I'd rather be in outer space 🛸

Kiana Khansmith
tumblr dot com

No title available

★
ojovivo
Noah Kahan

Discoholic 🪩

gracie abrams
No title available

izzy's playlists!
No title available
EXPECTATIONS
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Fai_Ryy
Game of Thrones Daily
wallacepolsom
No title available
Xuebing Du

@theartofmadeline
seen from Germany

seen from Netherlands
seen from Australia
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Denmark
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Japan

seen from Malaysia

seen from France
seen from Russia
seen from Singapore

seen from Russia
seen from Belgium
seen from Belgium

seen from Türkiye
@nazeninna
“Ne kadar kaçmak ve uzaklaşmak arzusu ile dolu isem; o kadar da bağlanmak, kalmak, bağdaş kurup oturmak istiyorum.”
— Sait Faik Abasıyanık, Gece ve At.
İncecik el yazısı ve harflerin her an uçacakmış hissiyle kuş gibi oluşu.
Sosyal İnşacı Teori
Kimlik konusunun sosyoloji içerisinde kazandığı boyutlardan biri Berger ve Luckmann (1991) tarafından açıklanan ve kökenleri itibariyle, sosyal gerçekliğin, sosyal yapı ve ilişkiler içerisinde nasıl oluştuğuna yönelik geniş bir sosyolojik geleneğin yeniden yorumlanmasıyla oluşturulan sosyal inşacı (social constructionism) yaklaşımdır.
Genel olarak sosyal inşacılık, insan türünün türsel bir özelliği olan sosyalliğinin tüm yönlerini; bu sosyallikle ilişkili olarak ortaya çıkan birçok farklı bilgi formunu -buna sosyal bilimcilerin kendileri tarafından üretilen bilgiler de dahil olmak üzere- sürekli ve içsel bir sosyolojik bakış açısıyla izlemeyi ve geliştirmeyi içerir. (Weinberg, 2014, s. 20-21)
Berger ve Luckmann (1991, s. 194-204), sembolik etkileşimci olarak tanımlanan sosyolojik yaklaşımdan hareketle kimliği, toplumla diyalektik ilişki içerisinde kurulan bir ilişki biçimi olarak ele alırlar. Bu nedenle sosyal gerçekliğin “öznel” olarak üretilmesinde kimlik büyük pay sahibi olarak değerlendirilir. “Kimlik sosyal süreçler tarafından biçimlendirilir” ve bir biçimde belirgin hale gelip ortaya çıktıktan sonra “sosyal ilişkiler tarafından süreklileştirilir, değiştirilir ve yeniden şekillendirilir.”
Berger ve Lukhmann’a göre kimliğin diyalektik niteliği, “bireysel durumlarda ayırt edici” özelliklere göre kategorize edilebilecek olan kimlik tiplerine (identity types) neden olur. Söz konusu kimlik tipleri sayesinde kişiler içerisinde bulundukları koşullara uyumlu davranışlar sergiler ve gerçekliğin, sosyal ilişkiler içerisinde yeniden inşa edilmesini sağlarlar. Çünkü kimlik nesnel bir gerçekliktir ve toplumsal uzlaşma devam ettikçe kişiler, kimliği referans alarak, gerçekliği sosyal olarak inşa edebilirler.
Sosyal gerçekliğin inşasında kimlik, “öznel gerçekliğin anahtar unsurlarından biri” haline gelir ve bir kez ortaya çıktığında “sosyal ilişkiler sayesinde devam ettirilir, değiştirilir ve yeniden biçimlendirilir.” (Berger ve Luckmann, 1991, s. 183-189) Burada diyalektik bir ilişki söz konusudur, çünkü kimliğin oluşmasında ve süreklilik kazanmasında rol oynayan sosyal süreçler, sosyal yapı tarafından belirlenirken; sosyal yapı, kimliklerin ortaya çıkmasına neden olan sosyal süreçler tarafından belirlenir. Bu nedenle kimlik, birey ile toplum arasındaki diyalektik ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan bir fenomendir. Kimlik tipleri ise sosyal ilişkiler içerisinde inşa edilen sosyal ürünlerdir ve sosyal gerçekliğin inşa edilmesini ve devamlılığını sağlar.
