"Haini eşkıyayı burdan bir kez daha ikaz ediyorum, senin gücün Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yetmez. Tarihin hiçbir döneminde de yetmedi. Gel Türk adaletine teslim ol, yoksa sonun yok olmaktır!"
RMH
dirt enthusiast

JBB: An Artblog!

Love Begins
🪼

Product Placement
No title available
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
No title available
noise dept.
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
I'd rather be in outer space 🛸
Keni
KIROKAZE
Sade Olutola

Janaina Medeiros
Alisa U Zemlji Chuda

JVL
he wasn't even looking at me and he found me

No title available
seen from United States

seen from United States
seen from Italy

seen from United States
seen from Spain
seen from South Africa

seen from France

seen from Argentina

seen from Singapore

seen from United States
seen from Türkiye

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Mexico
seen from Germany
seen from Lithuania
seen from Malaysia

seen from Brazil
seen from United States
seen from United States
@neokemalist
"Haini eşkıyayı burdan bir kez daha ikaz ediyorum, senin gücün Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yetmez. Tarihin hiçbir döneminde de yetmedi. Gel Türk adaletine teslim ol, yoksa sonun yok olmaktır!"
Ve ben dans ettim, hopladım ve onlarla şarkı söyledim. Hepsinin gözlerinde ölüm vardı. Cansız figürler onlar. Yaşayan ölülerdi onların hepsi. Onlar cehennemden çıkmışlardı.
''09.05.1944'te Şükrü Saraçoğlu hükümeti,aralarında Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Nejdet Sançar ve Alparslan Türkeş'in de bulunduğu 30 kadar Türkçü-Turancı'yı tutukladı.Bir yıla yakın tutuklu kalan sanıklar, daha sonra,kendilerinin tabutluklara yerleştirilip işkence yapıldığını ileri sürdüler. 29 Mart 1945'te Türkçülük davası sanıklarından onu ağır hapis cezalarına çarptırıldı.Ancak aynı yılın Ekim ayında Askerî Yargıtay mahkûmiyet kararlarını esastan bozdu.'' Ne biliyorsunuz bunun hakkında?
Özgür Billur'un Türkçülük ve Nasyonal Sosyalizm makalesinden cevap vereyim:
-İkinci Dünya Savaşı öncesi Türkiye, dış politikada Alman yanlısı bir hat izlemeye başladı. Naziler, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın uyguladığı siyasetinin aynısını izlemekteydi: Turancıları kışkırtarak Türkiye'yi savaşa sokmak ve Sovyetler Birliği'ndeki Türkleri ayaklandırmak.
-Alman Büyükelçi Franz Von Papen'in ilk işi, Türkiye'deki aşırı milliyetçi gruplarla özel komiteler kurmak oldu. Komitenin bağlantı memurluğuna Enver Paşa'nın kardeşi olan sanayici Nuri Killigil atandı. Bu komitede Profesör Zeki Velidi Togan ve Bozkurt dergisi sahibi Reha Oğuz Türkkan en önemli isimlerdi. Alman hükümeti, büyükelçisi aracılığıyla Türkçüler'e yüklü miktarda mark gönderiyordu.
-Almanya ile birlikte savaşa girmek dünya üzerindeki Türklerin de “kurtuluşu” olacaktı. 11 Temmuz 1941 tarihli Bozkurt dergisi İnönü'yü Sovyetler Birliği'ndeki Türklere yardım etmeye çağırıyordu: “Ey İnönü! Tarih bu büyük gün için seni seçti. Biz kanımızı Türkler'in kutsal bağımsızlığı uğruna akıtmaya hazırız! Bütün Türklük senin işaretini bekliyor!”
