tutar ellerinden kaldırırsın
adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri*
@nefesler

❣ Chile in a Photography ❣
official daine visual archive
The Bowery Presents
hello vonnie
Xuebing Du

@theartofmadeline
YOU ARE THE REASON

#extradirty
occasionally subtle
he wasn't even looking at me and he found me
RMH
Keni
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

blake kathryn
The Stonewall Inn
trying on a metaphor
Noah Kahan
cherry valley forever
h

if i look back, i am lost
seen from Nepal
seen from Ukraine
seen from Italy

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Spain
seen from United States

seen from Australia
seen from Bangladesh
seen from Germany
seen from T1

seen from United States

seen from T1

seen from United States
seen from France
seen from United States
seen from Canada

seen from Malaysia
seen from Thailand
@nefesler
tutar ellerinden kaldırırsın
adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri*
@nefesler
“Hayat, hayatın dile getirilmesine engel olur. Büyük bir aşk yaşasam asla anlatamazdım.”
"Ah, anne... Ah, sana soramadığım sorular... Bildiğim, bilmediğim cevaplar ve her şeyi ille de senin mübarek ağzından duymak lüzumu..."
| Nermin Yıldırım, Misafir.
"Anneme niye kızıyorum, bilmiyorum. Neyi yanlış yaptığından emin değilim. Galiba öfke zırhı gerisinde beni asıl üzen, kapısını çalan herkese cönertçe şifa dağıtırken, kendi kızının içinde büyüyen boşluğu teşhis ve tedavi edememesi; bunu yapmadan, üstelik bir gün yapabileceği umutlarını da alıp vakitsizce çekip gitmesiydi."
| Nermin Yıldırım, Misafir.
Sevgilim, onu ne zaman öpsem içimde bir yırtığı büyüten, acı bir feryada dönüşüyor. Beni kabuslardan uyandıran kabuslara, sonra. Kayıp bir mektubu kemiren bin aç biilaç kurtçuğa, kapı eşiğinde asılı vedalara, dilimin altında uyuyan hıçkırıklara, salon döşemelerinde tuzla buz kadehlere, adıma, adım adım canıma kıyan kör göze parmak küfürlere, sevdaya, hiç yontulmamış sevdaya, yani aslında hiç seyrelmemiş bir tüp dolusu zehre. Kozasında ölü bulunmuş bir zavallı güveye.
Bilirim ne büyük bir günahtır evinin sokaklarında çırılçıplak koşması insanın. Bana anlatılmıştır. Hem sonra berrak göğün altında, gözünün ferini çapkın yıldızın birinden çalmışçasına, küstahça bir de gülüş takınıp cisimsiz ecinnilere, iyi geceler, dilemesi de ayıptır; varsa bir kadeh şarap, yoksa sayenizde biraz dinlenip soluklanmayı rica edeceğim.
Böyle göz göre göre delirmek, aksi teklif dahi edilemeyecek bir katiyetle, bizlere yasaklanmıştır.
Gece, yıldız yorgunudur * ve söz gelimi bir can öylece sarkıp da kendini bırakıverse aşağı, omzundaki yükü eksiltecek her intihar kabulüdür.
Böyle sevmeyi nereden öğrendik; aşkım, inan ki bilmiyorum.
Avuç içlerimizde jiletler gibi, hani kaynayan kanlarımızı yalayan; aynı sancıyı tekrar tekrar doğurmayı — inan ki,
İlkin bir öpücük gibi başlayıp neden sonra dişlediği etimi hunharca kanatan — aşkım, inan ki bilmiyorum.
Susadığımız nehirleri kurutuyoruz şimdilerde.
Ne olurdu kanım bu zehre bunca kaynamasaydı,
Soluğumun tadını bilseydim,
