Eve Dönmeyen Hayvan’ın Terkisinde
Türler arası sınırların belirsizleşmesinden söz açıldığında konuşulan çoğunlukla romanın diğer türlerden devşirdikleri oluyor. Şiir roman ilişkisini nasıl kotardığı sorulunca Gospodinov, “Şiirden romana kaçakçılık yapıyorum,” demişti. Şiirin imkânlarını düzyazıya taşıyorum anlamında muzırca bir söz değildi bu belli ki.
Çünkü belirsizleşen sınır hep kurgu tarafında. Doğası itibarıyla roman başından beri diğer türlere göre gözenekli ve geçirgen bir ifade alanı. Öykü ise bizde şiirle roman arasında biçim bakımından romana benzeyen ama göbeği şiirden kopmuş minör bir tür olarak görülüyor. “Kaçakçılık” temsili bağlamında öykü için bir nevi tampon bölge demek de mümkün.
Şiir ses ve ahenkten kurtuldukça şiirsellik arayanlar öyküye yöneldi, şiir huysuzlaştıkça öykü sahte bir duyarlılık içine giriyor sanki. Bugünün öyküsü, günün şiirinde şiirsellik arayıp bulamayanların ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan bir ara tür olma yolunda. Olay ve karakter geliştirmenin, sahnelemenin, tahlilin yerini cümle işçiliği alıyor. Şiirin yüz yıl önce tedavülden kaldırdığı şiirsel ifadeleri öykünün vitrininde görüyoruz.
Peki öyküde hep şiirin gözden çıkardığı ayıplı ifade araçlarını mı göreceğiz. Murat Çelik’in Eve Dönmeyen Hayvan’ını bu gözle, şiirden öyküye neler getirdiğini anlamaya çalışarak okudum.
Kitapların açılış öyküleri poetiktir, yazarın sanat anlayışını, tercihini gösterirler. Yumru, ortalama iki sayfalık parçalardan oluşuyor, her parçanın müstakil başlığı var. Boşlukların, hatta tırnak işaretlerinin bile dikkat dağıtıp okuru öykü gerçekliğinden uzaklaştıracağı kaygısı burada geçerli değil demek ki. Yazar, daha en baştan okuru sürüklemek derdinde olmadığını göstermek istemiş. Fragmanlı yapıyla kurulmuş iki metin daha var kitapta. Başta, ortada ve en sondaki bu metinler dosyanın geleneksel yapıda kurulmuş öykülerinden ayrışıyor.
Ayrışan diğer unsur da dil. Dil için öykülerin parçası, anlatıcının tamamlayıcısı diyebiliriz. Yani öyküyü ileten harici bir araç değil, dil öykünün içinde. Bu içkinlikte alışılmadık bağdaştırmalar ve dizgi tercihleri göze çarpıyor. O Koku öyküsünün açılışı:
Saçları süpürgenin ucuyla itti faraşa, saçlar sürülmedi de top top birikti.
Çırak Kemalettin,
düş kurmamaya hadım ediyor kendini.
Grafik başlangıç, bir es verilerek ikinci cümlede kulağa yöneltilmiş, cümlenin ortasındaki yeni es ile kendini düş kurmamaya hadım etmek gibi üzerinde düşünülmesi gereken bir ifadenin etrafı boşaltılmış. Bu giriş, öykünün kişisi ve mekânı hakkında ipucu verse de aslında öne çıkarılmak istenenin anlatıcının üslubu olduğu belli. Anlatıcıya dair bir başka işaret ise tekrarlanan söz dizimi denemeleri. Örneğin sıfat fiil+yardımcı fiil kalıbıyla kurulmuş şu cümleler:
Ses çıkaran olamadılar, yürekleri yetmedi.
Görülebilen olmak canımı sıktı, sırtımı yola verdim.
Büyük eldiven taktım, sopanın ucuyla fırlatılan topu tutan oldum.
Gerçek çaresizliği tatmamış birine rastladığında kimse kendine çarpan olmak istemez, diyor.
Kalınca, kalan durup uğur eden, el sallayan olunca, onun döneceğine umutlanıp aynı güce erişemiyorsun.
