Sevmesi gerekenler sevmedi diye sevgiden korkmak neden ?
Bulamayınca aramaktan vazgeçmek neden ?
noise dept.

Product Placement
Misplaced Lens Cap
occasionally subtle

izzy's playlists!

if i look back, i am lost
untitled
KIROKAZE
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

oozey mess

@theartofmadeline
macklin celebrini has autism
Sweet Seals For You, Always

tannertan36
taylor price
The Bowery Presents

blake kathryn
𓃗
official daine visual archive
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
seen from United States

seen from Denmark
seen from United Kingdom

seen from Germany
seen from Canada
seen from T1
seen from Brazil
seen from Germany

seen from India

seen from Canada

seen from Netherlands
seen from United States
seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States

seen from Romania
seen from Austria
seen from Canada

seen from United States

seen from Bolivia
@mehmeteygul
Sevmesi gerekenler sevmedi diye sevgiden korkmak neden ?
Bulamayınca aramaktan vazgeçmek neden ?
Hep geçtiğimiz sokaklar; dost olduğumuz, sevdiğimiz, ait olduğumuz insanlar... Bir vakit sonra artık bizim olmayabilirler. Daha da kötüsü, belki de orada, aynı yerde duruyorlardır fakat bizim değillerdir artık. Ya da biz orada durmuyoruzdur, yüzümüze dönüp bakmıyordur ne yollar ne daha dün gülümseyen suratlar. Kuprin, aynı kitapta şöyle der: "Beni yabancı biri yerine koyuyormuşsun gibi geldi. Çok acıydı bu." İnsanın her şartta dönebileceği bir "evi" olacak. Küçük bir daire, belki bir köy, bir dost, sevgili her ne ise. Hiç yabancılık çekmeyeceği bir ev.
Düzeltmeliyiz...
Bazı şeyler düzeltilemez.kaybettiğimiz bazı şeyler sonsuza dek yitip gidermiş. Ne kadar dirensek de. Ne kadar canımız yansa da. Ne kadar özlem duysak da. Onları geri getirmek istesek de. Çünkü bu dünya hepimizden daha büyük. Kimi zaman bize karşı esen rüzgarlar bizim gücümüzü aşarmış. İşte böyle zamanlarda, kabullenmeye mecburuz. Giden gitmiştir ve geri gelmeyecektir. Tek yapabileceğimiz yeni bir şey inşa etmeye çalışmak.
Evet bir dizinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. 2019 da yok mu şöyle bilim kurgu, fantastik, absürt komedi bir dizi diyip bir hışımla başladığım ve çok beğendiğim dizi The Umbrella Academy. En çok seni unutmayacağım number 5.
Konusunu 1 Ekim 1989 tarihinde dünyanın çeşitli yerlerinde, hiçbir gebelik belirtisi göstermeyen bazı kadınlardan ardı ardına süper güçleri olan 43 bebek dünyaya gelir. Bu bebeklerin bir kısmı terk edilir, bir kısmı ise ölür. Zengin, çılgın girişimci Sir Reginald Hargreeves, çocuklardan başarabildiği kadarını bulup evlat edinmeye karar verir ve 7 bebeği evlat edinir ve bu çocukları “Şemsiye Akademisi” adını verdiği okulda çok sıkı bir şekilde yetiştirir. Bu çocuklar Luther, Diego, Allison, Klaus, 5 numara (tek adı), Ben ve Vanya
Ayrıca dizinin müzik seçimleri de bir harika
bir örnek dinlemek için TIK
bonus TIK
Youtube videosunun altına şöyle bir yorum kondurmuş Melike Şahin.
