babamı ilk defa güçsüz gördüm. 3 Mayıs 2026.
dün düşmüş ve vücudunun sol tarafındaki 6. kaburga kemiği kırılmış.
fark etmemiş sıcağı sıcağına, üstünden 5 saat geçtikten sonra fenalaşmış. annem aradığında saat 22.34’tü.
- Oğlum, baban düşmüş, salonda kıpırdatamıyoruz, ne yaptıysak olmadı. Gel!
ben bildim bileli hazırlıklıydım böyle bir telefona, kötü olmaya, kötü habere ve beterine:
+ Nefes alıyor mu? Konuşabiliyor mu? İlk sorularım bunlardı.
cevaplar belirsiz kalmıştı ama babamın yanına gidene kadar bütün senaryolar aklımdan geçmişti.
meğerse babam anneme “ Arama oğlanı! Biz çocuk muyuz? Gideriz biz hastaneye beraber! “ diyerek en az 5-6 saat ertelemişti bu aciliyeti.
cebimde beş kuruş para yoktu, hayatın ters bir döneminde, böyle acil bir durumda beş kuruşu bile olmayan bir evlat olarak ben yine de en kötüsüne hazır yetiştirmiştim kendimi.
kuzenim yakındı babamlara, ondan rica edecektim müsaitse onları alıp acile götürebilir mi diye, sormama izin vermeden, direkt gaza basıp babamları alıp acile ışınlanmıştı adeta. ambulansı beklemek yerine hastaneye yakın olduğumuz için bu daha elzemdi, beş kuruş param olmasa da ilk yardım konusunda bilgim olduğu için nasıl hareket etmeleri gerektiğini telefonda anlatmıştım.
onlardan 10 dakika sonra ben de acile vardım, babamı ayakta görmek güzel bir duyguydu ama sancılarına şahit olmam 30 saniye sürmüştü belki.
dışarıdan bir şey göremediğin ve yakınlarından birinin canı yandığında elinden bir şey gelmemesi, işte hayatın gerçek yüzü buydu.
o acizliği çoktan kabullendiğim için babama her öksürüğünün bir bıçak saplanması gibi olacağını, bir müddet canının acımasının çok normal olduğunu söyledim.
çünkü bu tarz bir konuşmayı ailede sadece bir kişi yapabilir, bu yazılı olmayan bir kural gibidir.
babam asker eskisi, kontrolcü ve sert mizaçlı biri olduğu için “ yardım “ isteyecek duruma gelmesi canını hayli sıkmış olmalı ki gözlerinden sancılarla beraber sessiz ve üzüntülü bir gözyaşı süzüldü.
bense “Ne olursa olsun bu durumda öksürebilmen iyi bir şey!” diyerek durumu idare etmeye çalıştım.
annemse tedirgin ve sessiz bir telaşta o sert adamın, yani iyisiyle/kötüsüyle hayatını paylaştığı o insanın yatmaya yeltenirken kıvranışını gördüğünde pır pır babamın etrafında dolanıp kendince öteliyordu endişesini.
ben ilk defa bu gece babamın çaresiz oluşunu gördüm.
ölmek değildi konu.
babam yardım isteyemiyordu bizden, eve döndüğümüzde yatakta canının fena yandığı bir anda sadece iki kolunu da bize uzatıp, o acı dolu gözleriyle mahcup oluyordu, sanki bizim ellerimizi tutabilmek her şeyi iyileştirecekti.
konu “acı çekmek” idi.
geçmişin, şimdinin yanında bir hiç oluşuydu.
neden yaşlandım sorusuna yenik düşmekti.
daha fazla aciz olmaktı.
konu aslında hayatın acımasız oluşuna şahit olurken, bir yandan da onunla yüzleşmekti.
bire bir, teke tek.
3 Mayıs’ta başladım yazmaya,
şimdi saat 00:43 4 Mayıs 2026’da bitiriyorum.
“Çocukken hasta olduğumuzda bize söylenen şeyleri şimdi biz anne babalarımıza söylüyoruz; Geçecek baba, endişelenme!“












