Balmumundan da olsa Kanatlarla uçmak, Giderek yükselip Güneş’e yakınlaşmak En tatlı hali ölümün Özgürlükten tutuşmak.
Sweet Seals For You, Always
$LAYYYTER
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

❣ Chile in a Photography ❣
🩵 avery cochrane 🩵
𓃗
todays bird
Mike Driver
Xuebing Du
d e v o n
trying on a metaphor
noise dept.
Cosmic Funnies
untitled
No title available

Andulka

tannertan36

blake kathryn
TVSTRANGERTHINGS
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
seen from South Africa
seen from Finland
seen from Libya
seen from Nepal
seen from Malaysia
seen from Oman
seen from Poland
seen from Paraguay

seen from Germany
seen from United States
seen from Chile

seen from Syria
seen from Brazil
seen from Saudi Arabia
seen from Senegal

seen from Uzbekistan
seen from United States
seen from Chile
seen from Venezuela

seen from Albania
@liria
Balmumundan da olsa Kanatlarla uçmak, Giderek yükselip Güneş’e yakınlaşmak En tatlı hali ölümün Özgürlükten tutuşmak.
Eid al-Adha 2022, Wherever I May Roam
Sevgili günlükçüm,
Koştur, koştur, koştur. Hedefe doğru ilerle. Çalış. Sınavlara gir, başarılı ol. What’s next?
Bir başka sınavı daha geride bırakmış bulunmaktayız. Aslında iki. Aylarca üzerine çalıştığım tezimi bitirdim. Bir ay hem gündüz çalıştım, hem uzmanlık sınavına hazırlandım. Sınavıma girdim ve geçtim. İki gün evde regroup olduktan sonra valizimi hazırlayıp evden çıktım. Fethiye, Antalya koşturması içerisinde dokuz günlük tatili bitirmek üzereyim. Antalya’daki son gecem, saat 01:26′yı gösteriyor. Ev ahalisi yorgunluktan erkenden odasına çekilmiş beşinci uykularında. Ben ise biraz da gündüz uyuduğumdan, biraz yalnız kalma ihtiyacımdan, balkonda oturup düşünüyorum.
Sinan’larla dün inanılmaz tatlı bir yere gittik, Akra Barut Hotel’in barı Pablito’ya. Hani derler ya, Antalya ayaklarının altında, öyle bir yer. Biraz hoşbeşten sonra ciddi konular açıldığında bana “Hayatta senin için önemli olan şeyler neler?” diye sordu. Klasik cevabımı verdim, “Sağlık, aile”. Her ne kadar beylik bir cevap olsa da doğru olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İnsan sağlığını kaybettikten sonra gerisi önemsiz oluyor, ailenin ise yerini hiçbir şey doldurmuyor; ikisini de zor yoldan öğrendim. Ancak eksik bir cevaptı. Üçüncü bileşeni: kendimi gerçekleştirmek.
Sağlıklı olsam ve ailemin keyfi yerinde olsa da, kendimi bulamazsam hayatta huzur bulamıyorum. Şimdiye kadar öyle oldu. Ben kimim? Ben neyim? Hayatta kendime dair neler istiyorum? Sürekli değişiyor. Kendini bulma hali bir kez değil, her gün. Sen kimsin diye sorsalar, bilmiyorum. Bencil miyim, fedakar mıyım? İçedönük müyüm yoksa dışadönük müyüm? Film mi izlerim dizi mi? Nerede yaşamak istiyorum? Nasıl yaşamak istiyorum? En basit şeyler bunlar, her gün değişen. Durup kendini dinlemeyince, duyulmadan akıp giden uzaklara.
Tatilin başından beri defalarca yakın gelecekte beni nelerin beklediği soruldu. Tamam uzman oldun, nereye gideceksin? Nasıl çalışacaksın? Ee sonra neler olacak? Bu sorulara beylik cevaplar veriyorum; kısacası, hayırlısı. Her şey olabilir. Her şeye hazırım...mıyım?