Kimlik, birey ile toplum arasındaki diyalektik ilişkinin bir sonucuyken kimlik tiplerinin sosyal ürünler olması, sosyal gerçekliğin nispeten kalıcı (stable) unsurlarıdır. Bu sayede kimlik, kendisini kuşatan gerçekliğin içerisinde yorumlanır. Böylelikle içinde yer aldığı “sembolik evrenin ve onun teorik olarak meşrulaştırılmasının” içerisinde inşa edilen kimlik, teorinin niteliğine, bir başka ifadeyle, teorinin ihtiyaçlarına ya da arayışlarına göre inşa edilir ve yerleştiği bağlama göre anlam kazanır. Bağlamın oluşturulduğu teorik çerçeve ve analiz birimi ile gerçeklik arasındaki diyalektik süreç ise kimliğin niteliğini etkiler.
Sosyal teori içerisinde kişilerin, bireysel ve sosyal varoluşlarına yönelik anlamlandırmalarının bir sonucu olarak ele alınan benlik kavramından kimlik kavramına geçişte sosyal inşacı yaklaşım; kimliği, kişinin kendi icadı olmadığı gibi kendisi tarafından yaratılan bir gerçeklik olarak da değerlendirmez. Bu yaklaşıma göre kimlik, beden ve toplum arasındaki diyalektik ilişkinin doğrudan sonuçlarından biridir. Kişinin deneyimleri kadar içerisinde yer aldığı sosyal ilişkilerin ve etkileşimlerin bir sonucu olarak oluşan kimlik, sosyalizasyon süreçleri gibi, sosyal yapının ve işleyişlerin kişi üzerinde güçlü etkilerinin bulunduğu süreçlerden bağımsız değildir. Kişinin kendi benliğini anlaması, yorumlaması ve hatta “ben kimim” sorusunu sormasında, kişinin içerisinde bulunduğu sosyal ilişkilerin ve etkileşimlerin büyük payı vardır. Bu pay, sosyal yapının değişimine bağlıdır ve bu değişim, kimliğe ilişkin referansları sürekli olarak yeniden düzenlemektedir.
Berger ve Luckmann’ın sosyal gerçekliğin inşası yaklaşımıyla öne sürdüğü üzere kimlikler, kendi başlarına herhangi bir şey göstermezler. Onların bir anlama karşılık gelebilmelerinin yolu, kendilerini ifade ettikleri sosyal bağlamdır. Bu bağlam ise boşlukta kendiliğinden oluşmaz, sosyal yapının ve ilişkilerin içerisinde kurulur.
Kimlik konusunda sosyolojik bilginin üretilmesine ilişkin sosyal inşacı yaklaşım, sadece kimliklerin sosyal bir entité olarak ne olduğuna, nasıl oluştuğuna ve ne işe yaradığına değil, aynı zamanda kimliklerin -bu kadar esnekleşmiş, akışkan hale gelmiş ve yüzeyselleşmiş bir dünyada- kendilerini sürdürmelerine neden olan dinamiklere de odaklandığı için etkisini sürdürmektedir.
Kaynakça
Alpman, Polat S. (2018), Sosyal Teorinin Konusu Olarak Kimlik: Sosyal İnşacı Yaklaşım, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt 21, Sayı 2, Ekim.
Carl Gustav Jung
Analitik Psikoloji, Jung’un Freud’dan bağımsız olarak yaptığı çalışmaları içeren psikoloji ekolüdür. Jung, Freud’un kişisel bilinçdışı görüşüne kolektif bilinçdışı görüşünü ekleyerek; arketip adını verdiği kalıtımsal insan tecrübelerini yansıtan düşünce kalıpları üzerine ekoller geliştirmiştir. Arketipler evrensel niteliği olan imgelerdir. Arketipsel imgeler, yaşamda direkt olarak fark edilmese de hayatın dönüm noktalarında kişilerin davranışlarını, kararlarını, seçimlerini derinden etkileyebilir.
“Zihnimizin biçimlenmesine yardım etmiş ve ana ruhsal koşullarımızı saptamış belirli bir dünyada yaşadığımız için, doğuştan getirdiğimiz yapımızın sınırları içinde kalmak zorundayız. Bu nedenle, tüm benliğimiz ve düşüncelerimizle bu dünyaya bağlıyız.” (Jung 2001: 304)