'' Kalbim çok kırılmıştı içimi soğutabilmek için yazdım ORTAK'ı. Bu kadar özleyip sessiz durabilmek çok zor, Allah çekenlere sabır versin. Ortak bana iyi geldi, dilerim size de gelsin.''
Teşekkürler bizi de ortak ettin.
"Otuzuma geldim, hâlâ kendimi bulamadım!" diye hayıflananlar; ergenlik fizyolojik olarak 25, sosyo kültürel olarak 30 yaşına kadar devam ediyor. İnsan prematüre doğan, dolayısıyla geç olgunlaşan bir canlı. Ve yirmili yaşlar, en verimli çağ değil en belalı çağdır. Ruh hastalıkları, kişilik bozuklukları yirmili yaşlarda kendini gösterir, depresyon, öz yıkım ve öz kıyım davranışları sık görülür. Aklın karışık, duyguların kırılgan, dış etkilere açık olunan kritik bir dönemdir. Kariyer, ilişkiler ve finansal durum ilgili güvensizlik, kaygı, şüphe ve hayal kırıklığı ile tanımlı çeyrek yaş krizini de düşünürsek birey aslında otuzlarının ortasında ancak kendine geliyor diyebiliriz.
Tek kişilik biletim var rüzgarın değişmediği
zemininde hiç bir şeyin yetişmediği
umudun olmadığı
ama ben
Hala nefes alıyor
yaşıyorum.
Ne diyor kitapta "Ömür, bir acıyı ev belleyecek kadar uzun değil."
Alttaki postun devamı.
Taslaklarda kalan bir diğer fotoğraflar.
Felekten Bir Tatil ve Onun Kısa Hikayesi
Aldığım plansız ve ani kararlar büyük sürprizlerle dolu olabiliyor; Bosna'ya gidişte bunlardan birisi. Hayatımızda daha önceden hayal edip daha sonradan gerçekleştirdiğimiz planların geç de olsa gerçekleşmesinin verdiği haz ise tarif edilemez.
Daha uçaktan iner inmez mükemmel bir hava ve alabildiğine yeşil ortam hem gözümü hem de İstanbul'da karbonmonoksit dolmuş olan ciğerlerimi ferahlattı. Şehir merkezine giderken ara yollardan yazlık diye tabir edebileceğimiz evlerin yanından geçerek troleybüse bindik. Takribi 15 dakikalık bir yolculuktan sonra konaklayacağımız eve vardık. Tahminimce 100 senelik olduğunu düşündüğüm apartmanın döner merdivenlerinden 2. kata çıktık. Giriş kapısı demir korkuluklu ve onun ardında bir tahta kapıdan geçerek daireye giriş yaptık. Dairenin içi yüksek tavanlı klasik Sovyet mimarisinde yapılmış bir yerdi. Bavulları bırakıp "aç ayı oynamaz" felsefesiyle çıktık Saraybosna'nın sokaklarına. Başçarşı'nın sokaklarında yürürken bir dükkandan nefis kokular geldi; burun direkt olarak beyne "burası değilse neresi" mesajını iletti ve girdik içeri. Tezgahtar ablamıza "Ćao, kako ste? Možemo li dobiti dvije lepinje?" (Merhaba, nasılsınız? İki tane lepinja alabilir miyiz?) dedik. Sıcacık yuvarlak ekmek içinde kuru et ve yanında lezzeti damağımda kalan kaymak geldi. Bir güzel karnımızı doyurduktan sonra tekrar çıktık sokaklara. Binalar çok eski ve mimari yönünden mükemmeldi. Bazı binaların üzerinde hala savaş zamanından kalan mermi izlerini görmek mümkündü. Neden onarılmıyor diye sorduğumda, savaşın verdiği zararı unutmamak ve tarihi hafızayı canlı tutmak amacıyla olduğu cevabını aldım. Favori yerlerimden birisi ise "Pekara" denen fırınlar oldu; satılan ürünlerin