Başka Şubemiz Yoktur
Instagramda, Twitterda veya başka yerde bu hesapla aynı isimde olan hesaplarla hiçbir bağlantım yoktur.
wallacepolsom
hello vonnie

izzy's playlists!

Origami Around
Show & Tell
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
d e v o n

Andulka

titsay
🪼
h
Claire Keane
I'd rather be in outer space 🛸

PR's Tumblrdome
Misplaced Lens Cap

★

#extradirty

roma★
Keni
KIROKAZE

seen from Türkiye

seen from Thailand

seen from Germany

seen from South Korea

seen from Canada

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Chile
seen from United States
seen from United States
seen from France
seen from France
seen from Brazil
seen from Sweden
@mimarivarolus
Başka Şubemiz Yoktur
Instagramda, Twitterda veya başka yerde bu hesapla aynı isimde olan hesaplarla hiçbir bağlantım yoktur.
Güzel günler bizde
Merhaba sayın seyirciler nereye gidiyoruz güzel biyere mi nasip birbirimizi güzel biyere götürmeye niyet ettiysek yolda da birbirimizi biraz da kendimizi kontrol ettiysek hani gidiş nereye diye güzel bir yere gidebiliriz Yolumuz birbirimizle konuşmaktan birbirimizi anlamaktan birbirimizi sevmekten geçiyor Geçiyor ve güzel günlere gidiyor Paylaşmaktan ve çoğalmaktan geçiyor ve güzel günlere gidiyor Bizde böyle yürürsek bu yolda hem güzelleşiriz hem güzelleştiririz Hem göreceksiniz o kadar da farklı değiliz
Kötülerin kötüsü bir umut olarak bile gidecek hiç bir yerin olmaması
Güneşi içtik İçmesine de kimin için mi kırbacın ucunda yalnızlık var Yalnızlığın ucunda kölelik Seni benim elimden kim alabilir Beni al oyuna gel Hatırlat kendini güzel Unuttuk yalnız unuttuk Özledik yalnız özledik Herkes var ama kim yok Hayalet şehirlerde Benimle ölebilir misin Benimle seninle şimdi Sen Ben Burdan başlayıp Ne dersin Senin ne kadar güzelsin Beni yanına al Yalın ayak yalın söz Yatışsın yangın ardındaki gölgeler Bizi aydınlatır mısın Aydınlanmış olan Sana güveniyoruz çünkü sen bizden önce geldin Bizim için ağaçlar diktin ve meyvalar Bir bildiğin var da onu bize de bildir Seni neden beklediklerini Belki yarın gelirsin
Niyet beyanı
Kamusal alanda kendim olmaktan korkuyorum, yalnızken zaten hiç kimseyim. Ayıplanmadığım Çağları geride bıraktım, cennetten çıktım, kuldan utanıyor, Allahtan korkuyorum. Yaşamayı bilmiyorum, öğrenecek bi yer bulamadım. Herkesin nasıl da yaşamakta bu kadar Mahir olduğundan başka hiç bir şeye hayret etmiyorum. Yadsıdığım bir dünya var her şeyiyle uzun bir zamandır, ne Güllerin kokusunu alıyorum ne çocukların o güneş yüzlerinde tutunacak bir dal bulabiliyorum. Nehrin ortasında kaldım ne karşıya geçebiliyor ne geri dönebiliyor ne burada durabiliyorum. Kendimin bile bilmediği, anlamadığı bir dille yardım çığlıkları atıyorum, ne kimse ne ben birbirimizi tanıyamıyoruz. Enkaz altında antik bir şehir gibiyim, kendimi unuttum, Evimi .
nerden nereye
neden her şey düşüyor duramıyor ki yerinde şeytan tanrının önündeki makamından düştü en dibe insan eşrefi mahlukatlığa düştü cennetten, kar düşüyor , gece düşüyor kaleler düşüyor rahmet bile düşüyor göğün bize bakan yüzünden, insan her şeyin nedenini kaldıracak yüz sahibi değil, her şey insanı sırtlanmak için de değil, mananın süzgeci de yok ki elensin maddevi olan, biz sarayı şölen için kurduk, ki ağlaşmalar gülüşmeler de şölenin parçası, yine de var la yok harman edemiyoruz artık çünkü yok elimizde zamanın üzerinde ki kürek, aşkı köşke katmak için bilmek dediklerin görgüyü kör eden ışık bize yol gösterirken kaybettik ve ne diyeceğimiz konusu tam bir muamma ki söylemek bir savaşın ilanıdır biz sadece dinlemek de istemiyoruz ki o halde varla yokun arasına herkes gibi ölücü ruhumuzu kattık öyleyse gece ölümü çağırırken boyandığımız her renk duadır.