Hayatta her seferinde beni bekleyen zorluklardan bahsettiğimde, dert yandığımda bazı bazı, çevremdeki insanların bana cevabı “sen halledersin, sen yapamayacaksın da kim yapacak?” oldu. Bu sefer korkularımdan kimseye bahsedemiyorum. Şimdiye kadar çoğu zaman kendim seçtiğim korunaklı evrenlerde var oldum. Fethiye, Antalya, İzmir. Bu çevrelerden ayrılıp belki küçük bir Ege, Akdeniz, Marmara ilçesinde, belki büyük bir İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ilinde yaşayacağım. Çalışacağım da. Tek başıma. Destek alacak kimse olmadan yanımda. Biliyorum ben hallederim tamam. Ama ya halledemezsem?
Kendi kendime yaşayabilmeyi uzun zaman önce öğrendim. Kendime yetmeyi? Not so much. Çoğu zaman emniyet ağım oldu altımda. Duygusal düzlemde de, profesyonel düzlemde de. Şimdi, uzun zaman sonra, tek başımayım. Nereye gitmem benim için daha mantıklı? Ne yapmalıyım? Nasıl yapmalıyım? Bunların cevabı sadece bende ve sonuçlarına katlanacak olan da benim.
Guess what? I know that I can make it wherever I may roam. Wherever I may wander.
Birinci, ikinci, üçüncü seviye birbirine karıştı derken dördüncü
Eşyalarını topla giderken Eskiden yokluğunun verdiği acıyı Şimdi varlığın veriyor Eşyalarını topla giderken Bilse, dedim Bilse bizi, bilmese de Üzülmez mi? Kaçtın uykunun kollarına Sevdiğinin sevdiği Sevmediğin birisi Bazen dostunun dostu Dostun olmuyor
Eşyalarını topla giderken Geride hiçbir şey bırakma Görünce seni hatırlayacağım Nasıl olsa gideceğim ben de Gideceğim çok uzaklara Buraları unutma umuduyla Yaşadığım acıları değil Beraber yaptığımız yemekleri Evim sensin Sırtımda koltukları bambaşka bir ile taşısam da Defterlerimi atsam, fotoğrafları silsem de Daha önce hissetmediğim evim İçimdeki barajdan akan damlalar Tutmaya çalıştığım gözyaşları Ne kadar tutacak bilmiyorum Sırçadan fanus içimdeki Hiçbir zaman geri dönme Geri dön! diye haykırsam da Bir damlaya daha dayanamaz Bu baraj, dolar, taşar Kendimi suçlamayı bıraktım Her zamanki aklanmalarımdan değil Çaresizlikten Başka türlü var olmaya devam edemem Ve sen, rüzgarda saçları karışan Yeni ve eski evim Evinde uyurken Aslında burada değilsin “Ben seni çok derinden bir yerden seviyorum” Demiştim yıllar önce Keşke değişse diyorum Ama denizin dibine dalamıyorum korkumdan Ne bulacağımı bilemiyorum derinde Dağları deldim senin için, kendimi de Ama seni kaybetmeyi göze alamıyorum Kendimi bulmak pahasına Ben artık şarkı söylemek istiyorum Özgürce seslenmek Birileri dinlesin Ve duysun istiyorum Kabıma sığamıyorum ama Taşarken de korkuyorum Yaşattığı şeyi yaşamadan ölmezmiş insan Cesurca karşılıyorum
Bazı Sabahlar Vardır
Sıradan çinko-karbon piller
Bahçeler çiçek açarken Ben hep hüzünle dolarım Herkesin mutlu olması Beni sürükler yalnızlığıma Bahar depresyonu diyorlar adına Sadece insanların mutlu olmasından İleri gelen Bir mutsuzluk mu bu? Karşılaştırmalı edebiyat gibi Karşılaştırmalı mutluluk Ben ne kadar hüzünlüysem Çinko-karbon piller o kadar mutlu İlkbahar İçimdeki çiçeklerin solduğu bir mevsim Neyse ki ardından yaz geliyor Güneş ve rüzgarla dolu