Jung’un fikirleri üzerinde özellikle annesinin etkisi çok büyüktür. Otoriter bir anneye sahip olması Freud’un aksine ‘ataerkil’ değil ‘anaerkil’ bir kuram geliştirmesine sebep olmuştur. Bu sebeple analitik psikoloji, hem yutup yok edici hem de koruyucu kadın imgeleriyle doludur.
“Her erkek, içinde, o ya da bu kadına ait olmayan sonsuz bir kadın imgesi taşır. Bu imge özünde bilinçdışıdır ve erkeğin organik sistemindeki asıl kadın biçiminin, yani bir arketipin, kalıtımsal bir öğesidir. Bu asıl resim, kadınlığın tüm atasal deneyimlerinin ve o güne dek kadınlığın bıraktığı izlerin bir birikiminden oluşur. İmge bilinçdışı olduğu için sevilene bilinçsizce yansıtılır.” (Jung 2001: 16)
“İmge” yalnızca gerçekleştirilecek eylemin biçimini değil, eyleme neden olan tipik durumu da ifade eder. Bu imgeler, türe özgü olmaları nedeniyle “ilkimgeler”dir ve eğer bir şekilde “oluşmuş” iseler bile, oluşumları türün ortaya çıkışıyla eş zamanlıdır. İnsanı insan kılan özelliklerdir bunlar, insan eylemlerinin insana özgü biçimleridir. Bu spesifik tarz insanın çekirdeğinde vardır ve kalıtsal olmadığı, her insanda yeni baştan oluştuğu varsayımı, sabah doğan güneşin önceki akşam batan güneşten farklı bir güneş olduğu biçimindeki ilkel inanç kadar saçmadır.
Jung, kolektif bilinç dışının insanoğlunun atalarından geçen bir çeşit kalıtımsal miras olduğunu ifade eder. İnsan bir ‘anne’ kavramına ait bilgilerle dünyaya gelir ve bu şekilde ortak davranışlar sergiler. Bu da kolektif bilinç dışının bir sonucudur.
“İçinde yaşadığımız toplum, bizden kendi değerlerine uyum sağlamamızı bekler. Toplum her zaman her şeyi kabullenmez. Biz de toplumun beklentilerine göre davranırken, bazı davranışlarımızı bastırarak bilinç altına iteriz. Bastırma zaman zaman o kadar başarılı gerçekleşir ki, kendimizi ciddi anlamda göründüğümüz gibi olduğumuza inandırırız. Bu bastırma, her zaman sağlıklı bir şekilde gerçekleşmez. Bastırma bu bağlamda, kişinin kendi yaşamı ile ilgili olan kişisel bilinçdışına ait olan gölgeleri barındırır. Bunların asla yok olmadığını söylemek mümkündür.” (Jung, 2005)
Kaynakça
Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Metis Ötekini Dinlemek.
Aktaş, Kübra, Özdemir, M. Zeynep, Tınkır, Nilgün (2015), Carl Gustav Jung: Analitik Psikoloji, İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi, Lisans Tezi, İstanbul.
“Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum.” demişti. Sonra da bana dönüp sormuştu: “İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?”
Barış Bıçakçı, Baharda Yine Geliriz.
Yeryüzünde sadece kuşların ve çiçeklerin yaşadığı ormanlara gitmek istiyorum. Türlü çiçekler toplamak, onları eteğimin ucunda biriktirmek, her birinin kokusunu ezberlemek istiyorum. Sadece kuşların şarkısını dinlemek istiyorum. Usul usul esen rüzgârdan, ağaçtan ve kıpırdayan dallarından başka hiçbir şeye şahitlik etme arzusunda olmadan. Kim bilir, bir gün, hangi iklimde, bu sessizlikle.
Anılar Defterinde Gül Yaprağı. ♩
İnanma vadisinden sonra yüzleşme vadisine geçti kuşlar. En derin sorunlarıyla yüzleşeceklerdi burada. Bütün fiziksel acılardan daha büyüktür yürek acısı. Yüreğinin derinine inemeyen, kalacaktı ya da yok olup gidecekti bu vadide. Kimi yalnızlığını görürdü kalbinin derinliklerinde, kimi yaptığı haksızlıkları, kimi söyleyemediği yüzlerce cümleyi; katılaşıp kalan içinde. Vadiyi geçebilen kuşlar çok acı çekti ama her şeye değerdi. Kendini tanımak, kendinle yüzleşmek ve yoluna hayatta en çok neye değer verdiğini bilerek devam etmek.