Okuyacak
Bu gün uyuyamadığım için yazıyorum, ama kime yazıyorum. Kimseye gerçekten takip edilmeyen bir sayfaya, okunmayan umursanmayan bir haz nesnesine yazıyorum haz alanlar geçiyorlar beni başka hazlara koşuyorlar. Şeylerin hızlı olması doğrudan sorun değil sorun olan istenenin hiç olmaması , istenenin yani sağlam bir bağın hiç kurulamaması sevememek adanamamak kararlı bir duruş sergileyememek karar kılamamak. Duramamak çünkü vakit nakittir. Ve naktimiz yani vaktimiz tükeniyor daha yaşayıp görülecek yapılacak yüz şeyler listeleri var ve bu önceden deneyimlenmiş yüz şeyler bizi hayatla yüzleşmekten alı koyuyor biz hayata bir göz gezdiriyoruz imrenerek doya doya öküz trene baktığı gibi bakamıyoruz. Öküz trene baktığı gibi bakmak istiyorum sana romantik mi değil mi bilmem romanlar gürültülüdür ve yalancıdırlarda mazlumların boynuna bir de suçluluk eklerler mazlumlar zalimlerden öclerini alamaz adil olmak uğruna işte böyle adaleti de ifsad ediyorlar ve vicdan sadece mazlumları haklarını almaktan alıkoyan bir cebre dönüşüyor. Bütün romanları ve miş gibi yapanları ortadan kaldırmak istiyorum. Yasaklamak yeni bir dünya ancak böyle mümkün zalimler yalancılar kimseyi kandıramamalı zulmedememeli ve acı çekerek pişman edilmeliler olmalılar demiyorum edilmeliler. Bize hak için boynunu vurdurmak isteyecek adamlar lazım gerisinin pişmanlığı gerçek değil.
GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ
Bu bir türkü:- toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü! Bu bir örgü:- alev bir saç örgüsü! kıvranıyor; kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların! Ben de gördüm o kahramanları, ben de sardım o örgüyü, ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim! Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi. Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını; altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık; şimşekli rüzgâra bindik!. Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını. Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını!
Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!
Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!
İşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini; şu güneşten düşen ateşe fırlat; yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var güneşe akın! Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız, toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş'emiz sıcak! kan kadar sıcak, delikanlıların rüyalarında yanan o «an» kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak, ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz güneşe doğru!
Ölenler döğüşerek öldüler; güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!
Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor! Kalın tuğla bacalar kıvranarak ötüyor! Haykırdı en önde giden, emreden! Bu ses! Bu sesin kuvveti, bu kuvvet yaralı aç kurtların gözlerine perde vuran, onları oldukları yerde durduran kuvvet! Emret ki ölelim emret! Güneşi içiyoruz sesinde! Coşuyoruz, coşuyor!.. Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!
Toprak bakır gök bakır. Haykır güneşi içenlerin türküsünü, Hay-kır Haykıralım!
Nâzım HİKMET
Örtünmek, Self Expression