-İkinci Dünya Savaşı dönemi Türkiye'de faşist hareketin en etkin biçimde ortaya çıktığı dönem olmuştu.
-1943 sonlarında Almanya'nın savaşı kaybedeceği anlaşılınca Türkiye dış politikada tutumunu değiştirdi ve müttefiklere yaklaştı. Bu değişiklik Almanlarla işbirliği içinde olan ırkçılara karşı sergilenen tavra da yansıdı. Türkçülerin en önemli ismi Nihal Atsız'ın dergisi kapatıldı. 1944 yılında yıkıcı fikirler yaymak suçuyla Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Nihal Atsız ile Alparslan Türkeş ve Fethi Tevetoğlu gibi genç subaylar mahkemeye verildiler. Bu tarih Türkçüler için önemlidir. Harekete uzun yıllar damgasını vuracak olan Türkeş'in siyaset sahnesine girişi de bu dava ile olmuştur.
-Bu fikirleri hayata geçirmek için otoriter ve faşist bir devlet gerekmektedir. Dolayısıyla demokrasi “ayak takımı hakimiyeti” olarak tanımlanmıştır. “Aşırı özgürlük” tıpkı aşırı vitamin gibi zarar vericidir. “Sert ve müsamahasız devlet” özlenmektedir.
O günkü şartlar altında gerçek ötesi hayaller için müttefiklerle diplomatik ilişkiler elbet tehlikeye atılamazdı. Özetle her şey devletin bekası içindir.
Teknokratik Rejim
Transhümanist Türk Hareketi'nin haber vermiş olduğu, gelecekteki yönetim biçimi ne olacak? Bu makalede bu soruyu cevaplayacağız.
Genel anlamda baktığımızda; yönetim biçimlerinin cevapladığı soru, yönetim kademelerine gelecek kişilerin, nasıl ve ne şekilde yönetime gelecekleri sorusudur. Demokrasinin nasıl rezil bir yönetim biçimi olduğunu, içinde bulunarak zaten yaşıyorsunuz. Yönetici kademelerine getirilen insanlar nasıl getiriliyor? Hadi gerçekçi olalım. Milli savunma bakanlığına getirilen kişiler, milli savunma konusunda ne kadar bilgi, beceri ve tecrübe sahibi? Tarım bakanlığına getirilen kişiler, ziraat alanında ne derece üst düzey kabiliyetlere sahip? Enerji bakanlığını yöneten kişiler, enerji sistemlerini ve enerji teknolojilerini ne kadar iyi biliyorlar? Yeni enerji sistemleri icat etme konusunda ne derece yüksek işler başarmışlar? Demokraside, kimin daha yetenekli, becerikli ve uzman olduğuna bakılmaz. Demokraside, halkı en çok kandıran, en iyi laf cambazlığı yapan, halkın duygularını en iyi şekilde kullanan insanlar yönetime gelir. Daha sonra bu yönetime gelen kişiler, yetkileri dahilindeki tüm kurumlarına, “keyiflerine göre” kişi atarlar. Örneğin bir bilim kurulunun başına atanan kişi hakkında, hiç kimsenin “bu adam bilim konusunda ne kadar bilgili?” diye sorma hakkı yoktur. Çünkü ne kadar bilim yaptığı önemli değildir. Önemli olan; kurumun başındaki kişinin, yönetimdekileri ne kadar destekleyeceği ve o kurumu yönetimdekilerin lehine nasıl kullanacağıdır. Yönetim kademelerine atanan kişilerde hiçbir kriter yoktur. Teknokratik düzen ise bambaşkadır. Kişiler arasındaki yakınlık, dalkavukluk veya çıkar hesapları, kurumları asla etkilemez. Bir kurumun başına, o kurumun alanındaki en uzman, en bilgili, en yetenekli kişi geçer. Sadece bu şekilde de kalmaz. Bu kurumun alanıyla