Ben haklıydım, sen yalan...
Lint Roller? I Barely Know Her

Product Placement
YOU ARE THE REASON

No title available
occasionally subtle
Peter Solarz

PR's Tumblrdome
No title available

Andulka
trying on a metaphor
tumblr dot com
Three Goblin Art
KIROKAZE
h

@theartofmadeline
Not today Justin

祝日 / Permanent Vacation
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

★
i don't do bad sauce passes
seen from United States
seen from United States
seen from Canada

seen from China

seen from Japan

seen from Belgium

seen from Türkiye
seen from Morocco
seen from Malaysia

seen from Canada

seen from United States

seen from Russia

seen from Malaysia

seen from Germany

seen from Brazil
seen from Japan

seen from Malaysia
seen from Indonesia

seen from United States

seen from Brazil
@meltemozbey
Ben haklıydım, sen yalan...
(yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey var; kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin. bu yüzden birileri hep ısınıp dururken dinmez üşümelerin...) ben de benim olmayan şeylerle varım; benim olan zaten benimse, olmayan şeylerle... varsam, buradaysam belki de onlar için... yüzün için belki de, yüzün nerede? birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? bu koşuşturmada, bin telaşla! herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor; o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler. bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha! bütün düşleri yakıyor günler. yaşam yanıltmanın, insanlar yanılmanın ustası oldukça yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar... işte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. düş gidiyor, peşisıra şarkı da. bir de(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin. her düşle bir şarkıyı yakıyorlar... şarkılar yakıyorlar; şarkılar onları yakıyor sonra. /İnsan, insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar!/ bunları düşünüyorum ve akıp gidiyor günler siyah beyaz resimler hırçınlığında. sormuştun ya, işte her şey ortada, her şey! önce kuşları vurdular orada, paramparça parçaları bir yana; bir bir savruldu yangınların ortasına kanatları da! ben soluk soluğa dışarıdayım, seni buldum... seni buldum ya, bu kez seni vurdular orada, seni! her şey sürdü yine, her şey! baktım daha durmuş da uzayın rengini demliyor asalak dünya; baktım ki dağlar ve güller yine akraba; daha bembeyaz uyuyordu kadınlar o esmer uykularda. oysa seni vurmuşlardı, seni, orada! sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda... yüzünü özledim, yüzünü, anlasana! “anlasana” diye yazdım ve üç nokta koydum yanına, ama boşuna, boşuna; “boşuna!” diye yazdım ve kalkıp dışarı çıktım. saat 0.5’i birkaç dakika ve bir miktar saniye geçiyordu; ağaran günün teninden sağanak dökülüyordu. yüzünü aradım... yüzünü aradım: kalan kuşlar sen bu kentteymişsin gibi uçuyorlardı. insanlar kalabalık ve kabarıktı; silahları ellerine, tetikleri parmaklarına göre seçiyorlardı. uçaklar pike yaparken bu kentin göklerinde, bak dedim, bakacak bir göğümüz bile kalmadı işte! yüzünü aradım gökyüzünde... yüzünü aradım: sabahın tenine birer birer dağılırken işçiler; yüzünü aradım rastgele atılırken kahve önlerine iskemleler. günler siyah beyaz resimler hırçınlığında ve ben burada bir eski çağ enkazında! kızlar, boyanıp kuşanıp