Örtünmek temel muhafazakar ahlak olan zarar vermeme, ve iyiye birlikte yönelme toplumsal sözleşmesinin bir parçasıdır.tanrısal iradenin sıratel müstakiminin inşasının kadınların olan payıdır, örtünen kadın görünüşünü kendi varlığının belirteci olmaktan bir ölçüde alıkoyduğunu ilan eder, ve varlığının helali olmayanı tarafından sınırlar delinerek ihlal edilmesini önler. Aynı zamanda varlığına sınırlar da koyar örtünerek ki bu sınırlar onun ve erkeğin güven içerisinde yaşayacağı barış dünyalarıdır. Örtünmenin temeli zarar vermeme ve zarar görmemeye dayanıyorsa, buradaki zarar varolmak için bedenini yani yitirilmesi mutlak değerli şeyi değer erozyonuna tabi tutmamak, ve aynı zamanda insanlığın aşka olan inancını erozyona uğratmamaktır.
Bu barış dünyalarının savunulması görevi ise yalnızca kadının değil erkeğin de görevidir, örtü yani varlığa set vurmanın karşılığı erkeklerin kadınları kabul edişleridir ki bu kabul ediş, kapalı kadınların korudukları safiyetinin değerlerinin aşk ile ifade edilmesidir. Yani erkek kadını kendi namusu koruması gereken bir mücevher olarak görürse o taktirde kadın da kapalı olmaktan kendine selamet bulabilir aksi takdirde yani erkek açık olana meylederse kadın da örtülerin ardında yalnız kalır ve kabul edilmeyişinin varlığını yok sayılması anlamına geldiğini gördüğünde var olmak için görünüşünü, bedenini kullanabileceğini fark eder. Bundan sonra iş bir kısır döngüye girer, varolma yarışı insanları hedefler ve çabalar girdabına sürükler, bu varolma hedefleri elde edilebilir güzelliğin ifadesi masumiyeti ile başlar fakat güzellik piyasası kapitalistleşir ve talepten doğan arz kendi talebini aramaya koyulur, doyurulmayı değil doyurulamamayı, yani rakiplerinden daha güzel olmayı bir tek varlık hali kabul eder. Dünyanın mutlak olan yıkıcılığı neticesinde tek varlık hali olan güzelliğini yitiren kadın artık varlığını yitirdiğini düşünür vebu onu büyük bir bunalıma sokar, erkekler için aynı durum güç olgusunda geçerlidir, erkek gücün gereksiz ifadesi ile kendine bir varlık alanı tahsis eder ise giderek firavunlaşır, ama varlık alanını hakkaniyete ve değer vermeye, alçak gönüllüğe hasrederse varoldukça vareder ve gönüller sultanı olur.
aslında bu yarışma ahlakı bütün varoluş türleri için geçerlidir, yarışma amaç başkalarını geçmek olduğu sürece iyilik bile hançerleşebilir, güzele pay olma ve paylığını paydadan bilme ahlakı ise hem bütünseldir, hem tatminkardır, ve bu durum varlığın aşkıdır. Eğer başkasında kendinizi bulmayı aşk olarak görüyorsanız böyle bir topluma aşık olursunuz.
Not: eksikler var belki devam ederim bu yazıya
karlı bir gece vakti
kar yeni durulmuş, beyazın denizinde gölgelerden başka leke yok kendini kirli hisseden her şey için bir anma düzenleniyor, karın beyazıyla kirlerinden arınıyorlar belki de bir an tövbe ediliyor acılar karın soğukluğuyla donup yok oluyorlar insanlar ışıklarını kapatıp evlerinde bir şekil elde ettikleri hayat enerjisi ile uykuya dalıyorlar ben ise içimi eriten rüyanın yanına karın bile yağmayı bırakışının hüznünü ekliyorum sanki beraber yola çıktığım bir arkadaşım beni yarı yolda bırakıyor ve bir ses hatırlatıyor, yolcunun tek yol arkadaşı kimdir tik, tak tik tak geçtikçe zaman hatırlatır , kim kiminle yürür
baharat ve buğday
ürkek adımlarla derinliğine yol aldığım suyun dilimin acısı gibi ayaklarımı yakan bir tarafı var,karınca karınca acıyan ve değişen, yokluğunu tercih etsem bile varlığında sıcak bir gününün güneşinde yanmış tenimin dinmez ısısını duyuyorum, ateşin yıktığı ne ki içimde arayıp bulamıyorum, eriye eriye damladığım yer neresi, aldığım şekil ne, ne ara ve hangi şekilde bu bulanık ve sıcak dünyada uyandım, denizin bu ateşli denizin içinde ateşin kaynağı olan o hayalet ocak elimi uzattığım yerden bir başkasına uçan içimdeki bu ateşi kavrayabileceği yada bir meşaleye hapsedebileceğimi düşünmüyorum, çünkü onunla kuşatılmışım, eylemimle varolduğunu sandığım bu ateş eylemimle ancak durağanlığından sıyrıldığı için farkedilir oldu