Mavi yeşil nehirlerin dar yataklarında aşınsaydı deliliğim,
Bıçak kemikten böyle söküp almasaydı.
Bu yıldız leşi gezegende* bizler düpedüz bir cesedi boyuyoruz.
Sözgelimi ben "Yanaklarına al gelmiş, ah bu körpecik dünyanın!" desinler diye, oluk oluk kan akıttığımı bilirim.
Kırlangıç Mevsimi*
Üzüldüğü vakit eliyle göğsünün sol yanını yoklaması insanın ki ne büyük yanılgıdır.
Bilmez mi ki dürttüğü, kafesinde ölü bir kırlangıçtır.
Neticede bahar gelmiş geçmiş bir koca ömürdür.
Biri bana inansın diye böyle çırılçıplak bekliyordum; Gün'ün gölgesi hazirana düşüyor, için böyle titremeden bari bu geceyi atlatabilirsin, desin diye.
Kursağımdaki düğümü gıdıklıyor soluğum ve gönlümü sivri dilli bir bıçak dürtmekte. Şimdi kanarsam adı cinayet olur, kusarsam büyük rezalet. Gülsem deliliğimden, ağlasam hüküm yalnızlıktan yana vurulur. Böyle bir çıkmazı yalnız sen anlarsın, sevgilim.
Sahi, kendi mezarını eşeleyen cesetlerin de arada sırada başını okşamak gerek*
Yüreğim ne zaman sıkışsa bir gitmek peydah olur içimde. Hemen ardından gitmenin ağırlığı bacaklarıma dolanır ve muhakkak ki yalpalarım.
Bunu ilk fark edişimin ardından uzunca bir süre annemin evcimenliğine imrendim. Onun gördüğü her masayı bir çırpıda örtülerle donatıp neredeyse yoktan var ettiği bir vazo dolusu çiçeği masanın orta yerine bırakışını hem yadırgar hem de kıskanırdım. Ne çabuk kök salıyor bu kadın böyle!
Aksine, annemin de benim gibi köklerini kucağında taşıdığını fark etmem zamanımı aldı. Çünkü meğer annem gönlü öyle hür bir kadındı ki, üzerine paçavradan bir örtü serip bir vazo çiçek koyabildiği her masada yemek yiyebilirdi.
Benim vazo niyetine tek bir çöpüm dahi olmadı. Hiç çiçek toplamadım ben. Köklerim kucağıma hep ağır geldi.
Annemin adını seslendiğim rüyalar görüyorum şimdilerde; ıhlamur kokulu bir boşluk boyunca ona, anneciğim, ev neresi? — diye sorduğum oluyor. Ne bir ev görüyor, ne de cevabını duyuyorum. Gözlerimden içeri sızan turuncu gün ışığı yalnızca.
Şimdilerde anlıyorum, sanırım hepimiz bize ıhlamur ağaçları armağan edecek bahçelerimizi düşlemekle mükellefiz. O zamana değin köklerimizi kucaklarımızda taşıyacağız.
"Ne zaman kendimi biraz güçlü, biraz haklı hissetsem ivedelikle haddimin bildirilmesine alışkınım ben. (...) Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir diyordu ya kitap, kitaplara inanıyorum.
|Melisa Kesmez, Nohut Oda.
Bahar geliyor, yüzündeki peçeyi ateşe veren bir rahibeyi andırıyor sokak. Sanki tüm utançlarım aynı anda soyunuyor. Hele bir de gece göğünün apreli örtüsü olmasa, tümden çırılçıplağım. Böyle zamanlarda kendi tiz çığlığından başka giyinecek bir şey bulamaması insanın, ne acı.
Beni alma, diyorum. Beni alma. Ne var ki beni bırakma der gibi cılız ve mahcup çıkıyor sesim. Zihnimin odacıklarına gömülü dev aynalarında serpilmiş, şimdi durmaksızın beni avlayan psikotrop yalnızlığım, beni alma; bileklerimden süz geceyi*, kıyıdan yakamozlar toplar gibi. Ben uyaksız bir şiirin dile yapışan tortusuyum. Beni alma, o kadehin dibinde bırak. Bir kapanış musikisi* gibi.
(İlham olan gönderisi için cr: @sukalemi )