kız kıza dansederken düğünlerde, yüzünü aradım, kendi olan yüzünü düğünlerde... sonra gelinler korkularını atmışlardı eşiklere; yorgunluktu sonrası işte, yüzünü aradım gelinlerde... yüzünü aradım, geçtim... geçtim: şarkıları paramparça görmekten, bu satırları yazmaktan geçtim! oysa hep kalemimle değil, bir gün kanımla kıpkızıl yazmak istedikleri vardı benim de; onları henüz yazmamış olmaktan geçtim... çalışma masamdan kalkarak elimdeki fincanı duvara çarpıp paramparça etmekten geçtim! geçtim: sabahla birlikte kaynayan çorba kazanlarının kokularından, yol boyu uykularını alamamış köpeklerin korkularından; siyah ışıklardan, çoğalan çocuklardan, azalan ağaçlardan, arabesk feryatlardan ve ucuz umutlardan... “iyiyim, sağol, sen nasılsın”lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çöp kokularından, farlarını kapamayı unutmuş taşıtlardan, feodal şatolardan ve yasalara yelkovanlık yapıp, kendinin saniyesi bile olamayanlardan! hızla kirlenen bir dünyadan hızla geçtim... geçtim: sensizliğin tahriş olmuş sızılarından, eksoz homurtularından, cami avlularından, düşleri iğdiş orospulardan, yasadışı iş yapan yasa memrularından... ellerini çaldırmış ellerime bakmaktan geçtim; sensizliğe inanmamaktan... sis kaplamıştı kenti; dağılsa sanki bir ..k varmış gibi! sisleri yarıp geçtim... yoktun, kendimden geçtim; kızdım, dağıttım, sana küfürler ettim... bir bilsen sana ne güzel küfürler ettim; yoksa kederden geberecektim! gökyüzü tümünü de ağır ağız izledi; gökyüzünün renginden geçtim... sonra yeni kuşlar üşüştü gökyüzüne. bir sevindim, bir sevindim; gökyüzü yüzlerce kanattı işte! ama sen, sen orada bir serçe gibi üşüyor muydun yine? üşüyordun ve bunu biliyordum; çünkü her şey ortada, her şey! bak, kimin temiz bir göğü varsa kirletip bırakmışlar avuçlarına... bu yüzden insanlar elleri ceplerde çıkıyorlar sabahlara. coşkular deprem, sevinçler sıtma... söyle senin yüzün nerede, yüzün? nerede başlar bir aşk ve biter, nerede? nerelere gömerim seni ben, nerelerde ölürsün oysa sen! nerede, yüzün nerede? sonra çıkıp bu kentin uğultusuna çarpıyorum; bu kent de uğultusunu bana çarpıyor, çarpışıyoruz, kimseler görmüyor... bir sorudur: “kurtarıcılar işgâlci olabilir mi? ya da işgâlciler kurtarıcı?” sonra oturup yüreklerden damlayan terin hesabını tutuyorum... hesabını kimselerin bilmediği bahçelerin dudağında kanayan uzak güllerin. sevgiye bütün misillemelerin, gecelerin, seslerin, kederlerin... karacadağlı bir çocuğun kan çıbanının, şemdinlili bir ağıdın, kasrik’ten esen poyrazın, peru’da bir balıkçının ve botan’da yakılan köy evlerinin... öyle acı ki her şey unutmak istiyorum! kendimi bir menekşenin rengine, bir gülüşe k(atıp) unutmak! unutma düşüncesini bile unutmak! yitirmiştim o aşkın kimliğini, hükümsüzdü... hükümsüze hükümlü bir aşkı unutmak istiyorum... sonra asker çocukları, mapus çocukları, ayyaş babalara sitemsiz çocukları, yitirilmiş çocukları... uçarı bir çocukluğu yitirmiş benim de yüzüm; yüzüm, zamansız ihtilallerde. ihtilalleri tutun çocuklar erken yaşlanmasınlar! yarayı tutun, yarayı! güçleri öpüştürün, gökyüzünü dönüştürün; yoksa ölünür alnında günün! ölmeleri hani sessiz, hani genç, unutmak istiyorum! eski yoldaşların gözbebeklerinde kaynayan bir düşün düşüşünü unutmak! unutmasam, ben de kalemimi kendim için kıracağım! biz