beni senden karşıya geçir
seçim için gerekli ilk öncelik iradedir, ki irade aslında seçimle görünür hale gelir yani seçim öncesindeki varlığı şüphelidir, hatta seçim içresinde bile var olup olmadığı sorgulanıyor. irade varlığın varoluş biçimlerinden biri ise eğer o halde varlığın boyutlarından biri olur, biz varlığın tüm boyutlarını bir kefeden görüp değerlendiriyorsak onu da paya dahil sayacağız. reddiye üzerinden ulaşma çabası: kısıtlı varlığımızı bir yokuşa sürme ve yokuşun dibini var kılınmak istenen olguya mesken kılma işidir, hal böyle olunca çabamız red için görünse bile aslında kabulün niteliğini yükseltmek ve meskenini sağlam kılmaktır. yine de su her daim en alçak olan yerde bulunur onu bir setle durdurmadıysanız, katıların ise varlığı kendi ile mündemiç olduğundan onlar kendilerinden yeterli desteği aldıkları sürece gökte görünebilirler ama onlar da yerden destek alıyordur sadece sıvılar yerin bütün haline daha vakıf ve yaşama daha elverişlidir, öte yandan katılar yerin başlangıcına vakıf olmakla birlikte onun zenginliklerinden bihaberdir, gaz ise yaşamın her noktada varolmasını mümkün kılarken bir yandan da kendini ölümle burun buruna kılmak zorunda kalır , çünkü ne katılar ne de sıvılar kadar korkak değildir ve bu cesaret ve keşif arzusu onu yaratıcı ve ölücü kılar o kendinden vererek hayatı varetmiştir, tabi katının uzun sürede tahsis ettiği düzenin de yaşamda büyük payı olduğu gerçeği redddedilemez ama katıya mutlak bağlılık bize ölüm ve durağanlıktna başka bişey sunmayacaktır. yani dengeli bu evren düzeninin baz alınan noktası, yani öküzün boynuzu kendi içinde olmalı, ve bu hal aslında varlığın var kılınışında bulunmalı ki varolan hem yaşayabilsin hem ölebilsin aslında bu mutlakiyete atılmış yegane tokattır,söz demiri keser ve demir de sözü, bu böyle sürüp gidecek ve dönecektir, o halde hiçbir başlangıca muhtaç olmadığımız gerçeği bize zamanı daha anlaşılabilir kılar. teşekkürler yağmurlar..
vicdanımı susturmak için konuşuyorum
sizin peşinizde değilim, kendimden kaçıyorum sadece. bunu yaparken size doğru koşuyor oluşum, size koştuğum anlamına gelmez, sizi tanımadan size koşuyor oluşumdan da sezinlemeniz lazımdı birşeylerin istediğiniz gibi olmadığını, yine de başka yere değil de size doğru koşuyor olmamda sizi başkalarından ayıran bazı farklar olduğu göz önüne alınmalı, ya da bulunduğunuz yer giydiğiniz kıyafette bir arma mı var beni koruyacağınıza dair söz veren, tabi kendimden kurtulduğumda koşu siz de mi biter yoksa hala içimde bir tür kaşif mi yaşamaya devam eder bilemeyeceğim, işin daha ilginci bu yazıyı okuyor oluşunuzla size koşmadığım itiraf ederken ,sizden kaçıyor oluşumdur. bu beni daha büyük bir korkak yapar, bunu söylemek bir cesarettir ama düşünmek hiç bir işe yaramaz,yapamadığım eylemleri biliyor oluşum bile acımı azaltmıyor bilakis daha da şiddettlendiriyor, aslında zihnimin karanlıklarını önüme dökerek kendimi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorum, ki bu neyin nerede olduğunu anlamanın zor yolu bu bile doğrusal çıkarımları düştüğü yanılsamalardan beni kurtaramayacak, çünkü çok hesap etmekle az hesap etmek arasında nitelik bakımından bir fark yok. hem kendimden kaçıp hem de kendimi