarak dükkandan çıktım. Depocu Mehmet’in (bakınız önceki hikaye) oğlu Kaan İspanya’da çorba içmişti. Daha da gecikmemek için taksiye atlayıp mütevazi öğrenci evime geldim. Kimseye bir şey anlatmadan yatağıma girdim.
O gün geçmedi, bitmedi. Aklımda esmer kız ve kara kaşlı Hüseyin vardı devamlı. Akşam olduğu gibi Fatih’e yollandım. Dükkan açıktı. İçeriye girdim ve bu sefer kız istemeye gelmiş damat adayı misali masaya oturdum ve sesimi bile çıkarmadım. Beş dakika sonra Hüseyin abi elinde çorbayla geldi. Hüseyin abi diyorum çünkü saygı anlamında bir mesaj vermem geriyor hikaye bile olsa. Çorba bana baktı, ben çorbaya baktım ilk dakika. Sonra o kaşık nazikçe çorbaya doğru ilerledi ve dolu kaşığın ağzıma girmesi ve gözlerimi kapatıp açmamla yine Romesco’da idim ve yine karşımda o vardı. Bu rüya falan değildi. Bu sefer çorba yavaş bitecekti. Herhalde İspanya saati ile bir saate yakın sohbet ettik (1 saat 60 dakikaydı ve bu tüm dünyada böyleydi ama ben saçmalayacak derecede mutluydum).
Kızın ismi Nausica idi ve evet biz yine Katalanca konuşuyorduk. O bana okuldan, evden bir şeyler anlatıyordu; ben de ona bizim evden, arkadaşlardan bahsediyordum. Çorbanın bitmesini engellemek için menüden oranın spesiyali olarak gözüken frijoles (fasülye) sipariş verdim. Kızarmış muz, siyah fasülye ve sahanda yumurta karışımlarının beraber geleceğini bilseydim sipariş eder miydim bilmiyorum. Bu arada Nausica ile sanki iki arkadaş Taksim’de buluşmuş gibi laflıyorduk. Arkadaştık sanki. Sonra Nausica masanın üstünden eğildi ve bir öpücük kondurdu dudaklarıma. Öylece kalmıştım. Biz arkadaş değil sevgili miydik? Çantasını aldı ve kapıya doğru yöneldi. Ama ben daha hazırlıklıydım. Hemen bileğinden yakalayıp eline bir kağıt sıkıştırdım. Kağıdı açıp okudu ve bana bakıp tamam der gibi başını salladı. Asıl test şimdi başlıyordu.
Son görüşmemizden tam üç hafta sonra 4 Nisan tarihinde saat 14:00’da Nausica ile Romesco’da buluşmak üzere Barcelona’ya giden uçaktaydım. Ona verdiğim nota göre bugün öğleden sonra onunla aynı restoranda ama gerçek hayatta buluşacaktım. Depocu bir adamın oğlu olarak arkadaşlardan harç, borç para toplayıp uçak biletini almış ve İspanya’ya doğru gidiyordum. Deliydim ama bir defa yaşıyordum. Kaç tane İspanyol kız arkadaşı olan arkadaşım vardı? Hele Fatih’te çorba içerken sizi öpebilen bir kız arkadaş…
Az buçuk İngilizcem ve aslında hayatımda hiç konuşmadığım ve iki üç kelimeyi geçmeyen, son bir ayda öğrenmeye çalıştığım Katalanca ile yoldaydım. Kalbim, hani arabayla yolda giderken küçük bir tümseğin üstünden geçersin ve yüreğin ağzına gelir gibi olur ya işte aynen öyleydi.
Ve İspanya’daydım. Havalimanında şehir merkezine metro, otobüs bir şekilde ulaştım. La Rambla denen caddenin yanındaki La Boqueria’ya (Pazar yeri gibi olan bir yer) yakın bir yerdeydi bu esnaf lokantası. Elimdeki haritaya baka baka buldum La Rambla’yı. Sonrası pamuk ipliği. Pazar yerinin içinden geçtim ve ara sokaklardan Romesco’ya ulaştım. Kapıdaydım ve buluşmaya bir buçuk saat erken gelmiştim. Kapıdan içeri girecekken arkamdan bir ses “Merhaba” dedi. Arkamı dönmemle hayatımın devamını geçireceğime emin olduğum kişiyi görmem bir oldu. Önce bir süre bakıştık, sonra sarıldık. Bu sefer gerçek hayattaydık. Maalesef Katalanca veya İspanyolca konuşamıyordum veya o Türkçe konuşamıyordu ama süre sınırı yoktu ve beraberdik. Kimdi? Nasıl çıkmıştı karşıma? Nereden gelmişti? Hüseyin kimdi? Bilmiyordum ama ne gerek vardı. Dönünce çorbacıya gidip öğrenecektim ama Nausica karşımdaydı. El ele tutuştuk. Dükkana girdik ve aynı masaya oturuncaya kadar ayakta bekledik. Menüden bu sefer o seçti çünkü ben hiçbir şey anlamıyordum. Masamıza iki tabak Frijoles (fasülye) geldi. Göz göze bakışarak yemeklerimizi yedik ve Sangria’larımızı içtik. Sonra dar sokaklarda el ele yürüdük.
Ertesi akşam uçağa binerek İstanbul’a döndüm. Bu sefer Nausica İstanbul’a gelecekti. Bir hafta sonrası için konuşmuştuk. Ben ise bu garip işlerin içine beni sürükleyen Çorbacı Hüseyin’e gittim. Maalesef dükkanın yerinde bir bakkal vardı. Bakkala girdim ve bakkalın sahibini olduğunu düşündüğüm beyefendiye Çorbacı Hüseyin’i sordum. Bakkaldaki yaşlı amca gözlüklerinin üstünden bakarak “Ne çorbacısı oğlum” dedi. Mesaj alınmıştı. Hüseyin yoktu, çorbacı yoktu. Sonra öğrendiğim kadarıyla bakkal amca en az elli yıldır oradaymış.
Bazen çok yormamak lazım bu beyin denen organı. Çok yormadım ben de. Bir hafta hemen geçti ve o burada. Nausica ile Galata’da balık ekmek yemeğe gideceğiz birazdan…
Siz de gidin çorbacılara gece geç saatte. Kim bilir…
"Inception" Mehmet
(Depocu Mehmet efendiden pazarlamanın kralı Mehmet beye)
Evet depocuydum. Tam bir yıl oluyor depo müdürlüğünden pazarlama krallığına terfi edeli. Bir yılda nasıl depoda sayım yapan Mehmet efendiden pazarlama müdürlerinin peşinden koştuğu Mehmet bey olduğumu anlatmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Büyük ihtimalle inanmayacaksınız ama olsun.
İsmini veremeyeceğim bir firmanın deposunda mal girişi, mal çıkışı, irsaliye onayı, irsaliye reddi; her yılbaşında millet evinde göbek atıp Victoria’s Secret seyrederken raf raf mal sayımı yapan Mehmet efendiydim. Severdim işimi. Bazen yoğun, gürültülü bazen ise o uzun raflar içinde uzanan depo ile kaçar giderdim o büyük şehrin karmaşıklığından. Ne de olsa benim oyun alanımdı depo. Müdürler bile bilmezdi depoda ne nerede vs. Yardımcılarım vardı tabi ama işin patronu bendim orada. Neyse, konumuz benim depo ve küçük dünyam değil.