Kafamdan köken alan küçük havai fişekler
Akşam Ezanına Geri Sayım
İlkokuldayken, tüm binaların kanarya sarısına boyalı ve üç katlı olduğu sitemizdeki evimizde otururken, kardeşimle paylaştığım ve apartman boşluğuna bakan tek pencereli odamda, okuldan geldikten sonra, çoğunlukla üniformamı bile değiştirmeden kitap okumaya başlardım. Bazen etek sıkar, bazen gömleğim terletirdi; gömlek ve eteğimi çıkarıp atlet ve siyah külotlu çorabımla -eğreti bir balerin görünümü- okumaya devam ederdim. O zamanlar okulda da kitap okurdum evet ama kitabımın heyecanlı bir yerine geldiysem, olayların hızlıca gelişeceğini fark etmişsem sakince kapatır, sessiz sakin odama ulaşmayı beklerdim sabırsızca. Öyle sabırsızca ki, üstümü çıkarmadan yatağıma yüzüstü atlar, yatağımın ayakucuna denk gelen pencereden süzülen loş ışıkta dirseklerim yatakta, bir elim yüzümde, bir elim kapanmasın diye kitabımda, yutarcasına çevirirdim sayfaları. Acıkmış olurdum haliyle koca bir okul günü sonrası. Kaşar peyniri tekerleğinden bir çeyrek parça koparıp, ağzıma ufak bir ekmek parçası atıp veya bir portakalı kabuğuyla dilim olacak şekilde sekize bölüp geri dönerdim pencere önüme. Annem, babam ve kardeşim okullarından dönmeden çok az vaktim vardı. Ev hengameye dönüşmeden... Bazen, okuduğum kısmı bitiremediysem, bizimkiler gelince kapımı kapatıp loş ışık giderek kararmaktayken okumaya devam ederdim. Çoğunlukla anlarlardı heyecanlı olduğumu, bana karışmazlardı. Annem bir sürü gürültü çıkararak -mutfak dolaplarının kapaklarını çarparak, tencere tabak çıkararak- yemeği ve sofrayı hazırlardı; babam kimbilir ne yapardı; kardeşimse odaya girerek beni rahatsız etmekten çekindiğinden midir yoksa sadece o saatteki çizgi filmleri sevdiğinden midir, televizyonun 1 metre yakınına yere oturarak çizgi film izlerdi salonda. Ve ben hala bitiremediysem kitabımı, akşam ezanının okunmasını esefle beklerdim. Zira akşam ezanı hem ışığımın bundan sonra hızlıca azalacağını hem de yemek vaktinin geldiğini anlatırdı. Ve yemekten sonrası ders saatiydi, en azından teletabiler için...
Bugün hala en sevmediğim ezan akşam ezanıdır. Bu satırları yazmadan hemen önce okundu. Uzaktan da olsa sesi ulaştı bana. Balkonda, hiçbir ışığı yakmamışken, sadece güneşin kalıntı ışığıyla kitabımı okumaya çalışıyordum yine son derece rahatsız pozlarda. Bundandır ki hala evimi camilere en uzak yerlerden tutarım...
The Way I Do
Z’lerim hep çizgilidir benim. 7′lerim gibi. 1′lerin altında çizgi vardır. 4′lerim biraz Y’ye benzer. Harfleri bitişik yazarım. Y’lerin ve G’lerin alt çizgilerini uzatıp, kıvırıp diğer harfe bağlarım. S’Lerim biraz integral işaretine (Latince toplam, summa kelimesinin ilk harfi, S) benzer. 3 ile 8′i karıştırırım. 9 ile 6′yı. g’ler 9′a benzer. Arka arkaya 3 rakam yazılınca okuyamam o sebeple telefon numaralarını hep ayrı ayrı yazarım. Kimlik numaramı 3lü rakamlar halinde ezberledim, birkaç yılımı aldı.
And that’s The Way I Do.