nasıl köşeye sıkıştırabilirim ki, yani bu mümkün mü, dolaylı yollardan bir doğrusallıkla mümkün, ama eğer bulabilirsem bir yolunu doğrusal olmayan bir şekilde etki etmenin, daha doğrusu varolmanın ki varolmak doğrusal değildir sanılanın aksine ve bu nedenle zaten varlıklar karşılaştırılabilir de değildirler, yani varlığımı doğrusallığın bu dar penceresinden izlemenin ötesinde bir hal alabilirsem, ki hal kelimesi burası için de yaratılmış, işte o zaman kendimle aramdaki bu uçurumu kavuşturabilirim ve yekvucud olabiliriz, ikimiz ben ve kendim. bu sözlerimin ağırlığı öyle büyük ki sizin de aynı şartlarda olduğunuzu hatırlatarak, ağırlığın bir kısmını sırtınıza payediyorum, yine de her var olanın bu ağırlığı kendi kaldırmak mecburiyetinde olduğundan, ve yine de yardım edebileceğinizden kaldırmama size de söylemiş bulunuyorum görmezden geldiklerinizi ki kendimi köşeye sıkıştırdığım gibi sizi de sıkıştırayım, nihayetinde varlık kaygısından kaçabileceğiniz bir saçak yok bari gelinde omuzlanın benimle
yağmur boynumuzu büktü
yer yüzünden sıyrılan sarı buğday tanelerinin ucundayız, ikimiz ve üçümüz, bölünebildiğimiz kadar, işte bundan bir başkasında kendimizi arama çabamız, ya da belki de çok cömert olduğumuzdan hani, içimizde hala bölünmek ve paylaşmak isteği olduğundan katışmak için insanlara toplaşmışızdır yeniden, ya da belki de yavaş yavaş tükeniyor ve bu tükenişten korkuyoruzdur, kendimizi sanki başka kaplara dökmek zorundayızdır, ya da bize verilen emaneti başka emanetlere katıştırmazsak bir gün hesabının sorulacağını ve hebamızın utancını kendimize dahi anlatamayacağımıza inanıyoruzdur, ve hatta biliyoruzdur içten içe. belki de sanat eseri olduğumuza inandığımızdan her yer yüzünün her zerresini sanatlaştırmaya çalışmamız, bölük pörçük bir düzen kurma çabamız, ne kadar zalimce de olsa her söz söyleyen bir düzen kurmak arzusunda değil mi, ki bu düzenler değil mi insanı yaşatan ve öldüren perdenin önünde, yine düzen sahipleri bazen kendilerine bir imparatorluk kurmak istiyor, göğüslerini germek istiyorlar hani, belki de öyle zorbalıkla eğmişler ki sırtlarını bir refleks olarak yani düşünmeden bir kainat hakimiyeti isteği ile bürünmüşler, ya da belki de aşk diye sundukları zehrin sağlayıcısı olarak bu hakimiyet yerleşmiştir zihinlerine, yaşamın ve ölümün sahibi sözlerini haklarını çalmaya çalışan hırsızlar gibi görürler, yaşamak için buna bağımlı olurlar ve artık zenginler de mallarının kölesi olurlar, hani haklarının çalınıp onları koyacak esarete haklarıyla kendileri girerler. güneşin doğmasını umuyoruz hepimiz, belki farklı, belki de aynı, belki safça bir bekleyişle güneşin avuçlarımıza ineceğine inançlıyız, belki göğe kement attık, belki güneşin aydınlığının bizi ışıtmaya yetmeyeceğini düşünüyoruz, belki de umrumuzda olan gün ışığının ne olduğu bile değildir hiç, sadece aydınlığı istiyoruzdur aslında böyle yaparak bile, yani inkar ederek inancı, güneşin topraktan maketini yapıp onu yakma peşindeyiz, söylesenize bizim kendi yaptığı helvadan putları yiyenlerden farkımız nedir?, ve söylenecek sözlerimize neden tanrılık ithaf ettik, hani diyecekler hayır biz yanılabileceğimizi biliyoruz, ama yanılmazlık iddia eden yalancılardır tanrının sözünü çalanlar, öfkemiz belki de sözlerine tanrılık ithaf ederek kendi devletleri için bizi helak edenlere, halk eden neden helak etmek istesin ki ? sevgiye dair biçok söylenmiştir, belki bunlar da daha önceden, bütün sorunlarımızın sevgisizlikten olduğunu düşünüyorum, sevmeyimişimizin suçunu sevilmeyimişimize yüklüyor ve oradan kaçıyorum, çünkü suçlular bence suçun zaten nasıl oluştuğunu bilmedikleri için suçlular onlar suç işlemeyi öğrenmiş diğer yolu değil, ve sevgiyi saf maddeleri çözen kral suyu gibi görüyorum insanın, yine de ben ne safım ne de kral suyu, çözünmem kolay olduğu kadar zor,neyi bırakacağınızı bilirseniz ve bana nasıl bağlı olduğunu sanki benden almanız öyle kolaylaşacak, ki ben kimim?