Bir yıl önce, eve yorgun argın geldiğim bir gece yemeğimi bile yiyemeden kendimi yatağa atıverdim. Gözler kapandı ama açlık o açlık. Gözümün önünde benim hanım mutfakta, bıçak elinde; soğan, biber doğramaca; kuşbaşı etler; kuyruk yağı küçük küçük of of of. Valla benim hanım öyle bir güveç yaptı ki rüya rüya değil güveç evi. Soğan kavruldukça avuçlarım terledi; biber, sarımsak tane tane eklendi. Yatakta ziyafetin dibinde idim. Sabahı ettiğimde gözüm doymuş ama midem kazınıyordu. Neyse uyandım ama hanım da ben de uyuya kalmışız. Koştur koştur işe geldim. Depoda çocuklar ziyafet hazırlamış. Kürt böreği, üzerine pudra şekeri aman aman... Ama benim kafa güveçte. Yine de açlık söz dinlemiyor. Yedik börekleri afiyetle. Sonrası öğlene geldik. Tabldot yemeklerimizi yemek üzere fabrika yemekhanesine yollandık. Pilavımızı, kurumuzu yedik. Yoğurt ve turşu ile yan ürün takviyelerimizi aldık ve akşamı bulduk ama kafa güveçte. Güveç güveç güveç...
Servise bindiğim gibi eve geldim. Kapıyı açtım içeri girdim. Ayşe hanım (benim hanım) mutfakta idi. “Ayşe hanım iyi akşamlar” diye seslendim. “İyi akşamlar” diye seslendi. “Sana bu akşam sürpriz var” dedi hanımım. En son sürprizi düşündüm. Bir kaç ay önce bir kuzu tandır yapmıştı gerçekten parmaklarımı yemiştim. Kendi kendime “Ulan Mehmet yine şanslı adamsın güveç zor tabi ama hanımın yine sana en zor gününde bir ziyafet hazırlıyor” diye teselli ettim. Elimi yıkayıp mutfağa doğru ilerledim ve aman diyim o ne... Ayşe hanım soğanları kavurmuş, biberleri, sarımsakları, kuyruk yağlarını kavuşturmuş, o büyük aşkları etle buluşturmuştu. Taş ocak olmasa bile evdeki fırında fokur fokur kaynayan bir güveç beni bekliyordu. Şanslı adamdım. Saat 22:00 olduğunda ancak mırranın çözebileceği sorunlarla boğuşan mideme rağmen şenlik yapan hormonlarım, son iki saattir yüzümdeki gülümsemenin devam etmesini sağlıyordu.
Günler devam etti. Bir iki hafta sonra yine açı açına uyumak üzerine yatağıma yatmış ve yorgunluktan kalkamayabilirim diye üç ayrı saat kurmuştum. Uykuya daldım dalmadım beş dk geçmişti yine açlıktan mıdır bilinmez bu sefer ben mutfağa girdim. Mutfakta bana nefis bir levrek vermişler. Gidip nereden buldu isem üç dört kilo tuz (bildiğiniz tuz değil); hayatımda yapmasını boşver henüz bir defa bile yemediğim tuzda balık olayına giriştim. Balığı ortadan ayırıp defne yaprakları, sarımsaklar derken balığı gömdüm tuza. Tam masaya oturmuş balığa girişeceğim alarm malarm koştur koştur depoya...
Gün boyunca öldüm bittim. Bu kadar mal çıkışı görmemiştim onca senedir. Akşamı bitirdiğimde benim de pilim bitmişti. Serviste uyuyarak eve ulaştım. Eve girişimle mutfaktan gelen balık kokusu ile “yok artık” dedim. 30 yıllık kuru fasülye, pilav, köfte uzmanı Ayşe hanım tuzda balık yapıyor olamazdı. Mutfağa girdim şaşkınlıkla. Bu tesadüf olamazdı. Benim 40 yıllık Ayşe hanım “Bey valla değişik birşey deneyeyim dedim ve düşündüm düşündüm tuzda balık diye bir tarif vardı onu denemeye karar verdim” dedi. Dedi de ne oluyordu? Yok yok çözmüştüm ben olayı. “Ayşe” dedim. “Rüyamda falan mı konuşuyorum? Sen benden mi duydun tuzda balık olayını” dedim. “Yok bey valla aklıma geldi” dedi ama inandırıcı değildi. Daha da deşmedim konuyu ne de olsa nefis bir yemek vardı evde. Akşam yine keyfin dibinde idim. Balığımızı yedik. Defne aroması, sarımsak kokusu herşey aynı rüyamdaki gibiydi.
Ertesi akşam aç olmama ve erken gelmeme rağmen aç olarak yattım yatağa. Rüyada göreceklerim gerçek hayattan daha önemli hale gelmişti. Ve yatar yatmaz rüya daha doğrusu rüya değil gurme dünyası programı başladı sanal ortamda. Nefis bir tavuk kanat yaptım. Acılı sosun hazırlanmasından, tavuk kanatların hazırlanması aşamasına kadar televizyon programı tadında konuyu hallettim. Yine tam yeme noktasına geldiğimde sabah olmuştu ama bu sefer gün boyunca akşam eve döndüğümdeki manzarayı hayal ediyordum. Ve senaryo aynen gerçekleşti. Ayşe hanım nefis bir tavuk kanat yapmıştı. Bu artık tesadüf olamazdı ama neydi bu olay? “Akşam rüyada gör ertesi gün hanım sana o yemeği bir de aynı tarifle yapsın.”
İki gün sonra tekrar denemeye karar verdim. Zaten tekrar denemeye karar verdiğimde çözdüm konuyu. Konu benim düşündüğümden daha büyüktü. İşten geldim. Aç değilim ve yorgunum diyerek yatak odasına geçtim. Bu sefer sipariş verecektim rüyam için. Uyumadan önce uzun uzun ne istemeliyim diye düşündüm. En pahalı etlerden olan küşleme görecektim rüyamda. Bakalım görebilecek miydim? Bu et hayvanın sırt bölgesinden kuzu başına 2 parça çıkardı. Ayrıca çok pahalı idi. Bize gelmezdi işin özü. Yine de merak içindeydim. Uykuya daldım. Gerçekten küşleme gördüm. Ağır bir tava üzerinde önce mühürledim. Biber, kekik ile yavaş yavaş pişirdim. Yanına haşlama brokoli ve sebzeleri ekledim. Aynı o steakhouse dedikleri yerlerdeki gibi tahta bir ekmek tahtası üzerinde sundum kendime. Şarap açtım yanına kırmızı- Kabarne Savinyon mu diyorlar ne J. Nefis idi ama hayatımda böyle bir durum yaşamamıştım.