3. Şiir
Bomboş bir koridorun eşiğinde Rüzgar essin diye beklerken Sen çıkıp geldin ansızın Gönlümün derinliklerinden Nereden geldi, demeye kalmadan Giriverdin kapalı odalara Tam örtülü kapı kalmadı derken Tüm çiçek bahçeleri kilitlendi
Bu şiiri okumakta olduğum kitabın arkasına yazmıştım. Buraya geçirmek lazım gelirdi. 3 dakikada yazdığım düşünülürse, ölçü ve derinlik aramalı mı?
Badembükü ve Trafik Işıkları
Karaburun Yarımadası, İzmir ilinin en zorlu yollarına ve ulaşması uzun uğraşlar gerektiren bakir koylarına ev sahipliği yapıyor. Bunun bir getirisi olarak da, insansız hava sahası ve uçsuz-bucaksız-tesissiz bükler. Rüzgargüllerinin üzerine çıkarak ulaşılan, en yakın market 10 kilometre ve 2 tepe arkadaki bükler. İlk köyde durulup buz ve bira alınır, mis gibi rüzgarlı büklere gidilir. Rüzgardan şemsiye açılamaz ya da açılır ve uçar. Arkasından yakalamaya uğraşırsın dev bir uçurtmanın peşinden koşar gibi. Hayat gibi. Bir an güzel, bir an mücadele, koşturmaca. Badembükü gibi...
Ve otururken ıssız bükte, şemsiyesiz, güneş damlar/kavururken içini, sıcacık, tuzlu-denizden yeni çıkmış, hayatına giren güzel insanları düşünürsün. Beraber yaşadığınız o mükemmel ve mükemmele yakın anları. Acısıyla tatlısıyla mükemmel. Sweet chili sos gibi. Hayat gibi.
Keşke yaşarken verdiğimiz kararlar öncesinde bize yol gösteren trafik ışıkları olsa. Kırmızı, yanlış yapıyorsun; yeşil, go for it; sarı eh bakalım göreceğiz gibi.
Patikam dönemeçlerle dolu. Upuzun, çoğu zaman yokuşlu ve virajlı; kimi zaman sahil yanı, güneşli ve rüzgarlı; kimi zaman dağın başında, alabildiğine yağmurlu ve gökgürültülü. Bu yolda bisikletimle giderken hep yalnızım ama hiçbir zaman değilim. Bana eşlik eden ve izleyen insanlar var. Günün sonunda pedalı hep ben çeviriyorum.
Bu sıra, yine büyük bir yol ayrımındayım. Hayat boyu mutluluğa yüz mü çevirdim yoksa yüzümü güneşe mi çevirdim bilmediğim bir yol ayrımı. Ama Gandalf Reis’in söylediği gibi "If in doubt, Meriadoc, always follow your nose."
Yine fotoğraf çekilmeye tepki olarak doğduğum bir gün, 10 Temmuz 2021.
Yağmur Yağar
Yağmur yağar, taş üstüne İnce kalem, kaş üstüne Sevdan gelir baş üstüne
Vay dili dili, kuş dili dili
Mevlam kulu sevdim seni... Sevgili günlükçüm, long time no see.
It is time to forge new relationships, no matter how hard to leave the old behind.
Bazen başka -benim dışımda- insanlara verdiğim tavsiyeleri dinlemem gerekiyor. Çünkü, ben, ziyadesiyle düşüncelerle dolu bir insanım. Ancak konu bana gelince her zaman kendime objektif davranamıyorum, kendime iyi tavsiyeler veremiyorum veya bunları uygulayamıyorum.
Hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkma. Çünkü günün sonunda, eğer kendini gerçekleştirmezsen, kaybedeceğin herkesten önce kendin olacaksın. Kendin olmadığında da senin dışındaki kimse önemli olmayacak.
Kendimi kabullenmeye başlıyorum tarihte ilk kez. Kötü/kusurlu olsam da, bu benim. Başkalarının düşüncelerini umursamadığımı söylüyorum ama ben kendimi buna göre yargılamaya devam ediyorum. Ama unutmamalıyım, günün sonunda üzülen ben olacağım, başkası için 5 dakika almayacak bir duygu/düşünceden ibaretim sadece.