bildiklerimden bana ne kadlı, ne kaldı benden, ne kaldı
varlığa dair konuşurken aslında bütün bu çabanın nihai hedefi: "kendi varlığımıza dair bilgilenmek"le başlayıp, bu "bilgilenme çabasının varolma çabasına dönüşmesi", ve "bilgi üzerinden varoluşumuzun gerçekliği aşmaya çalışması" ve aslında "varlığımızın bindiği hakikat dalını yerinden sökerek sırtlanmaya çalışması"dır. sonra insan bindiği dalı sırtına aldığı zaman artık bindiği bir dal olmadığı yani temelsiz, dayanaksız hale geldiğini anlar ve düşmeye başlar, bu düşüş desteksizlik nedeni ile yürüyüşün kayboluşa kayması, ve kayboluşa varınca da destek araması ve deneyimle kendi kendine destek olacağını düşünmesidir, tabi burada deneyimine ait olan herşeyin sadece kendi ile kısıtlı olduğu birinci yaklaşımı, ve deneyime ait olan herşeyin yine sınırları belirli ama ama kendinden büyük yine de her noktası ulaşılabilir olan bir cosmosla sınırlı olduğu ikinci yaklaşım mevcuttur. ilk yaklaşım insanı mutlaklaştırır, ve varlığını mutlaklaştıran insan evreni kendi tasavvuru üzerine inşa eder(kendine dair bilgisi üzerine evreni anlamaya çalışır), aslında öncesinde kendi tasavvurunu da evrene göre inşa etmiştir, yani ilk gerçeklik olarak evreni kabul etmiş sonra, kendini inşa etmiş sonra yine kendini ilk gerçeklik statüsüne çıkarmış ve evreni anlamlandırma çabasına girişmiştir, ki bu yukarıda bahsettiğim bindiği dalı kesen nasrettin hocanın bir versiyonudur. ve bir paradokstur, bu nedenle insan (x-şey,varlığa dair herhangibişey veya her şey) xin merkezine yerleştirilemez, ve yine xin üzerine de inşa edilmemiştir onunla beraber inşa edilmiş onun bir parçasıdır. belki onun xe kattığını anlamak için xin insansız hali düşünülebilir ama o zaman da görülecektir ki bu düşlerin her biri xe ait olan diğer şeyleri insanlaştırmaya çabalayacaktır, aslında bu yaklaşımla insana dair olanın ne olduğunu onu yoketmeye çalışırken bize direnenin ne olduğundan çıkarabiliriz. bizden büyük ama yine de bizden olan cosmos anlayışı yani ikinci destek yaklaşımı , mutlak tasavvuru, bizi muammanın ortasına sürükler ve yönlendirir, bu yaklaşımda insan kaderini doğanın eline bırakmalı ya da doğanın karşısına çıkmalıdır, varlığımızın bir rağmen durumu mu, yoksa bir birliktelik, birbirini gerçekleştirme durumu mu olduğu ayrımında buluyoruz kendimizi,
varlığımızı bir rağmen durumu olarak görüyorsak, kendimizle cosmos arasına bi set çekmiş ve kendimizi yalıtmışızdır, ve söylüyoruzdur ki aslında evren de doğru veya yanlış yoktur, her şey bir savaşım halindedir ve varolmak savaşmak demektir, o halde bütün emperyal hareketler meşrudur, öldürmek bizim görevimizdir, bizden olmayanı yoketmeliyiz ve bunda utanacak da birşey yok. tabi bu yaklaşımla hem desteğimizin karşımızdaki olduğunu hem de onu yok ederek varolabileceğimizi söylüyorum yani varolmak için bir düşmana ihtiyacımız var daha doğrusu yolumuzu bulmak için ama düşmanımızı olur da öldürürsek artık hedefsiz ve anlamsız bir hal alacağımızı belirtmeliyim, yani bir rağmen durumu bir hedef değil bir kaçıştır sadece bir dayanaktan ziyade bizi acıya sürükleyenden kaçıştır. ama acının kaynağı