Akşamı zor ettim ertesi gün. Eve geldiğimde Ayşe hanım salonda ağlıyordu. Hayda biz küşleme beklerken durum bambaşka idi. Zaten olacağı yoktu ve bütün tez çökmüştü. Kim görmüştü bizi küşleme yerken. Pirzola bile üç dört ayda bir girerdi bizim eve. Yani rüya bu sefer tutmamıştı. Salona girdim. “Hayrola Ayşe noldu niye ağlarsın?” dedim. Başladı anlatmaya ama inanır mısınız yoksa ben pencereden mi atlayayım bilemedim. Sabah kalkmış benim hanım. Canı ne çekmiş dersiniz? Küşleme. Kahvaltıyı yapmış yavaş yavaş. Saat olmuş 10:00. Çıkmış evden yürümüş kasap Cemil beye. Küşleme istemiş istemesine de zaten adama üç porsiyon gelmiş ve onları da yarım saatte satmış. Daha da garibi Ayşe hanımdan önce en az on kişi daha sormuş ona. Devam etti ağlamaya. Ayşe hanım çıkmış bizim kasaptan başlamış küşleme için dolaşmaya. Saat öğleden sonra üçe gelirken gezdiği kasap sayısı ben diyim on siz deyin yirmi ama küşleme yok. Koca mahalle/ semt küşleme yemek için sözleşmiş sanki. O zaman anladım sadece hanımı değil mahalleyi etkiliyordum geceleri. Allah’ım nasıl bir güç vermiştin bana. Millet çizdiği resimle, konuşması, hitabıyla etkiler biz rüyamızda ne pişiriyorsak millet ertesi gün onun peşinden gidiyordu.
Bu konu üzerine iyice kafa yormaya başladım. Kimseye anlatamıyordum. Deli derlerdi bana. Hanım dahil bilmiyordu mevzuyu. Bir sürü soru geliyordu aklıma... “Acaba ne kadarlık bir alanda etkili idim? Tüm İstanbul’a ertesi gün rüyamdakini yedirebilir miydim? Rüyamda pişirdiğimi ertesi gün bulamalarsa isyan çıkar mıydı? ...” Sırayla soru işaretlerini gidermeye karar verdim. Önce etki alanımı ölçecektim. Bunun için küçük bir plan yaptım. Yemeksepeti.com’dan bir arkadaşımın oğlu vardı. Satış ekibinin başında. İyi çocuktu diye aklımda kalmıştı. Yemekten öyle çok anlamaz ama insan ilişkisi falan iyiydi. Akşam rüyamda gördüğüm yemeğin İstanbul’da ertesi gün restoranlarda satışının artıp artmadığını ve hangi semtlere kadar bu etkinin olduğunun bilgisini rica edecektim. Babasını arayıp cebini alıp ararım dedim. Benim ev Hisarüstü’nde idi. Orayı merkez kabul edersek örneğin Etiler, Beşiktaş, Levent diye yayılırsak Bakırköy’e kadar etki olacak mıydı? Akşama heyecanla geldim. Umarım dedim iyi birşeyler görürüm rüyamda. Çok da yemedim. Şansıma rüyamda bir usta bana beyti yaptı. Ama nasıl beyti. Yeme de yanında yat. İşte zaten onun gibi bir durumdaydım. Rüyada görüyor ama yanında yatıyordum. Neyse lafı uzatmayalım. Sabah oldu hiç ses etmeden normal hayatımıza devam eder gibi işime gittim. Geldim akşama hanım dışarıda yiyelim dedi. Aldı beni kebapçıya götürdü. Hiç karışmadım menüyü açtı ve “Beyti” dedi. Yedik beytileri. Sabahı zor ettim. Hemen şu yemeksepeti’ndeki çocuğu arayıp soracaktım durumu. Nasıl soracaktım? Bilmiyorum ama bir şekilde soracaktım. Önce babasını aradım. Uydurdum birşeyler aldım oğlunun numarasını. Aradım çocuğu. İyi karşıladı. Hatırladı beni eski mahalleden. Hal hatır faslı bitince lafa girdim. “Bak oğlum, dün akşam gittiğim Kebapçıda hemen hemen herkes Beyti yiyordu. Acaba beyti’ye özel bir gün müydü merak ettim, sen bilirsin siparişleri, ürünleri bir baksana” dedim. Söylediğime ben bile inanmamıştım ama çocuk nezaketten mi başından savmak için mi bilinmez “bakıp arayayım amcacım” dedi. Yarım saat sonra ilk telefondakinden daha da heyecanlı bir ses tonu ile “Ya baktım ilk başta olur mu diyordum ama valla dediğiniz gibi Beyti satışları önceki günlere bir kaç kat artmış” dedi. Konuya girmişken soruverdim “peki her yerde mi? yoksa sadece bizim semtte mi?” bakmış ona da. “Amcacım valla Avrupa tarafında daha fazla artmış ama kenar semtlerde aynı etki yok, mesela Maltepe, Beylikdüzü’ndeki kebapçılarda öyle bir artış yok dedi. Olay anlaşılmıştı. Bizim de bir gücümüz vardı. İnsandık işin sonunda. Çocuğa “sağol valla yordum seni” dedim ama ne olur ne olmaz diye “birşey olursa ararım” diye kapıyı aralık bıraktım. O da şaşırmıştı zaten. Depocu Mehmet efendi nasıl olmuştu da Beyti satışlarının artışını yemeksepeti gibi elinde devasa bilgi olan bir yerden daha önce yakalamıştı.
Son noktaya gelmiştim. Ne rüya göreceğimi belirleyebilir miydim? Bunun için tamamen hissiyatlarım üzerine dayalı bir plan yaptım. İşlerin yoğun olmadığı bir günü seçtim. Tüm günü aç geçirdim. Eve gelince de hanımdan “çok yedim gündüz” diyerek affımı rica ettim. Yatmaya bir iki saat kala interneti açtım. Yatmadan önce iki saat boyunca karpuz resimlerine baktım. Eğer kış günü karpuz çektirebilirsem milletin canını çektirme konusunda yön verme olayını çözmüş olacaktım. En son karpuz yiyen insanlara ait videolar izleyip uykuya daldım. O karpuz ne meyveymiş arkadaşım. Bıçakla oyunlar, otellerdeki gibi karpuz kabuğu üzerine desenli süslemeler; çekirdekli, çekirdeksiz, beyaz, kırmızı çeşit çeşit karpuzlar geldi geçti önümden. Ağzımın suyu aktı. Ve sabah oldu.
Kalktığım gibi servis, işyeri akşamı zor ettim. İşyerinde bir iki karpuz muhabbeti olur mu diye bekledim ama adı geçmedi bile. Eve doğru yürürken milletin elinde karpuzları görünceye kadar bayrakları yarıya indirmiştim. Ama yine olmuştu. Millet ne yapıp edip karpuzu bulmuştu. Bir, iki, beş, on herkes karpuz bulmuştu bir şekilde. İşi çözmüştüm. Ertesi gün gazeteleri alıncaya kadar gücümün farkında değildim. “İstanbul’da kış günü karpuza hücum”. Bu sefer olay daha da büyük olmuştu. Manavlar, Ürdün karpuzu vs derken herkes tüm İstanbul’da karpuz peşine düşmüştü. Lüks restoranlara gidip sadece karpuz yiyenler. Kilosunu on onbeş TL’den satıp günü kurtaranlar. Gazeteye haber olmuştu ama ne olmuştu da herkesin canı karpuz çekmişti kimse bilmiyordu.
Tüm İstanbul’u nasıl etkilediğimi sonradan fark ettim. O gün tüm günü aç geçirmiştim. Ne kadar aç o kadar geniş alanda etkili idim. Dizi filimlerde ürün yerleştirme reklamlarına rakiptim, milletin aklına yerleştiriyordum. Daha ne olsun.