kapkara gecelerin göğünde küçük, ak noktalardık; bir düşünün, ne aklıklar gizler gece; ne aklıklar öyle susar gecede, ama öyle öyle çok gecedir ki gece, aklığımızı büsbütün örtecek kadar... örtülüşünü usulca aklığımızın unutmak istiyorum... işte bundan, coşkuyu sevmiyorum artık öyle kabara köpüre nehirler gibi; siz orada kalabalık ve kabarık kalın, sağolun, yalnızlık iyi, yalnızlık iyi... yalnızdım, üşüyordum ey özlem! beni bir gün belki bu özlem öldürecekti. ölecektim bir gün erken, belki kederden. yakın o gün! beni yakın! savrulup aksın küllerim dicle nehrinden... akıp geçerken günler siyah beyaz resimler hırçınlığında, sormuştum ya, işte her şey ortada, her şey! /ben ölürüm; dağlar ve güller yine akraba.../ artık gün doğunca bütün darağaçlarını kursunlar, kursunlar, kur-sun-laar! her şey bu kadar güzelken, böyle bir yanıyla sığ yaşanana, boğulana, savrulana, kirlenene dalkavukluk, çirkinliğe figüranlık etmekten bık-tıııııııım! ya kuşlar? sahi, ne demek ister kalan kuşlar?
Always on the move
Ne çok şey. Büyük sarı alanlar, tarlalar, hepsini yemişim.
Şu arkadaki tepeye in, kaldırılmamış gündöndüler var. Gördün beni. Dumanlı yaz, dikine zakkum bir şeyim. Gitmem gerekiyor, vakitsiz gelmişim. Topuklarım ağrıyor, biraz dinleneyim gitmem gerekiyor. Bunun'çin kimseyi suçlayamam oldum olası böyleyim. Geldiğimde çok güzeldin bana, Güzelliğin bozulmadan gitmem gerekiyor. Bir şey vardı, akmıyordu, senden mi benden mi önemli değil önce. Bir şey vardı akmıyordu, çok sordum kendime içten içe; Dedi ki gitmen gerekiyor. Hafiften hafiften bir ses; hafifle! Ah ben çok çekmişim, istemem, Benim çektiğimi sen çekme, gitmem gerekiyor. Ameller niyetlere göredir böyle bilmiştim, Ama dünya değişti, annem öyle diyor. Biricik idim ben de bir zaman, bak incitmişler bir harfimi, Saksıda üzgün bir bonzai, incittirmem başka yerimi gitmem gerekiyor. Gördüm anladım bir çeşit palamut benimki, seninkini açamam, Taşıyamam seninkini, gitmem gerekiyor. Yolda mor bir ufuk olacağım, ovada tek bir ağaç, uzakta sierralar! Icabetçiyim. Insan yamaçta bir mavi buğudur, değil daha fazlası dediğimde Benim mavi bir buğu olduğuma inanacak biri gerekiyor. Ne olacaktı kalsaydım, gitmesem ne olurdu benden sana? Hiç! Açtım, uykusuzdum, doydum, Bozma sinirini gitmem gerekiyor. Öğrendim, öğretmişlerdi; kalırsam düğüm düğüm, Çok geçmedi daha üstünden hatırlıyorum. Öyle almış başını gitmiş bir kaktüs yer yer çiçekli. Sen uyuyorsun benim uyumadığım yerlerde, Benimse gecem çok uzun ve nemli. Dünya ısındıkça daha hızlı dönüyor, Ya sen de olmasaydın dedim bir yerde. Yine de bu hayat bana git git git diyor. Yazdı. Verdi. Yedik. Yol daraldı. Evreşe sapağında inmem gerekiyor. Yediklerimizin yerine sen yeni şeyler ek artık. O kadar da eşek olma. Bir yerde kalma diyor kalbim, yollar geçmeliymişim, Gitmem gerekiyor. (Insan yokuşlu bir şeydir bana her daim, bu yol dümdüz, gitmem gerekiyor. ) Ne anlattıysam sana hepsi doğru bunların, iyilikle kötülükle bir ilgisi de yok. O'ysa eğer Aşk'tan saydım hepsini. Dumanlı yaz, dikine zakkum. Uçuşan gün, rüzgarlı gece. Yanlış kabuklar bağlamıştınız oysa siz Yanlış tüllere sarınmıştınız ben ne yapayım! Öyle yaban öyle alev görmemiş bir elma vardı otururdu içinizde, hamdı, Hayat bazen katırlara sümbül vermek filandı.
Seni Günlere Böldüm