iç malzemeleri o kadar doluydu ki ısırdığım kruvasanın çikolatasını üstüme döktüm. Miljacka Nehri'nin kenarından yürüyerek Latin Köprüsü'ne ulaştık. Meşhur 1. Dünya Savaşı'nın başladığı, Franz Ferdinand'ın Sırp milliyetçisi tarafından suikastla öldürüldüğü köprü. Köprü üzerinde bir dakika durup o anı canlandırdım kafamda. Tekrar devam ettik yürümeye; köprülerin demir korkuluklarına takılmış, üzerinde isim ve tarih yazılı asma kilitler dikkatimi çekti. Merakımı yenemeyip sordum: bu kilitler neden var? Neden insanlar buraya kilit takıyor? Cevap olarak bunun bir ritüel olduğunu, aşkların ölümsüzlüğünü ve sonsuzluğunu, kişilerin birbirine bağlılığını temsil ettiğini aldım. Asma kilidi takıp anahtarı nehre atıyorlarmış. Yine devam ettik nehir boyunca yürümeye, karşımıza mimari yapısına hayran kaldığım sanat fakültesi çıktı. Bir iki fotoğraf çekilip yine yola devam ettik. Dikkatimi çeken bir diğer şey, AVM girişlerinde ya da diğer yerlerde güvenlik görevlisi olmamasıydı. Zaten karşılaştığım polis sayısı da bir hayli azdı. Bunu hem güvenli bir yer olmasına hem de nüfus bakımından küçük bir yer olmasına bağladım. Toplam nüfusu 3,5 milyon olan bir ülke ki sadece İstanbul'un nüfusu bunun 6 katı. Gün sonunda saat 23:45 sıralarında ayaklarımıza kara sular inmiş, zaman mekan kavramını kaybetmiş şekilde attık kendimizi eve.
Sabah olduğunda kiraladığımız araç ile düştük Jajce yoluna. Yaklaşık 3 saat süren yolun her bir kilometresi ayrı güzellikler taşıyordu. Yol boyunca bize eşlik eden nehir, dağların yamaçlarına tutunmuş çam ağaçları, irili ufaklı çiftlikler ve onların küçük bahçeleri, bahçelerin içinde çeşitli ağaçlar. Pliva Şelalesi'nin kenarına geldiğimizde içimizi bir ferahlık kapladı. Şelaleden akan su gibi dert ve tasalarımız bir bir akıp gitti.
Sular o kadar soğuk ve temizdi ki bulduğum her akarsu ya da çeşmeden şifa niyetine su içtim. İrili ufaklı birçok gölet ve buralarda yüzen yeşil başlı gövel ördekleri de unutmamak lazım. Tabii ki, yerel yemekleri denemekten geri durmadım. Dönüş yolunda, Travnik isimli küçük bir şehre uğradık. Cami ve kiliselerin karşılıklı yapılmış olması ve camilerin minarelerinde Osmanlı sancaklarının asılı olması dikkatimi çeken başka bir durum oldu. Şehir o kadar sessiz ve sakindi ki, akşam saatlerinde merkezdeki ana caddeler araç trafiğine kapanıyor, yollar insanların yürüyüş yolu oluyordu.
Sonrasında, 1851 yılında yapılan tarihi bir kahveci olan Lutvina Kahva'ya uğradık. Zamanında yerel halkın buluşma mekanı olan bu kahveci, hala gözde yerlerden biri. Ayrıca kahve sunumları ve tatlıları da çok hoştu. Hava karardığında Saraybosna’ya dönüşe geçtik. Gidişteki o tat, o güzellik; havanın kararmasıyla etrafı izleyemeyişimiz ve bastıran yağmurla beraber pek tat vermedi. Başkentte geçirdiğimiz bir günün ardından dönüş vakti diyerek havalimanının yolunu tuttuk.
Bir başka ülkede, yeni deneyimlere diyerek ve buraya bir şarkı bırakarak bu postu sonlandırıyorum.