Daha sonra yemeksepeti.com’daki genci aradım. Bir görüşmek istediğimi, anlatacaklarım olduğunu ve fikir danışacağımı söyledim. Restoran açacağımı zannetmiş tabi. Her gün kapısını çalan bir sürü insan olduğu için öyle diye düşünerek buyur etti. Ofislerine gittim. Odasına geçtim ve bir su rica edip başladım anlatmaya “benim bir özelliğim var ama inanır mısın bilmem... “ ve sonra olanlar tek tek anlattım. Açıkcası inanır inanmaz ama gülümseyerek dinledi. Sonuna kadar bekledi. Ve sonra başladı aklına gelenleri söylemeye “Amcacım eğer bu doğru ise artık zenginsin. Bu restoranlar, markalar bugün, yarın, ertesi gün ne yiyeceğine yön verebilmek için milyon TL’ler harcıyor, dizi flimlerde ürün yerleştiriyor, reklam filmi çekiyor, billboard vs etkilemek için herşeyi yapıyor. Eğer senin bu özelliğin bu kadar etkili ise sırayla görüş hepsi ile küçük bir deneme yapıp etkini göster ve sonra bunun için iyi bir fiyat iste”. Yani aslında yapacağım basit idi. A markasının burgerini herkes yesin diye o gün aç gezecektim ve akşamı o ürünle ilgili videolar, fotolar ve hatta onların ustası önümde o ürünü yapacaktı. Sonra rüyamda ürünün yapılışı ve ertesi gün başlasın şenlik.
“Vay be” dedim. Depocu Mehmet oluyor “inception” Mehmet. İlk deneme için yemeksepeti’ndeki genç dostum bana yardımcı oldu. O gün akşam beni bir restorana götürdü ve bir italyan pizzası yaptılar bana ama yedirmediler, öldüm bittim. Gece rüyamda pizza tarifi, sosları, peynirleri. Ertesi gün akşamı bile bulmadık. Yemeksepeti’ndeki genç dostum aradı. Öğlen siparişlerinde pizza almış başını gitmişti. Bu iş olmuştu.
Şimdi artık her ay iki üç marka için rüya görüyorum. Ismarlama rüya tabi ki. Daha güzel bir eve çıktım. Hanım ile ayağımızı uzatıyoruz. Arada bir iki gün aç geçiyorum rüyanın kapsama alanı büyüsün diye ama o da olsun be. Ne de olsa Türkiye’nin en doğal pazarlama müdürüyüm.
Korhan ERÇİN
24.01.2015
Kısa bir hikaye karaladım... Amaç kafaları biraz dağıtmak...
Ali ile Ayşe...
İstanbul’a gelmiş on binlerce öğrenciden bir tanesi de bizim Ali idi. Bizim Ali diyorum. Aynı topraktandık. İkimiz de Ege’li idik. Köyümüzün ismini veremeyeceğim çünkü hikayenin doğru olan ve köydeki arkadaşlar tarafından bilinmeyen çok kısmı var. Sonrasında ortalığın karışmasını istemem.
Ali Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyordu. Ben ise Marmara Üniversite’ni kazanmıştım. Son sınıfa geldiğinde iki üç arkadaşı ile Hisarüstü’nde bir eve çıktı. Son senenin keyfi ile Güney’de muhabbetler, uzun geceler; keyfini çıkartıyordu. Arada beni de çağırdıklarında iki bira, soslu fıstık muhabbete katılıyordum. Çok samimi olmasak da biraraya geldiğimizde köyden, eskilerden iki üç kelime ediyorduk.
Ali ilginç adamdı. Hayatının aşkını arama konusunda takıntıları vardı. Bir gün kendisinin karşısına hayatının aşkının çıkacağına inanıyor ve her hoşlandığı kıza o gözle bakıp ilişkide çok hızlı bir şekilde konuyu evliliğe getiriyor veya ters giden birşey olduğu anda ilişkiyi bitiriyordu.
Ali’nin bundan sonra anlatacağım hikayesinde “Nasıl ve nereden biliyorsun bu hikayeyi” diye sormayın ama çok keyifli bir devam gelmiyor. Bu yüzden okuyup okumama kararını size bırakıyorum.
Ali final haftası öncesinde geç saatlerde eve geldi. Güneyde arkadaşları ile demlenmiş ve keyifli bir gün geçirmişti. Evdeki cemaat televizyon karşısında sohbet içindeydi. İyi akşamlar diyerek odasına geçti. Şort, atlet uyku durumuna hazırdı. Yavaşça yastığa koydu kafasını. Çok rüya görmezdi Ali ama bu akşam göreceği rüya veya her neyse sarsıcı olacaktı.
Derin uyku aşamasında iken kendini ilkokulu okuduğumuz köyümüzün üstündeki tepede bir kayalık üstünde buldu. Rüya bu ya yanında da yaşlı aksakallı dede tarzında bir çoban vardı. Çoban Ali’ye bakıp “Hoşgeldin genç” dedi. Ali “Sağolasın” diye karşılık verdi. Çoban sakince bir kayanın üstüne çöktü ve gözlerini Ali’ye çevirip “Bak Ali, bu rüyada bir görevin var ve bu görev aslında senin hep merak ettiğin sorunun cevabı biraz. Köye inince eski haline geleceksin yani 9-10 yaşlarında olacaksın yine. Köyde gezinmeye başla. Köyde sadece ama sadece bir kişi seni görebilecek ve diğerleriyse göremeyecek veya yaptıklarını hissedemeyecek. O seni gören kişi; seni bu dünyada en çok ama en çok seven kişi olacak. Amma her şey bu kadar basit değil. Şu an öğlen vakti ve güneş tepede, aha bu güneş arkamızdaki kayalıktan gözükmez hale gelinceye kadar o kişiyi bulup geri dön yoksa...”. “Yoksa?” dedi Ali rüyasında. “Yoksa uyanamaz ve rüyanda yaşamaya devam edersin ta ki öbür tarafta ölünceye kadar veya burada ölünceye kadar” diye devam etti çoban.
Görevi olan rüya. Güldü Ali kendi kendine. Çok zor da değildi. Köy zaten kaç hane idi. Akrabaları, annesi, babası birisi çıkacaktı kendisini en çok seven. Ne de olsa çocukluk zamanıydı. Düşünmedi ve sorgulamadı çobanı. Rüyasıydı sonuçta. Ölecek hali yoktu ya. İndi tepeden koşar adımlarla. Arkasında tiz bir ses kulaklarını yakaladı koşarken. “Güneş batmadan geri dön yoksa uyanamazsın...”.