Seni günlere böldüm, seni aylara Daha yıllara, yüzyıllara böleceğim Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi Minesi çatlamış bir diş gibi durduracağım karşısında. Şiirler söylenir, şiirler biter Biz bu sevdayı neresine sakladıktı sen ona bak da Kahverengi avuçlarına mı gözlerinin Tam oradan mı kahverengi yağan bir aydınlığa. Bütün günler yenileşir her bekleyişte Ve bütün dünler, bütün geçmişler Kapını açarsın ki bir de, hiç kimseler yok Çaresiz, benim sana gelişim de hep böyle. Dün akşama doğru turuncu bir bulut geçti Sonra bütün bulutlar hep birden geçti Anılar, anılar, belki hepsi bir kelime
Hiç kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum.
Birçok Şamanik toplumda, Şamana umutsuzluk, ruhsuzluk, moralsizlik, depresyon şikayetiyle geldiğinizde, şu 4 soruyu sorar;
-Dans etmeyi ne zaman bıraktın?
-Şarkı söylemeyi ne zaman bıraktın?
-Masal dinlemeyi ve masallardan etkilenmeyi ne zaman bıraktın?
-Sessizliğin tatlı topraklarında huzur aramayı ne zaman bıraktın?
Biz dans etmeyi, şarkı söylemeyi, hikayelerden büyülenmeyi, sessizlikte huzur aramayı bıraktığımızda, ruhumuzun bir parçasını kaybettiğimiz bir deneyim yaşamışız demektir. Dans etme, şarkı söyleme, hikaye anlatma ve sessizlik, dört evrensel şifa merhemleridir.
Angeles Arrien
Unutma Lola, hiçbir acı baki değildir. Üflersin geçer. Bazılarına biraz daha çok üflemen gerekir, hepsi bu.
Bir Şaman öğretisi der ki,
Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez
Güneş kendisi için ısıtmaz
Ay kendisi için parlamaz
Çiçekler kendileri için kokmaz
Toprak kendisi için doğurmaz
Rüzgar kendisi için esmez
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.
Doğanın anayasasında ilk madde şudur;
Her şey birbiri için yaşar
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur
Eski çağlardan süre gelen bir anlayıştı bu
Bütünlüğü anlatırdı
Özü iki cümleydi;
“Ben biz olduğumuz zaman ben olurum
Ben, ben olduğum için sen, sensin.”
Bu Gemi Ne Zamandır Burada
Bu gemi ne zamandır burada Çoktan boşaltmış yükünü Gece de ölmüş, rıhtım da bomboş Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa Arkada, güvertede Ah, neresinden baksam sessizlik gene. Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye İçerde üç beş kişi Yalnızlık üç beş kişi Bir kadeh rakı söylerim kendime Bir kadeh rakı daha söylerim kendime -Söyle be! ne zamandır burda bu gemi -Denizin değil hüznün üstünde. Belki yarın gidecek Bir anı gelecek bir başka anının yerine. İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.
Herkesi herkesten ayıran en belirgin yer; eller. Doğduğu anda üzeri resmedilen avuç içine saklamış insan kaderini, kasvetini, neşesini. Avuç içine baktığın an hak veriyorsun yaşamın izlerine... Pek çok el gördüm, şah damarından ele uzanan duygular arası kısa yol mesafesine... Beyaz eller, çalışmaktan kalınlaşan eller, toprağa bulanmış eller, her daim bir müzik aleti çalıyormuş gibi hareket eden eller, boğumlu eller, eklemleri fazla esnek eller, baş parmak tırnağı kısa ve küt olan eller, şifa veren eller, yüzünden çirkin olan eller, durgun bir anda birbirine geçen eller, omuza dokunan 'buradayım' elleri, yalnızlığı bölüşen eller, masanın üzerine koyulan dertli eller, kadeh tutan eller, dudağa dokunan eller, son bir çırpınış elleri, seninle güçlüyüm elleri, bırakma beni elleri, iki el