Yüzleşme Vadisi, Mayıs.
Merhaba, ben Naz. Ya da adımı bir ninniye eşleyip bulduğum Nazeninna. Yüreğimi seviyorum. Yaralarımı seviyorum. Bir yüreği ve ardındaki yaraları, yeryüzünde apaçık bırakmayı seviyorum. Beklemeyi ve alışmayı seviyorum. Çiçekleri ve hiç umut yokken yeşeren dalları seviyorum. Kuşları ve yüreği kuş gibi olanları seviyorum. Sessizliği seviyorum. Susmayı ve durulmayı seviyorum. Yazmayı seviyorum. Yazdıklarımın yeryüzünde çoğu kez anlaşılamadığı gerçeğini seviyorum. En çok da, her sabah bir dünya ağrısıyla uyanmanın çaresizliğini çoktan öğrenmiş olmayı seviyorum. Yüreğimi ve yaralarımı haftalık periyotlara bölmeye çalışanlardan nefret ediyorum. Karşılaşmaları ve ardından gelen tanışmaları saatlere sığdırabilen insanlardan nefret ediyorum. Dünya’nın birilerinden yana döndüğü yanılgısından nefret ediyorum. Ön yargılı insanlardan ve aynı insanların, yanından geçip giden bir başka insanın hikâyesini hafife alabiliyor olmasından nefret ediyorum. İyi geceler, ben belki bazen Nazenin. Dünya’yı inandığım masallar gibi sandım. Dünya’yı tanıdım ve savruldum. Dünya’yı kabullendim ve yeniden nefeslendim. Kendimi tanıdım, kuş gibi hafifledim.
Nisan / Sekiz - On İki.
[Bir yaşam deneyimi üzerine yazıldı.]
Fırtına deresinin sesiyle uyuduğum, ağaç kokusuyla uyandığım ve kahvaltıda tahta kaşıkla muhlama yediğim çiçek gibi günlerdi.
#nofilterneededhere 🏕
hikâye. 🌿
Dün sabah, ceketime bir çiçek iliştirdim. Bir şeylere umutla, bir çiçek gibi hissederek yürüdüm. Dolmuşa bindim. Kadınlar gününüz kutlu olsun, bugün ulaşımınız ücretsiz dediler. Teşekkür edip, dolmuşun içinde bir belediye adayı reklamı aradım. Buldum ve gülümsedim. Bir metro istasyonunda, akşam eve dönene dek, bu umudu bir yerlerde kaybeder miyim diye düşündüm. Kadıköy metrosu yine kalabalık geldi. Kendimi bir köşeye iliştirdim, tıpkı ceketime iliştirdiğim çiçek gibi. Metrodan indim, Burak’ı gördüm. Vardığım yolların hep ona çıkmasını diledim. Sonra insanlarla karşılaştım, insanlarla konuştum. Başka bir yol için yürürken, başka bir yolun beni izlediğini öğrendim. Bir şeyler yere düştü, toplamadım. Bir şeyler havada asılı kaldı, uzanmadım. bir şeyler aradım, bulamadım. Çıkış yolu hariç değil. Korktuğum başıma geldi: Bir yerlerde kaybettim o umudu. Halbuki, akşam eve dönene dek muhafaza edilebilir bir şey olmalıydı umut. Sonra yine yürüdüm. Yürüdüm. Yürüdüm. Surat astım. Vapura bindim. Martıları dinledim. Güneşi sevdim. Gözlerim doldu. Sustum. Vapurdan indim. Burak elimi tuttu. Bir yolunu buluruz dedi. Onunla hep bir yolunu bulurduk çünkü. Yine sustum. Birkaç gün sonra askere gideceğini düşündüm. Birkaç gün sonra yörüngesiz kalacağımı düşündüm. Birkaç gün sonra bir yolunu bulamamaktan korktum. Yürüdük. Kuşları duyduk. Karşıdan karşıya geçtik. Beşiktaş’ı soluduk. Kaybettiğim umudu iyileştirmek için yürümeye devam ettik. Yeteneğine ve çiçeklerine hayran olduğum bir kadının atölyesindeydik şimdi de. Kırıktım. Zorlukla birkaç cümle kurabildim. Burak, sessizliğimden duyduğum rahatsızlığı üstlendi. Konuştu, güldü. Onu, güzel Burçin’i ve çiçeklerini izledim. Burçin hanım, Burağa: “Sen, kız arkadaşı çiçekleri çok seven fotoğrafçı çocuk değil misin?” dedi. Bir döngünün içine düştük. Evet o çocuktu. Bir buçuk yıl önce, bir gece yarısıydı. Üsküdar’da yaşıyordum. Ameliyat izlerim taze. Duyduğum ağrıya