Bu örnekler üzerinden tüm öykülerin anlatıcısı aynı kişidir, sonucuna varmak mümkün. Eve Dönmeyen Hayvan’ın anlatıcısı dili deneyen biri olmalı, Ses çıkaramadılar, yürekleri yetmedi, demek varken farklı ifade biçimleri arayan biri, sadece öyküyü iletmekle mükellef değil, aynı zamanda metnin parçası. Şiir personasına benzeyen bu dil ve anlatıcı alaşımı yer yer hikâyenin önüne geçiyor. Ölü Kelebekler Evi’nin giriş pasajı ile öykünün başlangıcına bakıldığında öncelenmek istenenin hikâye değil anlatım olduğu görülebilir:
24 Haziran, Pazar, Gece
İnandığını kemir, inandığını sağalt. Çünkü ıskalamak kader değil, buna alışmışın başka mahir sonuçlar umabilmesi mümkün değil, ummuşsa, mutlu olurum sanrısına kapılmışsa iki ayağının birden kesildiğini asla bilmeyecek. Ayaklarının yokluğu onu nereye taşıyabilir? Ayaklarının yokluğu onu acısız bıraktığında mutsuzluğuna kaldığı yerden devam edebilir mi? Birinci ve ikinci tekilden sıyrılıp kendine üçüncü tekil bakabilince ne kadar ahmak olduğunu anlıyorsun. Olağan sonucu biliyor başka bir sonuç tasavvur ediyorsun, bile isteye kurduğun güzel yapıntıyı yıkman gerekiyor olağan sonuca varınca.
1.
Odama kelebekler geliyor, ölmeğe geliyorlar, bir duvarın, bir ahşabın üzerine konup konup sabah ölü bulunuyorlar. Ben artık ölü biriktiricisi oldum. İlkin çekmecemde sakladım onları. Taştıklarını, çekmeceden çok daha fazla bir alanı işgal edeceklerini anladığımda iki boyutu en kullanışsız duvarı feda ettim. İlk ölüleri renk ve irilik sırasına göre, diğerlerini ölüm tarihlerine göre sıraladım. Tüm duvar kelebek ölümüyle kaplandı. Kokuları yoktu, renkleri değişmedi, insan gibi başkalaşım yaşanmadı hiçbirinde. Uzaktan bakıldığında kahverengi ağırlıklı, araya kırçıl renkler serpiştirilmiş bir tasarım gibi duruyordu duvar. Güzel, öldüğünde bile hakikatini esirgemiyor insan bakışlardan. İnsan olmayan güzel, tahakküm sonuçlarına göre yaşatılamayan güzel.
Takdim-tehir işlemiyle iki bölümün yeri değişse sürükleyici bir başlangıç ile öyküye girecektik. Bunun yerine soyutluklarla örülü yadırgatıcı bir giriş tercih edilmiş. Alışılagelmiş bir kurgu söz konusu olsaydı burada Marquez’in somutluğu öne çıkaran sarı kelebek çözümünü de anmak gerekirdi ama Eve Dönmeyen Hayvan grafik gerçeklik üzerine temellenmiyor, meselesi söz ile.
Sözün aktarımı ise anlatıcının elinde. Öykü kişilerinin konuşkan olmaması da dikkat çekici. Karşılıklı söylenmiş cümlelerin beşi aştığı yer az. Konuştuklarında da sadece sözleriyle var oluyorlar, yüz ifadelerini göremiyoruz mesela. Sahnelemenin tercih edilmemesiyle alakalı bu durum anlatıcıyı öne çıkarmış. Böyle olunca anlatıcının üslubu daha fazla dikkat çekiyor. Öfkeli, mahrum, küskün bir ses duyuyoruz, öyküsünü başkasına değil de kendine anlatıyor gibi. Belki kendi kendine anlatmanın etkisiyledir, yazarın iyi bildiği dünyaları ele almış olduğu hissediliyor. Mekânlar, ilişkiler, meseleler alışıldık türden olsa da alakalar kitabi gerçeklik ve klişeler yerine doğal halleriyle ele alınmış; taşra öyküsü ya da romantik bir İstanbul öyküsü denildiğinde ilk akla gelen temalara öykünülmemiş.
Eve Dönmeyen Hayvan’ın öyküsü kurguya dayanmıyor. Gerilim yaratmak, duyusal atmosfer kurmak derdinde değil. Karakterler öykü zamanından önce olgunlaşmış, dolayısıyla karakter gelişimi de söz konusu değil. Murat Çelik’in şiirden öyküye getirdiği şey, üsluplu bir anlatıcı. Şiirin etkisi cümleyle sınırlı kalmayıp anlatıcıyı, öykünün biçimini kuşatmış, böylece kendine has, içe dönük bir öykü dünyası ortaya çıkmış.
Ömer Arslan, Kitap-lık, Sayı: 204.
