Ve hayat, ben nereye götürürsem o; bazen de ben, hayat nereye götürürse oyum. Bu ilişkide başkasına yer yok.
Taşınma. vol. -1.0
Taşınırken, kitaplığımı kolilere yerleştirmek çevremdeki insanları paketlemekle aynı derecede (uzun) zaman alıyor. Hali hazırda okumakta olduğum kitaplardan hangilerini bırakıp koliye koymalıyım? Hangilerine daha çok zaman ayırmalı ve kendimle birlikte taşımalıyım? Yeni başladığım kitapların hangileri bana umut vaadediyor? İşte bütün mesele bu.
Kendi kendime yetmeyi hatırlamam lazım.
“Know that I will always do my best just to keep you and make you happy everyday”
Personal Jesus
Bu sabah yatakta huzursuz huzursuz dönerken, pencereden gelen bir ses beni çocukluğuma götürdü. Gu-guuuk-guk gu-guuuuk-guk. Biri yıllardır hayatımın zembereğini kurmayı unutmuş da, beni yeniden hatırlamış gibi hissettim.
Ben çocukken, Fethiye’de yeşillikli, bakımlı bir sitede yaşıyordum. Apartmanların çatılarında bacalar bulunurdu, ancak neredeyse kimse soba yakmadığından bacalardan duman tütmezdi pek. İşte o bacalara baykuşlar ve “guguk kuşları” yuva yaparlardı. Sabahları henüz kimse uyanmamışken öterlerdi, uykum hafif olduğundan uyanıverirdim. O anı sadece ben ve kuşlar yaşıyormuş gibi olurdu, adeta günümün iyi geçeceğini temenni ederlerdi.
O siteden taşındıktan sonra hayatım bir daha düzene girmedi. Sürekli ev, okul, ortam değiştirdim. Uzun süre huzurlu hissetmedim. Bugüne kadar... Bugün o kuşları duyduğumda, hayatımın nihayet bir düzene oturduğunu fark ettim. Artık benim hayatımın zemberekkuşu, yuvasına dönmüştü.
Ciao, Liria.
*Bu yazının ortaya çıkmasında Haruki Murakami’nin bu kitabı ve Depeche Mode’un bu şarkısı etkili olmuştur.
Yalnız kaldığım yaz gün ve gecelerinde düşünmeye bol bol zamanım oldu; ben sonbahar insanıymışım. Sağı solu belli olmayan havası, insanı uçuruveren rüzgarı ve sıcak hava yağmurlarıyla o mevsim gibiyim. Son zamanlarda sürekli aklıma geliyor yeni yazı yazmak bloga. Ama kendimi bir konuya odaklayamıyorum, düşünceler zihnimde dağılıyor. En çok da, kitap okurken yazasım geliyor. Kitabı kenara koyup bilgisayarı açana kadar..puff! Trainspotting’i okuyorum iki gündür. Kitabın benim üzerimde kötü bir etkisi var: kendi kendime, eşyalara küfür ediyorum sürekli. Her cümlemde. Yeraltı Edebiyatı’na girişim benim için çok parlak olmadı, sanıyorum parlak olmaması da gerekiyordu -sonuçta yeraltı. Doğru zamanda -mesela sonbaharda- okunsa insanın kafasını iyiden iyiye bozabilecek bir kitap. Filmini izleyebilmek için önce kitabını okumayı kendime şart koştuğumdan internetteki kitap indiriminden yararlanıp sipariş verdim bu mevsimde. N’aparsın...