ilgili en üst dereceli uzmanlar, belirli bir kişi sayısınca konsey oluştururlar. Kurumun başına seçilen kişi, aynı zamanda konseyin de başkanıdır. Konseyin onaylamadığı bir kararı, başkan yürürlüğe koyamaz. Kararlar, konseyde oy çokluğu ile alınır. Oylar eşit olursa, son söz başkanındır. Tarım bakanlığını ele alalım. Ülkedeki en üst düzey botanikçiler, coğrafyacılar, jeologlar, ziraatçılar, bitki genetiği uzmanları (örneğin 30 kişi) bir araya gelir. Bir araya gelen bu kişilerin oluşturduğu konsey, tarım bakanlığının yönetiminden ve karar almasından sorumludur. Bu konseye ek olarak, ilgili konularda ülkenin en üst düzey uzmanı konsey başkanı olur. Bu uzmanın hem botanik, hem ziraat, hem coğrafya, hem jeoloji, hem de bitki genetiği konularında bilgili olması gerekir. Bu bilgi seviyelerine sahip ülkedeki en uzman kişi olmalıdır. Ülkedeki tüm kurumlarda bu şekilde görev dağılımı yapıldıktan sonra, en üst düzey kurumların başkanları bir araya gelirler, konseylerine de danıştıktan sonra, bir kişiyi oy çoğunluğuyla teknokrasinin başı olarak seçerler. Bu tür konular çok teferruatlı olduğu için (en az demokratik bir anayasa ve yasalar topluluğu kadar teferruatlı) buraları kısa kısa anlatıyoruz. Gelelim en önemli noktaya. Teknokrasinin en büyük düşmanı yozlaşmaktır. Yozlaşmanın önü alınmazsa, teknokratik sistem kısa sürede çökecektir. Teknokrasinin çöküşü de, kuruluşu ve icraatları kadar görkemli olacaktır üstelik. Ülkedeki istisnasız her kurum, “denetim kurumu” adı verilen bir kurum tarafından sürekli olarak denetlenecektir. Elbette ki, denetim de yeterli olmayacaktır. Çünkü denetçiler de yozlaşabilir. Denetleyicileri de denetlemek, zaman içinde denetleyenleri denetleyenleri de denetlemek gerekecektir. Bu sıkıntının önüne geçmek için, ülkedeki yönetim belirli zaman aralıklarıyla tamamen değiştirilecek, görevlilerin tamamı görevden el çektirilecektir. Yani teknokratik devlet, belli zaman aralıklarıyla, tıpkı bir zümrüdü anka kuşu misali ölüp yeniden doğacaktır. Akıllara şöyle bir soru gelebilir: peki yönetim belli aralıklarla sürekli değişirse, teknokratların yerine gelecek yeni uzmanlar nereden bulunacak? Ülkedeki eğitim sistemi, gençliği en iyi şekilde eğitecek, istisnasız her birini kendi yeteneklerine göre özel olarak yetiştirecektir. Ülkedeki gençlerin her biri, kendi yetenekleri konusunda uzmanlaşacak, ve hayatlarını kendilerini sürekli olarak geliştirmeye verecektir. Daha önce de kaynak bazlı ekonomi konusunda bir çok soru gelmişti. “Bedensel işleri robotlar yaparsa, insanlar ne yapacak?” diye. İşte insanlar bize burada lazımdır. Ülkedeki herkes, sürekli olarak aklını kullanacak, sürekli olarak kendi yeteneklerini geliştireceklerdir. Böylesi bir ülke düşünün. Herkesin yeteneklerinin ortaya çıkarıldığı, herkesin yetenekleri konusunda imkânlar edindiği ve sürekli bu yeteneklerini kullanarak geliştirdiği bir ülke. Ülkedeki bilimsel, teknolojik, sosyolojik ve zihinsel ilerlemeyi hayal edin. Hayal edebildiniz mi? Cevabınız evetse, geleceğin akıl almaz ihtişamını bir parça olsun hissedebildiniz demektir. Transhümanist Türk Hareketi, geleceğin üstün medeniyetini, bugünün insanlarına anlatma ve insanları bu medeniyete hazırlayıp ulaştırma hareketidir.