dinlemek için Tık🎶
Sağlıcakla kalın…
Soltane Ghalba Eli Thomas BEST VIOLIN VERSION!
“Soltane Ghalbha” (Kalbimin Sultanı), 1968 yapımı bir İran melodram filmidir. Mohammad Ali Fardin tarafından yönetilen bu siyah-beyaz film, dram ve romantizm türlerinde yer alır. Filmde, bir kaza sonucu yıllarca ayrı yaşayan ve eşlerinin öldüğünü düşünen genç bir çiftin hikayesi anlatılır. Adam ünlü bir şarkıcı olur ve kadın bir kazada görme yetisini kaybeder. Yıllar sonra, adam tesadüfen bir kızla tanışır ve kızın kendisiyle ne ilgisi olduğunu bilmeden, kızın annesi ve kendi karısı olan kadına yardım eder
Filmdeki şarkı “Soltane Ghalbha”, hem film müziği olarak hem de çeşitli sanatçılar tarafından seslendirilmiştir. Şarkıyı ilk olarak filmde küçük bir kız (Leila Forouhar) söyler ve şarkının genel anlamı, hayatın ve dünyanın bir üzüntü ve hüzün döngüsü olduğu üzerinedir. Aref Arefkia ve Ahdieh de filmin şarkılarını seslendirenler arasındadır. Türkiye’de ise Emel Sayın ve Ersin Faikzade tarafından Farsça olarak, Yıldırım Gürses tarafından ise sözleri değiştirilerek Türkçe olarak seslendirilmiştir. Şarkının melodisi ve sözleri, dinleyenleri derinden etkileyen ve ruha dokunan bir nitelik taşır.
Gözlerimi kapatabilseydim Rüyalar elimden tutup götürürdü Yükselir, süzülürdüm yeni bir gökyüzünde Kederlerimi unuturdum. Hayalimde seyahat edebilseydim Aşkın ve umutların yeşerdiği, acının dindiği Saraylar ve geceler yaratırdım. Yarattığımızı her şeyi yok eden Acımasız gerçeklerin bıraktığı Zulüm, ızdırab ve çileyle gölgelenmiş İnsanlar gördüğün bir dünya. Bizi, düşlerimizi ezen Tüm yürekleri karanlık ve aç gözlülükle dolduran Zorbaların yükselen duvarlarını gördüğün bir dünya.
Kocaman bir 12 yıl. Bazen bir günlük bazen ise bir not defteri olarak kullandığım uygulamada geçen 12 yıl. Zamanın vicdansızlığı ne kadar bela şey. Bazı bazı içimden gelen kaybolmuşluk hissini kendime dönerek yolumu bulmamı sağlayan yer. Çoğu insanın anonim olarak takıldığı bu yerde benim anomin olamayışım ve buna genel anonimsizlik ismini vermem.
Şöyle bir yazıya rastladım
Birinin gidişiyle oluşan boşluk, onun dönüşüyle artık dolmaz, zira boşluğun biçimi değişmiştir artık. Hem o değişir, hem siz, hem de boşluk. Parçalar yerine oturmadığıdan eskideki o bütünlük oluş(a)muyor.
Ben bir yolcuyum ve gezerim ve gezerim...
Sabah uyanınca yada uzun yola çıkınca zevkle dinlediğim bir parça.Yanlış hatırlamıyorsam ilk 2003 te izlediğim transpotting isimli filmde duymuştum.
Bazen öyle kalpsiz muamelelere maruz kalıyor ki insan; hakkını aramak, derdini anlatmak, hatta öfkelenmek bile istemiyor. Üzülüyor yalnızca. Bir insan bir insana bunu niçin yapar, merak ediyor. Milenko Yergoviç'in Saraybosna Marlborosu'nu hatırlayın: "İnsanın kalbi, yalnızca doğru yere hafifçe vurduğunuzda yumuşarmış." Bazen bu fenalıkları yapanların bile kalbine hafifçe vurmalı.Düşürmeli gardlarını...
old ama gold
Old photos of people of Kathmandu Valley in Nepal, dating from the 1930s