Liria
Girit Günlükleri I: Yunan Peynirleri
Buraya geldiğimden beri yazmaya değer bir şey bulmak için bakınıyorum ancak fikir aklıma kahvaltıda geldi. Her markete gittiğimde devasa peynir reyonunun önünde durup kahvaltılık peynir ne alsam diye bakarken, Yunan alfabesini 3 yaşındaki çocuklar gibi heceleyerek okurken oldukça fazla zaman geçirdim. Sonunda hep feta alıp dönmüştüm -ta ki tavernada (bizdeki lokanta gibi, Ταβέρνα diye yazılıyor) appetizers bölümündekilerin yarısının peynirli olduğunu fark edene kadar. Bunlardan deneme fırsatı bulduğum Saganaki favorim oldu, ondan beri peynir konusunda ufkum genişledi..
Türkiye’deki peynir tüketimim sabah kahvaltısında yediğim köy peyniri veya süzme peynir ve nadiren şarap yanına alınan rastgele ithal peynirlerden ibaret olduğu için bu konuda oldukça cahil olduğumu söyleyebilirim. Tabii bir de fix menülü yerlere gidildiğinde ara sıcak olarak gelen ısıtılmış hellim peyniri -ki kendisi Kıbrıs kökenli bir Yunan peyniriymiş- var.
Akdeniz diyetinin en önemli bileşenlerinden birinin peynir olduğunu burda gördüm, anladım. Marketlerde peynir ve yoğurda (Greek yogurt, of course) ayrılan bölüm o kadar büyük ki! Marifet, yemek hayatının her alanına peyniri sokabilmek; kahvaltıyla sınırlı kalmamak. İşte deneme fırsatı bulduğum/adını gördüğüm birkaç peynir ve kullanımları:
FETA (Φέτα):
Resimde göründüğü gibi bizim beyaz peynirlere benzeyen bu arkadaş, zeytinyağı ve kekikle çok güzel gidiyor. Genellikle koyun sütünden yapılıyor ama az miktarda keçi sütü de barındırabiliyor. Beyaz peynirlerimizden farkı ise ağızda bir “twist” bırakması bence, böyle hafif ekşi gibi ama bozuk gibi de değil, sanırım koyun-keçi sütlerinden gelen bir özellik. Zaten burdaki peynirlerin çoğu koyun-keçi sütlerinden elde ediliyor, doğru olmayabilecek nacizane bir gözlemim.
Feta’yı her alanda kullanmak mümkün. Sabah kahvaltısında sade olarak tüketiliyor genellikle. Salataların içinde de yaygın olarak bulunuyor -benim ana yemek olarak zaman zaman yediğim Yunan Salatası’nın içinde feta var! Üzerine zeytinyağı ve kekik ile.. Mmm..
Topluca tavernaya gidildiğinde ortaya söylenen appetizerlardan bir diğeri de Dakos (ντάκος). Kızartılmış ekmek üzeri domatesli peynirli görünümüyle İtalyan bruschetta’larını andırsa da kullanılan feta ile Yunanlığını koruyor. Açken çok güzel gidiyor sıcak sıcak, benden söylemesi.
Bunların dışında fetayı domatesin, biberin içine dolduruyorlar; Cretan pie dedikleri talaş böreğinin içine koyuyorlar; tatlısını da yapıyor olabilirler, çok emin değilim. Graviera (γραβιέρα):
Hafif sert, sarımtrak bir peynir olan Cretan graviera (bir de Naxos’ta yapılan versiyonu mevcutmuş, onu denemedim) marketlerde tekerlekler veya kesilmiş dilimler halinde satılıyor. Feta gibi kahvaltılık bir peynir olarak kullanılabilse de, ben şimdiye kadar denediğim en muhteşem yiyeceklerden biri olan Saganaki (Σαγανάκι) yapılabildiği için çok sevdim gravierayı.