yeniğim. Penceremin önünde bir şakayık buketi buldum. Dünya’nın en güzeli sandığım şakayık. Bir buçuk yıl önce, bir gece yarısı, beşiktaş’ta başka bir yerlerde; Burak beni anlatmış, Burçin hanım da bir şakayık buketi hazırlamış. Karşılaştık, zaman geçti, karşılaştık. Yaşam; birden fazla yolların geçtiği, önce rüzgârın sonra tesadüflerin ve bazı an’ların bize hazırladığı bir kader kutusu gibi. O an, gözümün önünde iki yol belirdi. Bir buçuk yıl öncesinin izlerini takip ettiğim bir yol ve bu sabah bir çiçekle başlayan/sonrasında günün beni bir döngüde içine çektiği başka bir yol. Bütün bunları düşünürken; Burak bugün biraz üzgün olduğumu anlatıyor, Burçin hanım da kırık yanım çiçeklensin diye bir buket hazırlayıp bana hediye ediyor. O an, zihnimde bir şarkı çalıyor: “Deniz Tekin - Benim Aşık Olmam Gerek.” Sonra birbirimizin telefonlarını alıyor ve arada gidip huzur bulacağım bir yer ediniyorum. Burçin hanım’ın da bir çiçek olduğunu düşünüyor ve elimdeki buketle Burak’ın elinden tutuyorum. Bir yolunu buluruz diyorum. Vapura biniyoruz. Üşüyoruz ama inatla içeri girmiyoruz. Kadıköy’de yürüyoruz. Bir an’da, “Bir Aşk İki Hayat” gece dokuz seansındayız. Mısır yiyoruz. Film, yaşamın en küçük parçası yani an’ları anlatıyor. Film, yere düşenleri topladığımızda ve havada asılı kalanlara uzandığımızda nasıl bir döngüyü yaşayacaktık ya da tam tersini yapıyorsak, kendimizi neyi yaşamaktan alıkoyacaktık? diyor gibi. İçimde bir rüzgâr esiyor. Kabanımı giyiyorum. Burak’la birbirimize bakıyoruz. “Nilipek - Son Mektup” çalıyor. -Bu kez zihnimde değil- Ağlıyorum. Film bitiyor. Ağlıyorum. Herkes çıkıyor. Ağlıyorum.
Yavaş yaşayacaksın — bir tür hayretle seyredeceksin yaşamının kendi önünde biçimlenişini; bir yandan da, bir garip yaşantı yoluyla, yaşamının zaten bu yönde biçimleneceğini önceden bildiğin duygusunu duyacaksın.
Yavaş yavaş, şaşmaz adımlarla olacağına varacak yaşamın — sen de, hayretle seyrederken onun oluşumunu, bileceksin ki, zaten, böyle olacaktı işte.
Yaşamını, hayretle, bileceksin.
— Oruç Aruoba, De ki İşte.
“Zaman geçti.”
—
Nasıl da incecik bir şarkı bu böyle. Nadide sözleri ve serin hikâyesiyle. Bize o kadar tanıdık ki, gözlerimiz yaşlı izledik bu hikâyeyi. Bu yüzden birbirimiz için seçtik bu şarkıyı.
“Verseler şimdi bir şans; her dakika bir saat. Verseler şimdi bir şans; seninle ömür, sanki bir dans.”
dipnot*
Seni hep, başka başka sahnelerde, başka başka hikâyelerde hayranlıkla dinledik. Şimdi, kendi hikâyende, yolun hep açık olsun çiçek kadın. Yüreğine sağlık.
2 Şubat 2019
”I want to write a novel about silence. The things people don’t say.“
25 Ocak, iyi ki geçtin dünya’dan.*
Yolum; bundan böyle, duvarlarına bir ömrün sinemeyeceği, terk edilmiş ya da bir kavga / bir telaşla, içinde yankılanan seslerin unutulduğu evlere çıkınca; kalbim kırılıyor. Çünkü dünya, yüreğim için bir şans verseydi eğer: Böylesi bir evi hiç unutmazdım. İçinde günbegün bir sevgiyi büyütür, sabırla yeşermesini beklerdim. Lâkin zaman zaman rüzgârları da öğretirdim. Sıhhatte kalabilsin diye.
Bana hep der ki: ’bir gün, bir ev için karar verecek olursak; odalar uçtan uca özlem içermesin.’ Sanırım bu ev de, çekirdek bir sevgiden gayrı odalar barındırmayan bir yuva ~idi. Çünkü tam da, ’zaman geçti..’ diyorken, kapısında açan nergisleri gördüm.
Kış günleri düş şarkılarına dönüşsün. Bütün bunlara rağmen açan nergisler için.
— Rize Fener / Kış, 2019*