Köye doğru yaklaştı Ali. Yürürken fark etti bir anda eski 9 yaşındaki Ali olmuştu bedeni. Ne zaman nasıl olmuştu anlamamıştı bile. Şaşırdı ama hoşuna da gitti. Hemen sokakları geçti. Gerçekten köyde kimse fark etmiyordu onu. İlginç rüya idi. Hoşuna da gitmedi değil evlerin penceresinden bakıyor, bahçelere girip çıkıyordu kendi evine doğru giderken. Evlerine vardı sonunda. Annesi idi büyük ihtimal kendisini bu dünyada en çok sevebilecek. Daha fazla kim sevebilirdi ki? “Ana...” diye bağırdı evin önünde. Kimse çıkmadı. Kapısını açtı evin. Tek katlı deprem döneminde yapılmış klasik ama sıcak bir evdi. “Anaaaaa” diye bağırdı kapıdan. Yoktu seslenen kendisine. Odalara baktı tek tek. Anası yoktu evde. Arka kapıdan bahçelerine çıktı. 3-5 ağaç vardı bahçede. Elma, şeftali filan. Yerde de çilek vardı. Anasını gördü sonra çamaşır yıkarken leğende. İki büklüm olmuştu yine kadın. Koştu anasına doğru sarılmak için ama içinden geçti kadının. “Ana, anacım” dedi. Ama ne gören vardı ne duyan. Karşısına geçti seslendi, konuştu ama tık yoktu. Sanki yoktu kendisi. Aslında yoktu. Şaşırdı Ali. Toparlanması bir kaç dakika sürdü. Oturdu yere düşünmeye başladı. Anam değilmiş dedi beni en çok seven. Kimdi peki o zaman? Babası aklına geldi. Babası makul adamdı ama öyle gelip “oğlum, aslanım” diye sarıldığı yılda iki bilemedin üç idi. Sevdiğini göstermeyen klasik Türk erkeği modeline örnek adamdı. “Vay be adama bak, içinden beni anamdan çok seviyormuş ama göstermiyormuş, helal olsun” diye düşündü Ali. Gidip görmek için fırladı kapıdan. Kahvede olurdu babası bu saatte. Kahvede aznif oynardı büyükler. Kendisi de yeni nesilde aznif oynayabilen üç beş kişiden birisiydi.
Kahveye geldiğinde önlere baktı. Yoktu babası dışarıdaki masalarda. Tabakadan tütün saran abiler, amcalar doluydu. İçeri girdi. Babası sol köşede çayını içiyor, sarma cigarasını tüttürüyordu. “Baba” dedi. Tek kelime çıktı ağzından. Bağırmasına rağmen dönüp bakmadı ne babası ne de diğerleri. Masaya gitti. Babası domino taşlarını keyifle masaya vuruyor ve aznifde sayı üstüne sayı alıyordu. Ali seslendi, bağırdı, çağırdı. Babası da değildi onu en çok seven bu dünyada. Üzülmemişti ama şaşırmıştı. Anası değildi, babası değildi. Kimdi peki? Merak içinde çıktı kahveden. Birisi görecekti onu bir şekilde ama kimdi? Yürümeye başladı. Akrabalarını gezmeye başladı. Teyzeleri, kuzenleri, amcası... Hiçbirisi görmedi onu. Sesini duymadılar. Olay canını sıkmaya başlamıştı. Böyle rüya mı olurdu? Aslında geri dönse uyanacak ve rüya bitecekti ama kendisini en çok seven insan bu köyde ise onu görmek için can atıyordu. Her zaman böyle rüya göremezdi.
Sokakları dolaştı. Ses çıkardı. Dikkat çekmek için abuk sabuk hareketler yaptı. İnsanların önünden geçerken tek tek seslendi hepsine. Kimse görmedi Ali’yi. Akşamüstü oluyordu artık. Dönme zamanı geliyordu. Eğer güneş batmadan çobana geri dönmezse rüyada kalacaktı ömrünün sonuna kadar.
Pes etti güneş yaklaşırken tepeye doğru. Yürümeye başladı. İçi içini yiyordu ama dönmesi de lazımdı çobana. Köyden çıktı. Toprak yolda yürümeye başladı. Dönüp dönüp köye bakıyordu. Anası, babası, akrabaları tek tek aklından geçiyordu. Atladığı kimse yoktu. Herkese uğraşmıştı. Arkadaşları, okuldakiler hepsine görmüştü. Yapmadığı şaklabanlık kalmamıştı ama yok görmemişti kimse onu. Yapacak bir şey yoktu. Yürümeye devam etti tepeye doğru. Ta ki sol tarafından “Ali” diye bir ses gelinceye kadar. Dört beş kız çocuğu yürüdüğü yolun sol tarafında bir şeyler oynuyorlardı. Aralarında bir kız çocuğu; Sekiz yaşında, saçları iki tarafa örgülü bir kız çocuğu tekrar “Ali...” diye bağırdı.
Ali dondu kaldı. Kıza baktı. Kız ona gülümsüyerek yaklaştı. “Ali nereye gidiyorsun?” dedi. Ali bir anda büyük bir uyanış yaşamış gibi sarsıldı. Hatırlamıştı Ayşe’yi. Kendisinden bir yaş küçük, okulun sevimli kızlarından birisiydi. Dikkatini çekmemişti rüyasına kadar. 3 üstteki evdeki Ayşegül ablanın kızıydı. Ayşe’miydi kendisini en çok seven bu dünyada? Ayşe’ye döndü, baktı kaldı. Birşey diyecekti ama aklına birşey gelmedi. Ne diyecekti ki? “Bu bir rüya, ben bilemedim senin beni çok sevdiğini özür dilerim” mi diyecekti? “Ben aslında büyüdüm okuyorum gel seni de götüreyim mi?” diyecekti. Saçma sapan bir durumdu. Bu arada güneş batmak üzere tepeye dokunuyordu. Az zaman kalmıştı. Ayşe sessizce tuttu Ali’nin elini. Sadece bakıyordu Ali’ye. Ali’de ona. Öyle kaldılar bir kaç dakika...
Ali bir anda gülümsedi, heyecanla ayağa kalktı. Hemen çobana gidecek, uyanacak ve diğer tarafa geçip Ayşe’yi bulacaktı. Ne de olsa onu en çok ama en çok seven insan Ayşe idi. Kafası rahatlamıştı. Ayşe’nin ellerini bıraktı ve gülümsedi. “Bulacağım seni merak etme Ayşe” dedi. Koşmaya başladı tepeye doğru. Bir iki on adım derken bir anda dizlerinin üstüne düşüverdi. Çobana baktı sırtı Ayşe’ye dönük. Çoban bekliyordu sakin bir şekilde. Gidemedi bir adım daha. Arkasına baktı. Ayşe öyle ona bakıyordu mahsun bir şekilde. Ayağa kalktı, geri döndü ve Ayşe’ye doğru yürümeye başladı. Çoban adım adım arkasında kalıyordu. Ali yavaş yavaş yürüyordu, artık belliydi güneşin batışına yetişmeyeceği. Ama belli ki bir sebebi vardı bu kararlığının. Ayşe onbir oniki yaşında ölmüştü köyde iken. Sebebini hatırlayamadı ama ateşlenmiş ve kurtaramamışlardı. Dönse bile gerçek hayatta yoktu Ayşe. O zaman neye yarardı ki uyanması. Kimi severse sevsin Ayşe’den daha fazla seven birisi olamayacaktı. O zaman Ayşe’yi görebileceği tek yer bu rüya idi hem de uyanmama hakkı vardı. Bu hakkını kullandı Ali. Ayşe’ye geri döndü ve sarıldı. Bir çocuğun saf, naif sevgisinden daha büyük ne olabilirdi zaten.