muammadır, ve bu yaklaşımda nihai hedefimiz acının ne olduğu sorusuna ulaşır? nereden nereye geldiği sorusuna, sanki o sadece bizde vardır ama bizim de değildir gibi çünkü ona hakim değiliz, istemimize hakim olduğumuz kadar en azından, yani deseler kendini anlat acırım deriz acı hissederiz deriz ama acıyı kendimizden bir parça saymayız. eğer kaderimizi kozmosun eline bırakacaksak onun ne söylediğini anlamak için ona kulak kabartırız ve bilimle uğraşırız yani bilim denen veya evreni yıkmadan anlamlandırmaya çalışan şeyle, bu halde de hem evreni anlama çabamız hem kendimizi anlama çabamız aynı minvaldedir. o halde biz carl saganın deyimi ile evrenin kendini anlamlandırma çabası oluruz, ki evren de ne olduğunu bilmiyor demişizdir, eğer bilmedi ise varlığı kendinde mündemiç değildir. yani bizim için temel dayanak noktası evrenin varlığı ya da kişiliği nedeni ile bize söylediği olamaz, çünkü o bile ne söylediği hakkında fikir sahibi değil. ama eğer evrenin bi şekilde ayakta durduğunu yani bir xe sahip olduğunu söylüyorsak aynı şekilde bizim de bir xe sahip olduğumuzu söylüyorsak bu ikisinin dayanak noktasının cosmos içinde, cosmosa içkin olan bişey olmaması gerektiğini kabul etmek zorundayız. işte bu tanrıdır.
bir makineden başka bir makineye mi ?
bu bir soru mu, merak içeriyor ama burada aslında makineden kaçma isteği beyan ediliyor. çünkü bir sürüklenme hissediliyor, bir düşüş sanki bu ve sert bir düşüş olacağına dair emareler var, sert bir zemine yavaşça düşmek istiyoruz, çünkü düşerken de kendimizi yine kendimizle kırabiliriz ve farkedince bu sertliğe dayanıp dayanamayacağımız sorununu, zemini yıkılmaz ama esnek geçit vermez ama zarar da vermez bir şekle büründürmek gerektiği idrak ediyoruz. bu sertliğin makinenin tasavvurunda mı sıkıntı yoksa, her makine yani amaca yönelik örgütlenme, bir kıyım sunmak zorunda olduğu, değiştirmek istediği şeyi yıkmak zorunda olduğundan, onu kaldıranları da altında bırakmaya mecbur olduğundan makinenin doğası yani varlığımı. makinenin yok etmek istediği " yokluk " olunca, bu makinenin yok ederek değil ancak var ederek işleyebileceği çıkarımı bizi temmellerimizle pekiştirip yıkılmayacak olana yaklaştırıyor. yürüdükçe başladığımız amaçtan sapacağımızı ve buna önlem almamız gerektiğini yeri gelmişken söyleyeyim, çünkü yürümek, yani bilinmeyeni, batını, ortaya çıkarmak için yürürken bulduklarımızı yavaş yavaş tanıyacağız ve tanışırken biz de başkası olacağız ve başkaları olarak batına her baktığımızda başkalaşacağız, başkalaştıkça eski batınlar zahir olacak ama toplumsal zihnimizi düşünürsek bir vakit sonra eski zahirler bize batın olacak,tabi bunu aktaramazsak, işte bu nedenle öğreti her daim taasuba sürüklenmeye mecburdur. çünkü varılan her yer geçmişin yazılmayanlarını zihinlere kör noktalar kılar, öyle ki zihinler o yöne dönemezler, ve yolcular yoldan sapmış olur, burada en büyük hata bilgi yanı etkileşimin diktatörlüğüdür, bize bilim,tarih diye öğretilen tecrübe bir yerden sonra öyle büyür ki, deneyimin yerini teori alır, ve varlıkla aramıza varlığın düşüncesi perdelenir. tümden makinenin reddinin anarşist bir yaklaşım olduğunu ama anarşizmin temel manasının yıkım olmadığını, yine de anarşizmin yok olmaya güçsüzlüğü, yetersizliği nedeni ile tutsak olduğunu söyleyeyim öncelikle. tabi ütopik bir tasavvur yapacaksak, kendimize sınırsızlık ve bu sınırsızlığa imkan sağlayacak güç de, varedebiliriz. ama rüyanın bir uyku hali olduğu er geç ortaya çıkmaya mecburdur, tasavvuru uyumak için değil yaşamak için yapıyoruz.