tutuşunca kader çizgileri birleşen eller, kalem tutarken çocuksulaşan eller, gözünün önüne düşen bir tutam saçı çeken eller, dudağına bulaşan ruju silmek için uzanan eller, çiçek kokusu bulaşmış eller, iyilik dağıtan eller, vedaya uzatılan eller, heyecanla gökyüzündeki bulutu gösteren eller, sigara dumanını dağıtan eller, utançtan terleyen eller, öpülesi eller, şefkatle yüze değdirilen eller, gözyaşı silen eller, coşkuyla havaya kalkan eller, tedirgin eller, sessiz eller, şarkılarla bağdaşan eller... Tanışırken ve ayrılırken, yaklaşırken ve uzaklaşırken... Üzerine sonsuz cümle kurduran yegâne. İzler, sözler, anlar...
Senin gibi kuşlar
Kişiliğimin bir bölümünü aldırayım diyorum. Ara sıra diyorum. Yatayım bir ameliyat masasına, ayıklasınlar beni. Aceleciliğimi alsınlar mesela. Haksızlığa dayanamayışımı birazını çıkarıp tıbbi atıklar bölümüne göndersinler. Boşalan yerlere daha fazla ‘hayır’ diyebilmeyi koysunlar. Hassasiyetin en az yarısını çıkarsınlar. Onun yerine sert davranma protezi koysunlar. “Arlı arından korkar; arsız sanır benden korkar” diyorlar. Doğru diyorlar. Ar’ımın da birazcığını ar transplantasyonu yapıp versinler ihtiyaç sahiplerine. Yağ aldırır gibi nezaketi de aldırayım; nezaket ‘liposuction’ı yaptırayım diyorum. Ferahlayayım biraz. Söz söyleme yeteneğimin bir kısmını da çıkarıp yerine ‘laf geçirmeyi’ koysunlar. İşini ciddiye almayı da en az dörtte üç oranında kesip çıkarsınlar, lüzum yok artık çünkü öyle şeylere. Suni döllenme gibi bir yerde benim gibiler için böyle yeni kişilik özellikleri üretip üretip yerleştirsinler içimize. Hatta organ bağışı gibi olsun bu iş. İyi insanların iyiliklerini ölümlerinden sonra böbrek, kalp gibi iyilik bekleyen insanlara taksınlar. Kumru telaşı Sonra diyorum ki boş ver. Yatma bıçak altına. Çünkü bu sabah iki kumru geliyor, kumru dilinde bir şeyler söylüyorlar pencerede. Biraz da çıkışır gibi sanki. “Neredeydin aylardır?” gibisine... Kuş telaşı var bende. Manasız, insana göre değil. Adı üstünde kuşlara göre bir telaş bu. Apar topar mutfağa koştum, paldır küldür ekmeği ufaladım. Sanki kuşlar kaçacak. Sanki kuşlar kaçsa ben çok fena suçlu olacağım. Sanki kuşların açlık sorunundan sorumlu bir benim. Bir aceleyle serptim kırıntıları pencere önüne. Kaçışırlar ya onlar tam o esnada, ben ondan da ürküyorum. Geri gelmezler belki diye. Sonra çıktım evden. Geri geldim. Kuş annesi miyim ben, baktım yenmiş mi tabaktakiler diye. Aaa! O da ne? Efendi kuşlar Kumrular bana bir dal çiçek getirmişler. Yazı uydurması değil, hakikaten bir dal çiçek. Ne kumrular var şu hayatta. Ne efendi kumrular, ne nazik ve kumru gibi düşünceli... Kumrular, bir çift kumru gibi durdular öyle pencerede ben bu yazıyı yazarken. Kafalarını eğip eğip baktılar. “Sizi yazıyorum” diyesim geldi. “Sizi yazıyorum ve sizin gibi kumrular yüzünden hâlâ dünyanın döndüğünü.” Yatma bıçak altına sen de. Git kendine kendin gibi bir kuş bul, taze bir bahar ya da gamlı hazan. Böyle yaşayıp gidiyoruz çünkü. Yılıyoruz ve sonra yeniden ayağa kaldırıyor bizi bize benzeyenler. Sanki yeniden düşmeyecekmişiz gibi değil, öyle bir söz hiç vermeden. Ama hayat küçük bir şey zaten. Sen, ben ve senin gibi kuşlar. O kadar. Gerisi çoğu kez gaflet ve dalalet. Sonra işte kuşlar uçuyor, söz veriyorlar sana, senin gibi olacaklarına...