Saganaki, Türkçe’deki sahan sözcüğünden türetilmiş, sahanda yapılan tüm yiyecekler için kullanılsa da; peynir saganaki en çok tüketileni. Ben bunun dışında bir de karides saganaki deneme fırsatı bulabildim, o da peynirli ve deniz ürünlü bir menemendi adeta. Dışarda yiyip çok beğendiğim için evde yapmak için internetten araştırdığımda peynir Saganaki’nin bir sürü peynirden yapılabildiğini gördüm: graviera, kefalograviera, halloumi, kasseri, kefalotyri ve feta. Feta’nın eriyeceğini düşündüğüm için adını ezberleyebildiğim ve ilk gördüğüm gravierayı aldım marketten. Suya tutun normal una bulayın kızartın diyenler de vardı ama, ben yumurtaya ve galeta ununa bulayın kızartın diyenlerin tarifini denedim dün akşam yemeğinde. Sonuç mükemmel olmasa da evde Saganaki yemek paha biçilemezdi :) Üstüne de limon sıkılıyormuş, yanına da çeri domates koyuluyormuş. Gittiğimiz bir yerde altına marul yaprağı da koymuşlardı, çok güzel bir sunumdu bana kalırsa. Bu da fotoğrafı:
Myzithra (μυζήθρα):
Buralarda ne yapılır, ne yenir diye elimdeki Greece kitabına bakarken adını gördüğüm, mutlaka yemelisin yazan bir peynirdi Myzithra (bence mizitra diye okunuyor). Yunan alfabesi garip bir alfabe olduğundan bulana kadar bütün peynir reyonunu didik didik ettim, bir de italik, el yazısıyla yazmıyorlar mı o garip harflerini! Neyse buldum, ancak nasıl yemeğe katabileceğimden çok emin olmadığımdan şimdilik kahvaltıda sade olarak yiyoruz. Girit kökenli bir peynir olan myzithranın tadı bizim lor peynirine benziyor, ama o kadar yavan bir tadı yok; sanırım yine içindeki koyun-keçi sütlerinden kaynaklanıyor. Tazesi, ekşisi, beklemişi olmak üzere üç çeşidi varmış, bendeki ilki. Tazesine tatlı diyorlar internette, o yüzden biraz korkarak aldım ama kahvaltıda yenemeyecek aman aman bir tatlılığı yok. Hatta içine biraz çörekotu ile bizim çökeleklere benzetebilirim bile.
Genellikle tatlılarda kullanıldığını görünce, geçen kış tavernada ikram olarak getirdikleri bir tatlı geldi aklıma. Gül böreği şeklinde, içinden erimiş peynir çıkan, üstüne bal dökülmüş bir tatlıydı bu; uzun araştırmalarım sonunda adının Sarikopitakia (σαρικοπιτακια) olduğunu öğrendim. Kimi sitelerde içinde graviera, kiminde ise myzithra kullanılır dese de benim yediğimin içinde myzithra olduğuna emin sayılırım.
Bunun üzerinde bir de bal oluyor, ancak internette öyle bir resim bulamadım. Bu arada az önce ararken bu tatlının geleneksel olarak Constantinople Yunanlarına ait olduğunu öğrendim. Çok garip değil mi, sen kalk Girit’e gel; buralarda Istanbul tatlısı ye.
Not geçmek istiyorum yeri gelmişken, Istanbul’un adı Constantinopolis, Izmir’in adı Symrne burada. Başka türlü söyleyince anlamayabiliyorlar. Smyrne adı geçince gözler uzaklara dalıyor, büyük akrabalar oradan deniyor, duygusal anlar yaşanıyor...
Denemediğim daha bir çok Yunan peyniri olmasına rağmen denediklerim üzerinden bir yorum yapmam gerekirse, adamlar işi biliyor derim.. En azından koyun-keçi peynirciliğinde sınır tanımıyorlar. Efsaneye göre tanrı Aristaeus, Apollon ve Kyrene’nin oğlu, insanoğluna -bu durumda Yunanlara- peynirciliği, arıcılığı, ve zeytinyağı yapmayı öğretmiş. Buralardaki güzel şeylerin çoğundan sorumlu olduğu söylenebilir yani. Sağolsun varolsun.. Güzel yemeklerden ve tatlılardan bahsettiğim için olacak, bu yazıyı yazarken karnım acıktı. Saate bakıyorum; öğlen olmuş. Bir peynir kızartmanın tam vaktidir. Bana afiyet olsun...