Çoban sessizce arkasını döndü. Yüzünde ne bir endişe ne de ısrarcı bir ifade vardı. Basit bir çobandı sonuçta. Rüyadaki görevi sona ermişti. Ertesi sabah arkadaşları Ali’yi uyandırmak için odaya girdiler ama başarılı olamadılar. Derin, çok derin bir uykudaydı Ali. Bitkisel hayat mı dersiniz koma mı dersiniz bilinmez ama aslında vücut faaliyetlerinin tümü devam ediyor ama bir türlü uyanmıyordu. Ailesine haber verdiler. Ambulans çağırdılar. Hastaneye kaldırıldı. Tomografiler, testler hiçbirşey çıkmadı. Daha önceki hiç bir hastalığa benzemiyordu. Zaten hasta değildi Ali ama bunu bilen tek kendisiydi. Beyin ölümü yoktu. Yaşattılar Ali’yi belki uyanır diye. Annesi, babası bekledi başında. Günlerce, haftalarca, aylarca beklediler. Belki uyanır, geri döner diye. Tıbbi imkanların el verdiği şekilde hayatta tuttular.
İki buçuk yıl sonra Ali son nefesini verdi hastanede. Kendi isteği ile son verdi hayatına. İki buçuk yıl Ayşe ile mutlu bir hayat sürdü. Ayşe ölünce rüya veya diğer taraftaki hayatında o da son verdi kendi hayatına oracıkta. Ali için rüyasında Ayşe ile geçireceği iki buçuk yıl gerçek hayatta yaşayacağı onlarca yıla bedeldi. Kimse anlamadı niye uyanmadığını ve niye öldüğünde yüzünde bir gülümseme olduğunu.
Korhan ERCIN
08.01.2015
19.12.2014
Aralık Pavyon; “Nefes”...
Cemil’imiz nemli bir İzmir akşamında Çankaya civarında adını burada bahsedemeyeceğimiz bir kamu bankasından kapanışlarını yapıp çıkmıştı. Şube müdürü ile muhabbeti iyi olmasına iyiydi ama okulu bitirirken klasik her gencin hayalindeki "yönetici olurum, güzel bir evlilik ve akla gelebilecek tüm hayallerin peşinden sürüklenme heyecanı" azalmış artık standart süreçleri içinde yaşayan bir insan olmuştu. Yine her iş çıkış akşamı olduğu gibi 28 yıldır aynı çatı altında yaşadığı annesi ve babası ile beraber oturduğu evine doğru ilerledi Cemil. Kravatı gevşetti. Liseli gençlerin okul çıkışı kravat seviyesine getirdi. Yaş biraz daha küçük olsa aslında bebeksi suratı ile liseli diyecek kızlar çıkabilir ama bu Cemil’in hoşuna gider mi veya takılacağı bir mevzu mu olur onu bilemem. Şubede geçen 6 yılını düşündü. Ne katmıştı kendisine, mutlu mudur? Gider gelir kafası. Aslında kafasını neye takacağını veya vereceğini de bilemedi Cemil. Eve gitmek, gitmemek. Alsancak Kordon’a gideyim dedi sonra. Orada 1-2 telefon, lise veya üniversite tayfasından 2-3 arkadaş; 1 tepsi midye kapatıp 2-3 bira ile kafayı uyuşturup bu geceyi de kurtarırız dedi. Ayaklar Çankaya – Basmane düzleminden Fuar kapısına dönmüşken Cemil’in aklına şeytan girdi. Daha önce gitmediğim bir yere gideyim diye düşündü. Psikolog vs birine gitmeyi hep düşünüp klasik Türk erkeği gururu ile gitmemişti. Buna benzer ne var diye düşündüğünde her zaman Çankaya’dan Basmane’ye geldiğinde cadde üzerindeki pavyonlar aklına gelmişti. "Buradaki kızlar ne de olsa dert dinleyip öğüt veriyorlar" diye düşündü Cemil. Psikologlar alınmasın, bu Cemil’in fikri yoksa böyle bir iddaamız yok. Cemil için 2-3 derdini anlatacağı ama iyi şeyler duyacağı insanlara ihtiyaç vardı ne de olsa. “Hadi değişiklik yapalım” dedi kendi kendine. İşin garibi o kadar yakın yerde çalıştığı halde bir defa kapısından girmemişti pavyonların. Ama o ışıklı tabelaları hep görmüştü. Araba tamircilerinin arasında renkli ışıklar ile saklanmış karanlık kapılardan yeni dünyalar açılır iç dünyalarına Cemillerin... Bu pavyonlar keyifli yerlerdir aslında. İçeride masaya oturduğunda masa donatılır. Rakılar, viskiler gelir gider. Hikayeler anlatılır. Bazen acı hikayeler, bazen klişe günlük hikayeler. Ama öyle bir anlatılır ki sanırsın o devlet memuru, oto tamircisi aslında gündüzleri dünyayı kurtarıyor, ölümcül hastalıklara derman buluyor. Bir de içki masasında o tanımadığın ama 10 dakikada samimi olduğun hanımefendi verdi mi gazı o suskun dilin olur bir geveze. O hanımefendi seni sözleri ile masajlar, rahatlatır, dinlendirir. İyi hissedersin çıkarken. “Ulan ben kurtardım bu dünyayı” dersin. Aslında o kadınlardır bu dünyanın sihri. Arkalarında yüzlerce dert olmasına rağmen sanki ülkeyi onlar yönetiyorlarmış gibi davranırlar. Seni patron hissettirirler ama onlar yönetirler tüm masayı, dolan ve boşalan kadehleri. Ve onların dertleri başlar sabaha karşı sen çıkarken kafa resetlenmiş.
Bizim Cemil tam o kafalarda değildi ama değişik bir tecrübe yaşayalım diyerek yönünü değiştirdi ayaklarının. Yaş 28, ee artık eklemeliydi yeni bir tecrübe daha hayatına: “Pavyon Tecrübesi”. Basmane kapısına geldi Fuar’ın. Işıklardan geçti. Hızlanmıştı adımları. Değişik bir tecrübe olacaktı onun için. Heyecanlandı. Az buçuk terledi. Sanki evliymiş de karısını aldatacakmış gibi garip bir heyecana kapıldı. Güldü kendi kendine.
Pavyonlar başlamıştı birer birer ama saat çok erken olduğu için boştu mekanlar. Tabi tecrübesizlik. Saat henüz sekiz olmuştu. Öyle önlerinden yürüdü Cemil. Sonra geriye döndü ve tekrar yürüdü. Kafasında huzurlu hissedeceği bir kapı aradı girmek için. Akşam çıkacak sanatçılar, dansçılar, afişleri, fotoğrafları vardı kapılarda. Cemil’in işi onlarla değildi ama o resimlere göre ve fotoğraflara göre içerisini kafasında canlandırmaya çalıştı. “Amaaaaan” dedi 3 tur sonunda. Girdi birisinin kapısından. Boştu içerisi. O kırmızı kadife, koltuklar, loş ışıklar, önceki akşamdan kalma parfüm kokuları. “Sadece filmlerde değilmiş” dedi. Gerçekten de aynı gözüktü filmlerdeki karelerle. Hemen hemen tüm masalar boştu. Garsonlar kenarda laflarken yavaş yavaş ilerledi boş bir masaya doğru. Karanlığa gözleri tam alışırken “buyur abicim hoşgeldin” lafı döküldü 45 -50 yaşlarında beyaz gömlek siyah pantolon bir abimizden. “İçecektim” dedi Cemil. Servis yapan kişi gülümsedi ve “Tabi abicim buyur şöyle bir arkaya doğru bir masaya alayım” diye karşılık verdi. Arkalara doğru sohbetin iyi olacağı müziğin arka fonda kalacağı bir yeri gösterdi. Cemil “vay be, adam benim görüntümden ne mal olduğumu anladı” dedi kendi kendine.