ya ne yapmak lâzımmış? sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi, bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi, yerden etekleyerek velinimet sanmak mı? kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı? istemem eksik olsun! herkes gibi, koşarak, yabanın zenginine methiyeler mi yazmak yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an karşısında takla mı atmak lâzım her zaman? istemem eksik olsun! ricaya mı gitmeli? kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli? yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim? yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim? istemem eksik olsun! tazıya tut, tavşana kaç mı demeli? belki kaz gelir diye bana tavuk mu göndermeli? yoksa bir fino gibi susta durmak mıdır ki, acep en münasibi? istemem eksik olsun! bir kibar salonunda kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda, marifet koyup kameri, yıldızları, aşka getirmek midir, evde kalmış kızları? istemem eksik olsun! yahut şan olsun diye, meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye şiir mecmuası mı bastırmalı? istemem eksik olsun! acaba bulup bir alay sersem meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner? istemem eksik olsun! bir tek şiirle yer yer dolaşıp ta herkesten alkış mı dilenmeli? istemem eksik olsun! yoksa bir sürü keli sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı? yoksa ödüm mü kopsun bir allahın aptalı gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün? yahut sayıklamak mı lâzım: ;adım görünsün aman diye şu meşhur mercure ceridesinde istemem eksik olsun! ve tâ son nefesinde bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek, şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek, karşısında zoraki sırıtmak her abusun. eksik olsun istemem, istemem eksik olsun! fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya, yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya, gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı isteyince şapkayı ters giymek, karışanı olmamak. bir hiç için ya kılıcına veya kalemine sarılmak ve ancak duya duya yazmak, sonra da gayet tevazula kendine: çocuğum! demek, bütün bunları hoş gör yine, hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı, bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı! varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil, onu fetheden sensin, yoksa başkası değil. ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile. velhasıl bir tufeylî zilletiyle tırmanma! varsın boyun olmazın söğüt kadar, bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar? kavaklar sıra sıra dikilse de karşına boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!
Home ‘’Yavaş yavaş ölürler, Alışkanlığının kölesi olanlar, Her gün aynı yoldan yürüyenler, Giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, Tanımadıklarıyla konuşmayanlar, Yavaş yavaş ölürler, Tutkudan ve duygularından kaçanlar, Beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, …. Yavaş yavaş ölürler, Aşkta ve işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, Rüyalarını gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, Hayatlarında bir kez bile mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar, Yavaş yavaş ölürler, Yolculuğa çıkmayanlar, Okumayanlar, müzik