22.34 -
Etraflıca düşünmek uzun sürüyormuş. Dediğin gibiymiş; birkaç gün, haftalar, aylar... Şimdi yıllar mı desem? Bir sınırın ardından düşünmek hep sevimsiz, tasarlanmış bir yaratığın çizgiyi aşması, kendini sindirmesi düşünmenin bir parçasıymış. Düşünmeye zaman alanı açmayınca söylenen sözlerin, duruş ve davranışların bilinçsizliğine hayret ediyor insan.
Kendinin farkına varırken kendinden soğumanın kıyılarında geziniyorsun. Bunu bu sıralar en çok hissettiğim anlarda bir görüntü düşüyor aklıma. Evimizdeki son zamanlarımızdan biriydi, aklıma gelince vücudumun rasgele yerlerine demir yumruklarla vuruluyor sanki. Şiddetin miktarı kendimi kaybetmeme engel oluyor, gözlerim sürekli açık, oradaki kendimi izliyorum. Bunca zaman sana davrandığımın özeti, bugünün en iyi tarifi o birkaç saniyelik anda saklı. O andaki kendimi hiçbir zaman affedemeyeceğim.
Yapabileceğim tek şey telafi, olsa olsa nötralize ederim diyorum. Ne acizlik. Ama buradan bakınca doktorluğu olmayanın sadece yaşama döndürme telaşı var bende. Saçları parlasın, cildi yumuşasın, günden güne kahkalar atsın demek küstahlık değil de ne sevgilim?
Başlayayım mı artık?
Geri dönüşünü kabul edip, sarılmana sarılıp, uyutacak denli şefkatperver, uyandıracak denli sensizliğe katlanamıyor gibi neşelenip sonra da yüklenmelerim. Peşimden sürüklediğim yalnızlık öfkemi senin önüne itelediğim, işlerin telaşların altında ezildikçe sana kabarmalarım...
Seni anlamadan beni anlamadığına, anlamak istemediğine ve umursamadığına dair sanrılarım, başıma sarılan dünya hali sıkıntılara karşı sustuğunu gördükçe usulleri unutuşum, şiddetle bakışım, hızlı hızlı konuşmalar ve dişlerin arkasından sızıp duran söylenmelerim...
[Şimdi birkaç yıl sonra kendimi pek masum bir yerde tutuyor gibi miyim, bunları yazarken öyle miydim? Öyle sanılmasın herkes kendini bilir, bıçağını biler, hayata döndürme her zaman duran bir kalbi yeniden uyandırmanın yumruğunu kullanmaz ama o sürekli ondan haber verir.]
Hep haklı bir ülküde, hep en iyi ve yerinde sözlerleydim. Öyle sanıyordum; bir elekten geçiyordum ama birinin daha olması gerektiğine inanmıyordum.
Dışarıda umursanmadıkça, yaranamamanın kadim pratikleri içinde, beğenilmeyen, küçümsenen, alaya alınan ne varsa cebime doldururdum. Arabamız yokken evimize dönen uzun yolda onları ufak ufak dökerdim; biraz konfor gerekliliğine inanıp o yolu dört teker üzerinde aşınca keskin dişli ve salyalı ağızların kirini de odalarımıza taşımış oldum güzelim. Bunun böyle olduğunu ancak ardıma bakarak mı anlamalıydım...
Yaptığının farkına varan ben, yaptığının kötülüğünü kurtarmak adına nedenlere döner elbet. Dönülen yer hep çocukluk, anne baba; malum.
Bu sinirlilik, bıkkınlık, boğuntu ve her şeyden vazgeçmeye hazır duruş, beğenmezlik, öğreticilik, karşı konulamaz karmaşa koşuları, sen anca yat - ağır vasıta - keyfine ne kadar da düşkünsün - senden bir halt olmaz dairesinde uzun süre zehirlenmiş çocuğun erken yetişkinliğine rağmen bayrağını sallayıp durduğum o eski enginliğim... Hangi meydanlarda savrulan sloganların gürültüsünde kaybolduğunu unuttuğum özüm. Özün doğru olsun oğlum....
Sonu belli sevdiğim; zihnimden kalbime doğru yola çıkmış karanlık, müthiş bir suçluluk, kesin üzüntü, berrak bir acılanma.
Haklısın, çok haklısın. Ne çok üzüldün. Ne çok üzdüm.
Dokuzyüzondört km sonra evinize girdiğimde dizlerini karnına çekmiş, hayata anlam arayan bir hale soktuğum seni gördüm. Orada, seni öyle görünce belki durmalı ve sana hiç gözükmeden geri dönmeliydim ama kapınız açılmıştı artık. Sürpriz yapmak için çıktığı yol boyunca sevdiğim dediğiyle niye bile isteye tartışır insan? Geldiğimi hiç anlamaman içindi, ne kadar saçma ve aptalcaydı. Çocukça bir şey değil, çünkü buradan, bunu yazarken ve [bunun ardından geçen birkaç yılın ardından o zamanlar yola çıktığım şehre geri döndüğümde de hiç masum görünmüyor bu. "Affet." yazıyordu bunun sonunda. Bu da yeterince saçma ve bunca şeyin ardına af ya da başka bir şey dilemenin anlamsızlığı yeterince görünür oldu bana.]
Dokuzyüzondört km bunun metaforu olsun, bunun gibi birçok şey hep yüzüne vuruldu. O güzel yüzüne. İyilik yüzüne. Ne uğruna. Senin uğruna yaptığım her şey senin için Runik alfabeyle yazılmış, doğru düzgün kurulmamış cümlelerle dolu, eksik sayfaları olduğu çok belli bir kitaptan ötesi değildi. Bunun için seni suçlayabilir miydim? Öyleydim.
Buralar oldukça karanlık, çok havasız ve kanamalı kısımlar sevgilim. Belki birkaç sayfa daha sürecek biliyorum. Midem büzülüyor, kalbim bıçaklanır gibi, yaşlıların doktorlara ağrılarını tarif edişleri gibi... Anlatırken, daha öncesinde nasıl anlatacağını düşünürken ne çok canı yanıyor insanın, kendiyle böylesi gerçek halde karşılaşırken. Hatanın farkındalığı, kayda geçişi, hiçbir zerresinden gurur tozu devşirilemeyen bir iç yangısı.
Buna katlanmalıyım.