Oturdu masaya Cemil. Yuvarlak, kırmızı kadife koltuklar şeklinde etrafları yükselerek arka duvarla birleşen bir masaydı. “Abime donatıyorum masayı” dedi garson. Cemil “tabi olur” dedi ama kızdı da kendi kendine. Ne getirecek? Fiyat ne olacaktı vs vs... neyse olan olmuştu. Bu arada tek başına düdük makarnası gibi beklemeye başladı. Güya sohbet edecek dertleşecekti diye gelmişti. 5 dakika sonra bir tepsi meze, zeytin, kavun, peynir geldi. “Abi rakı açıyoruz değil mi?” diye sordu garson. “Olur” dedi Cemil. “35’lik mi açayım abi yoksa gelecek varsa 70’lik mi?” diye sorduğu anda masaya yaklaşan isminin sonrasında Necla olduğunu öğreneceğimiz sarışın veya peruğunun sarışın olduğunu tahmin ettiğimiz hanım kişilik “70lik olsun” dedi. Mesaj alınmıştı. Psikolog vizite ücreti 35likti. "Ben anlatacağım o dinleyecek ama bedeli bi ekstra yarım" diye içinden geçirir. “Ekonomik olacak gece”.
Necla bölüm 1
Necla oturdu yanına. Yaklaştı ama dokunacağı kadar değil. Belli ki raconu vardı tartıyordu önce Cemil’i. Cemil’i öyle sakin sakin baktı Necla’ya. İlk defa geldiğini söylese miydi yoksa çaktırmadan yol yordam öğrenip girer miydi muhabbete? Akışına bıraktı ama zaten Necla dümene geçmiş, soruları ile nazikçe gemiye yön veriyordu. Sanırsın 10 yıllık koçluk eğitimi almış en az kelime ile maksimum bilgi nasıl alırım dersinden çıkmış gibi idi. Bir saat bittiğinde rakı yarılamış, muhabbet artmış, arada kahkakalarla keyifli anlar gelmişti. Yıllarca niye gelmemişti ki Cemil? Ne güzeldi muhabbet. Ne lise, ne mahalle arkadaşları ile böyle muhabbete girmemişti. O güzel muhabbet devam ederken Cemil sorduğu soru ile Necla’nın o loş ışıkta bir belli olacak şekilde rengini değişirecek birşey söyledi. “O şişeden içebiliyor muyuz?” dedi. “Hangi şişe?” dedi Necla. Parmağı ile gösterdi Cemil. Barın üstünde kırmızı bir şişe idi. Bira şişesi büyüklüğünde idi ama masadan çok net görülüyordu. Hatta üstüne ışık düşüyor gibi idi. Necla Cemil’e baktı ve “görebiliyor musun o şişeyi” dedi. Cemil muhabbetin değiştiğini anlamıştı. “Evet, gariplik nedir” dedi. Necla bozmadı. “Yok helal olsun diyecektim buradan gördün ya” dedi ama yüzünün rengi farklı idi. İçelim o şişeden bir bardak dedi Cemil. Necla sakince emin misin pahalı içkidir o dedi ama Cemil takmıştı. Niye takdığını da anlamamıştı ama istiyordu. Bi bardak içelim diye ısrar etti. Necla yarı merak yarı ne olduğu belli olmayan bir git gel durumunda garsonu çağırdı. Garsonun kulağına fısıldadı. Garson Cemil’e baktı.”Abla emin misin?” dedi. Necla gözleri ile “evet” dedi. Garson “tamam abla” dedi ve uzaklaştı. 2 dakika sonra elinde 1 çay bardağı ve içinde kırmızı bir içki ile geldi. Cemil “siz de için...” diyecek oldu ama Necla gülümsedi. “Bu sana benim ikramım. Bu içkiyi herkese ikram etmeyiz. İsmi “Nefes”. Afiyet olsun” dedi.
Cemil masaya gelen kırmızı içkiyi aldı “şerefinize” dedi ve tek nefeste yutuverdi.
2 saat sonra Cemil pavyondan çıkmış eve doğru gidebilmek için taksi bakıyordu. Hala olayı unutamamıştı. İnanılmazdı. Hayatının bir anlamı vardı artık. Bir nefes ile hayatı değişmişti. Necla ise masasında bahtiyar bir şekilde içkisini yudumluyor ve Cemil’den sonra masayı dolduran Ahmet, Mehmet’lerle nefessiz ama rakılı bir gece sürdürüyordu. Ara sıra Cemil’in suratı aklına geliyor ve gülüyordu. Bugün, hatta bu zamanlarda Nefes ile ilişkili bir duru olacağını düşünmüyordu ama olmuştu. Cemil’e çıkmıştı piyango. Ve Cemil taksiye binip evine doğru ilerledi.
Ertesi sabah:
Necla siz öğlen deyin onun için sabah gibi gözlerini açtığında tuvalete doğru yollandı. Elini yüzünü yıkadı. Klasik bir gün başlamıştı onun için. Giyindi çıktı. Dün ne de olsa uzun süre sonra nefes’i gören bir adam çıkmıştı. Gülümsedi kendi kendine. “Büyüksün Allahım” dedi.
3 gün sonra:
Necla yine öğlene doğru uyandı ve doğruldu yatağında. Elini yüzünü yıkadı. Üstüne birşeyler aldı ve mutfağa geçti. Bir kahvaltı yapayım dedi havanın güzelliği ile. Balkonu vardı her İzmir evinde olduğu gibi. Güldü bu yeni site yapan salaklara. Balkonsuz ev yapıp satmaya çalışıyorlardı İstanbul’dan gelen paralı lavuklar ama İzmirli aptal değildi J Balkon yoksa para yok idi. Balkonlarda yaşardı İzmirliler. Sabahından akşamına. Balkondan baktı. Dün aldığı ama bakamadığı gazeteyi aldı eline. Çayını aldı eline. Eski meşhur, İzmir’in kişiliği olup satıldıktan sonra kişiliksizi olan Yeni Asır gazetesine bakarken çay bardağı elinden kaydı gitti. Allahtan yoldan geçen yoktu. Bardak tuzla buz oldu Cemil’in intihar haberini okurken gazetenin alt köşesinde...
Cemil gitti...
Cemil akşam eve varmıştı ama aklından çıkmamıştı Nefes ile yaşadığı tecrübe. Bunun kalıcı olması için tek yol vardı Cemil’e göre. Düşünmeye, zaman kaybına gerek yoktu. Evde dedesinden kalma silahı aldı odasına. Sessizce ve ebedi nefes için bu dünyadaki son nefesini verdi.
Necla’nın Cemil öldükten sonraki ilk akşamı...
Akşam geldi pavyona Necla ama kafa dağılmıştı. Cemil aklından çıkmıyordu. Aklından çıkmamasının sebebi polis vs değildi. Polis gelir miydi? Sorgudan geçer miydi? Umrunda değildi. Tek düşündüğü Nefes’in neden böyle birşeye yol açtığı idi. Garsonlardan Mehmet yaklaştı ona doğru. O akşam Nefes’i servis yapan Mehmet idi. “Abla” dedi “çocuk gitmiş”. “Biliyorum” dedi Necla. Mehmet “abla kaldıralım o şişeyi, başka işler olacak sonra polis vs patron bilmiyor yakmasın bizi” dedi. Necla “olmaz birşey olursa da ben üstüme alırım” dedi. Mehmet “abla...” diye devam ettirecek oldu ama Necla öyle bir baktı ki Mehmet’e sadece geri çekilmek kaldı. Necla erken başlayacaktı o akşam. Kafası Cemil ile dolu iken kadehleri devirdi ama sarhoş olmayı boşver sanki su içiyor gibi idi Necla. Mehmet tanırdı ablasını, içki koymazdı Necla’ya. Dertler koyardı ve bu Cemil olayı bir sıkıntı olacak gibi idi.