dinlemeyenler, Günüllerinde, vicdanlarında hoşgörü barındırmayanlar. Yavaş yavaş ölürler, Özsaygılarını ağır ağır yok edenler, Kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, Ne kadar şanssız olduklarından ve sürekli yağan yağmurdan yakınmaktan yorulmayanlar, Yavaş yavaş ölürler, Bir işe başlamadan o işten el çekenler, Bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, Bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar. Ölümden kaçınayamacağıza göre, kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, Anımsayalım her zaman, Yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir. ‘’
İki ördek
İki ördek kavga ettiğinde – ki hiç uzun sürmez- bir süre sonra ayrıldıklarını ve farklı yönlere uçtuklarını görürüsünüz. Birbirlerinden ayrılınca güçlü bir şekilde kanatlarını çırparlar ve böylece kavga sırasında topladıkları aşırı enerjiyi atarlar üzerlerinden. Hiçbir şey olmamış gibi huzurla süzülürler. Eğer ördekler insan zihnine sahip olsalardı, kavgayı düşüncede canlı tutar, hikayeler kurarlardı. Bir ördeğin hikayesi muhtemelen şöyle olurdu: ‘’Az önce yaptığına inanamıyorum. On santim yanıma yaklaştı. Sanki gölün sahibi oymuş gibi davranıyor. Özel alanıma hiç saygısı yok. Bir dahaki sefere beni kızdırmak için başka şeyler yapacak. Bir dahaki sefere ona unutamayacağı bir ders vereceğim.’’ Böylelikle, zihin bir sürü hikayeler kurup durur ve aradan zaman da geçse, öfke ilk günkü gibi devam eder ve unutmaz. Vücuda gelince, düşüncelerde kavga hala devam ettiğinden, vücut da gerçekle düşünceler arasındaki farkı bilmediğinden, bütün düşünceler için hormonal ve enerjisel tepkiler vermeye devam eder. Kavga halini yaşayarak hep kavgaya hazır tutar kendisini. Bir düşünce bir sonrakini tetikleyerek tamamen düşüncelerden oluşan zincirleme bir reaksiyona dönüşür. Bir insan zihni olsaydı zavallı ördek böyle düşünecekti. Ama malesef bir çok insan aynı bu şekilde yaşıyor tüm hayatını. Birçok olay gerçekte bitmiyor. Ördeğin bize verdiği ders şudur: Kanatlarını çırp, yani hikayelerle beyninin içinde yaşayıp durmayı bırak ve tek gerçeğe geri dön: Şimdiye, anı yaşamaya... Eckhart Tolle
İz
Geçen yıl bu zamanlar bitirdiğim kitapta ‘İskelet Kadın’ masalında Hayat-Ölüm-Hayat dengesini anlatıyordu.
Denize oltayı atarsın, ne çıkacağını büyük gözlerle beklerken gördüğün o büyük ve çirkin varlık karşısında korkuya kapılır, kaçarsın. “Kimi zaman Hayat/Ölüm/Hayat doğasından kaçanlar, sevgiyi sadece bir lütuf olarak düşünmekte ısrar ederler. Ancak, en tam halinde sevgi, bir dizi ölüm ve yeniden doğumdur. Sevginin bir evresinin, bir yönünün gitmesine izin verir ve bir başkasına gireriz. Tutku ölür ve geri gelir. Acı, kovalanarak uzaklaştırılır ve başka bir zaman tekrar yüzeye çıkar. Sevmek -hepsi de aynı ilişkide olmak üzere- sayısız sonu ve sayısız başlangıcı kucaklamak ve aynı zamanda bunlara göğüs germek demektir.”
Birinin hayatından Sadu’nun Oda’sı gibi geçilecek, kalp katmanının etrafında dünya turu gerçekleşecekti. Alınacaklar alınacak, verilecekler verilecekti fazlasıyla. İyi dilekler dilenecek, kesikler gösterilmeyecekti.
Vahşi kadının imdadına La Loba yetişecek, iskeleti bir araya getirip, şarkısını söyleyecek ve ruh yeniden ete kemiğe bürünecekti. Bunların hepsi olacaktı, vakti vardı. “Her şey olur, her şey büyür, her şey geçer, hayat kalır.”