Gelecekten kaçamazsınız.
Gelecek Bizim Elimizde!
-Furkan Doğan
(Transhumanist Türk sayfasından alıntıdır.)
https://www.facebook.com/transhumanturk/
Şuan hiç bir milletin birbirine üstünlüğü yoktur. Bir milletin diğer milletlere göre üstün olabilmesi her alanda onlardan üstün olmalıdır. Ben ırkçıyım. Lakin günümüz Türkler'inin ırkçısı değil, gelecekte ki üstün Türk ırkının ırkçısıyım. Ve Türk ırkını üstünleştirmek için çalışacağım. Tarihte büyük işler başarmış ve üstünleşmiş olabiliriz. Fakat aynı üstünlüğü kazandığımız gibi kaybettiğimiz gerçeğini kabullenmeliyiz. Sürekli tarihite yaptığımız büyük işleri dillendirip tarih orgazmı yapmak bize bir fayda sağlamaz. Çünkü üstünlük geçmişte değil gelecektedir. Artık Oğuz'u, Mete'yi, Attila'yı, Timur'u, Fatih'i tartışmayı bir kenarıya bırakıp geleceğe yön vermeli ve onu şekillendirmeliyiz. Ne olduğumuzu söylemekten, ne yapacağımızı tartışamıyoruz. Artık büyük düşünmeliyiz. Ve gelecek denen trende bizde bir koltuk kapmalıyız. Tanrı yanımızda çünkü Tanrı'da Türk. Fakat biz bir şeyleri yoluna koymaya çalışmadıkça Tanrı'dan medet ummak acizliktir, zayıflıktır. Ve Türk zayıf olamaz. Tanrı Türk'ü korusun!
"Önce tüm bozguncuları, sonra işbirlikçileri, ardından sempatizanları; daha sonra tarafsız kalanları, en sonunda da korkakları öldüreceğiz." General İberico Saint Jean
"Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal, meşru bir haktır. Bu yolda devam ederseniz, ben bile sizi kurtaramam." -İsmet İnönü
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gelmiş geçmiş en efsane paşalarından biridir o. 27 Mayıs Harekatının önderi ve planlayıcısı, Tümgeneral Cemal Madanoğlu.
Kiminiz adını daha önce duydu kiminiz duymadı. Nesillerin hızla beyinsiz bir organik canlıya dönüşmesi yüzünden doğal olarak çoğu kişi bu adamı bilmez. 27 Mayıs İhtilalini planlayan ve uygulayan asıl adamdır Madanoğlu paşa.
Rivayet olunur ki, kendisine “İhtilal yapmak için birikiminiz var mı?” diye bir soru sorulur. Tümgeneral Madanoğlu'nun cevabı nettir; “İhtilal için birikim değil taşak gerekir, o da ben de var!” demiştir.
Cumhuriyet dönemi Türk Silahlı Kuvvetleri'ni tanımak istiyorsanız Madanoğlu paşanın yazdığı “Anılar” kitabını alıp okuyun.
-Militarizm Facebook sayfasından alıntıdır.
Bu kadın Şırnak'ta hendeklerden sorumlu terörist "Hevala Beritan" Bugün Şırnak'ta öldürüldü. Yani helâl olsun.. Bunu vuran mermiye ödül vermek lâzım.. Nasıl bir yokluktaysa, başka mermi olsa yön değiştirirdi.
ÇANAKKALE'YE GİDİNİZ;
Türk milleti öyle bir millettir ki imkansızlar içinde imkan yaratacak kuvveti her zaman kendi vücudunda zuhur ettirmiştir. Bunun en büyük kanıtı tarihtir. Dönüp bakın tarihe Türk'ün bağımsızlığına, birliğine, devletine kastetmeye kalkanın sonu ne olmuş.