Saatler geçmiş pavyon yine koyu kırmızı renklerden kadife kırmızının parladığı; ışıkların yanar döner hale geldiği saatlere gelmişti. Necla etrafı gezmeye kalkacak iken karşısına deri montlu, beyaz gömlekli; gözleri keskin, düzgün traşlı sanki “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminden fırlamış Kadir İnanır modunda bir adam oturdu. “Umarım rahatsız etmiyorum” dedi Ahmet nazikçe. Necla “yok buyrun” dedi. Necla iş bu otur bakalım dedi kendi kendine. Ahmet “ne içeriz? Rakı??” diye sordu. “Olur” dedi Necla nazikçe. Sanırsın Basmane’de pavyon’da değil çay bahçesinde fuarda tanışıyor gibilerdi.
Ahmet iyi geldi Nazan’a. Ahmet kendi özelinden ama eğlenceli şeyler anlatıyor, Necla uzun süredir gülmediği kadar içten gülüyordu. Cem Karaca tarzı ses tonu ile Ahmet ele geçirmişti onu. Kaşkolu olsa Ahmet’in dışarıdaki kamyona binip gideceklerdi Kadir İnanır hesabı. Yine güldü kendi kendine. Cemil aklından çıkmıştı 1-2 saatliğine de olsa. Ta ki Ahmet’in bardaki bira şişesi görünümlü şişeden kırmızı içki isteme anına kadar. Necla kadehi düşürdü masaya. “Ne içkisi...” dedi Necla sessizce. Ama Ahmet görmüştü Nefes’i. Geri dönüşü olmazdı bu yolun. “İşte orada duran kırmızı şişe” dedi Ahmet. Ah Ahmet dedi. Bugüne mi denk geldin dedi içinden Necla. Rakımız var içiyoruz ne güzel dedi Necla. Ama Ahmet takmıştı kırmızı şişeye. “Bir kadeh içelim” dedi. Zaten Nefes’ten dolayı idi görünmesi şişenin yoksa Ahmet istese de göremezdi, yoktu suçu Ahmet’in. “İçelim” dedi Necla. Mehmet’e baktı. Mehmet anlamıştı zaten. Bara doğru yürüdü.
Birazdan çay bardağında kırmızı bir içki ile geldi Mehmet. Ahmet’in önüne koydu bardağı. “Buyur abi” dedi Mehmet. “Siz” dedi Ahmet Necla’ya. Necla “yok teşekkürler, o şişeden benim iznim yok. siz buyrun” dedi Necla. Ahmet aldı bardağı “sağlığınıza” dedi ve...
1 saat sonra Ahmet tekrar Necla ile başbaşa idi. Kendine gelmesi bi 10 dakika aldı. Ne olduğunu anlamış ama anlamamıştı. Necla’ya baktı. Necla “iyi misiniz?”dedi. Ahmet “iyiyim” dedi “ama narkoz yiyip vücudunun dışından zevki sefa içinde ameliyatını seyretmiş insan durumu içindeyim. Ne oldu bana? dedi. “Ağır içkidir etkiledi herhalde” dedi Necla. Ahmet 2 lafla geçiştirilecek adam değildi. “Anlatın bana” dedi “ne içtim ben?”
Necla anlatmazsa Ahmet’in sonu da Cemil’e mi benzer diye korktu. Aslında yüzlerce erkek içmişti Nefes’i ve kimse ölmemiş ve içen kimse sormamıştı nedir diye. Ne olmuştu da son 1 hafta içinde 1 adam tam nefes almak intahar etmiş diğeri ise gidip geldiğini fark edecek kadar hatırlıyordu. Tam bu sırada Ahmet Necla’nın kafası başka yerlerde iken “ben benim vücudumda değildim ama sen benimle konuşuyordun ve ve o ben değildim Allah aşkına söyle ne oldu?” diye tekrar sorar ama nezaket bir parça azalmış merak ve gerginlik artmıştır ses tonunda.
Pavyonda ortaya doğru baktı Necla. Sanırsın havadaki dumanla konuşuyordu. “Anlatacağım Hüseyinim” dedi. “Belki Ahmet yoldaşımız, sırdaşımız olur. Zaten anlattıklarına kimse inanmazdı bu yüzden anlamaktan çekinmiyordum ama o anlayacak gibi ben dayanamayacağım der pavyondaki sisli dumanlara doğru”. Daha önce anlattığı olmuştu aslında ama o 2-3 kişi gülmüştü ona. Ama Ahmet kadar hatırlayan da olmamıştı.
Hüseyin...
Başladı anlatmaya... Hüseyin’in; aşkının nasıl öldüğünü, öldürüldüğünü bu pavyonda. Hüseyin’in kavgada ölme hikayesi pavyon hikayelerinin en klişelerindendi. “...Laf atılır. Laf atan dışarı çıkartılır. Dışarı çıkartılan silah çeker. Payvon korumalarından Hüseyin araya girer. Silah patlar. Hüseyin ölür. Necla ortada kalır. Ama Necla payvondan ayrılamaz.” Hikayenin devamlı klişe olanlardan ayrılır.
Necla ayrılamadı pavyondan. Hüseyin ölmesine rağmen farklı bir durum oluşmuştu Farklı dediğimiz konunun ilk ortaya çıkışı Necla’nın yine birisi ile dertleşme anında gerçekleşti. Yanında oturan adam NEFES’İ görüp bir bardak istemişti. O ana kadar kimse görmemişti Nefes’i. İşin garibi bu adam ve Necla dışında görebilen yoktu Nefes’i. Nefes’i içen bu adam bedenini kısa bir süreliğine terk etti ve Hüseyin dile geldi bu adamın bedeninde. Necla o an anladı Hüseyin’in bir şekilde hala pavyonda olduğunu ve bir vücut bulduğunda dile geldiğini. Necla ölünceye kadar onunla 2 kelime edebilmek için Nefes içirtti Hüseyin Necla’nın müşterilerine. Ama seçici oldu Hüseyin. Herkese içirmedi. Adam gibi, düzgün, yakışıklı olanları seçti. Böylece o vücutta 1 saat için bile olsa can buldu Hüseyin. Yani aslında Nefes alan Necla ile Hüseyin oldu o Nefes’ten bir kadeh alanlar sayesinde. Nefes içildikçe yaşadılar ikisi.
Hikaye anlatıldı ve bir sessizlik oldu. Ahmet gülümsedi nazikçe. Necla’ya baktı sessizce.
Masadan kalktı. Deri montunu aldı omzuna... “Bundan sonra başka beden aramayın” dedi. Ahmet sayesinde...her hafta görüştüler Necla ile Hüseyin. Ahmet ara verirken mevcut hayatına Necla ile Hüseyin nefes alıp ağlaştılar...
KE...
Sweetie...
Sleep my angel...
"HOW TO DRAW?" series continue…
Sorry dude...