M.S. 630 yılından 680 yılına kadar süren Çin esareti altında ki Türk coğrafyası küçük gruplar halinde varlığını sürdürerek, kültürleri yaşatmaya devam ediyorlardı. Çin milleti hilekar olduğu için, aldatıcı olduğu için, kardeşleri birbirine düşürdüğü için Türk milleti hakanını ve devletinş kaybetmişti. Beğ olmaya layık erkek evlatları Çin milletine köle olmuş, hanım olmaya layık kız evlatları ise cariye olmuştu. Türk beğleri, Türk adını atmışlar; Çin de Çin adı alıp, Çin hükümdarına tabi olmuşlardı. Bağımsızlık aşkıyla yanıp tutuşan Türk milleti;
“Devletli millet idim devletim nerede. Hakanlı millet idim hakanım nerede.” diyerek Çin hükümdarına düşman olmuşlardı.
O zamanlar Çin ordusunda Subaylık yapan Kürşad'ta bağımsızlık aşkı ile yanmaktaydı. Çin ordusunda ki 40 Türk soylusu ile kurtuluş birliği kurdular. O gece 40 korkusuz Türk, Çin sarayını bastılar. Yüzlerce Türk askerini öldürdüler. Fakat Çin imparatorunu yakalayamadılar. Atlarıyla beraber şehrin dışına çıktılar. Büyük bir Çin ordusu onları takip etti. Suları kabaran Vey Irmağı kıyısında durmak zorunda kaldırlar. Her biri düşmanlar döğüştüler, Türk milletinin bağımsızlığı için kanlarının son damlalarına kadar savaştılar.
“Kim derdi ki Kürşad kemikle etti. O bir kişi değil bir devletti. Bayraktı, vatandı. Bir candı, tepeden tırnağa kıpkızıl kandı.”
İşte Çanakkale'de de aynı bağımsızlık aşkı vardı. Çanakkale'de aynı Kürşadlar vardı, aynı Binbaşı Bögü Alpler vardı, aynı Yüzbaşı Yamtarlar vardı. Zaman ve mekan fark etmez, yine aynı Türk kanı vardı. Kürşad'ın Bögü Alp'in Yamtar'ın kanı vardı. O kan hala bizde mevcudtur. Üzerimize düşen görev tekrar tekrar o esareti yaşamamak için, Çanakkale'yi tekrar yaşamamak için biz Türk gençleri millet ve devlet için çalışmalıyız. Çok çalışmalıyız. Tarihimizden dersler çıkarmamız gereklidir. Çanakkaleye gidip o ruhu yaşamalıyız.
Atsız Mecmua'nın 17.ci sayısında ki Nihal Atsız'ın Çanakkale Savaşı adlı makalesinin bir bölümünü sizlere aktarmak istiyorum. “ Edebiyat Fakültesi tarih zümresi talebesinden bir hanım, Çanakkale ziyaretinin gemi ile değil, İstanbul”dan yaya olarak yapılmasını ve bizzat harp sahasının ve şehitliklerin gezilmesini teklif ederek ortaya yepyeni bir düşünce attı. Biz yapmak istediğimiz halde bu yıl, bir çok engeller dolayısıyla, bu işi yapamadık. Fakat ey Türk gençliği, sana soruyoruz:
Senin kutsal mekanın Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil midir? Sen, kâbene, rahat bir geminin içinde cazbant dinleyerek mi, yoksa yalçın yollarda, vaktiyle Çanakkale”de Türk vatanını korumağa koşanların çektiği zahmeti çekerek, yayan mı gitmek istersin? Görüyorsun ki eller kendi şerefsizce yenilen ölülerine bile ihtiram gösteriyor,onların başına ne büyük taşlar dikiyor… Sana gelince: Senin ölüme göz kırpmadan bakan şerefli şehitlerinin hâlâ bir âbidesi yok!.. Ey Türk gençliği! Çanakkale senin vatanındır!.. 18 yıl önce orada korkunç ve nispetsiz bir boğuşma oldu. Bir tarafta her türlü vesaitle pusatlanmış soğuk kanlı İngilizler, cesur İrlandalılar, yaygaracı Fransızlar, çevik Avustralyalılar, sporcu Yeni Zelandalılar; korkunç Senegallılar, diğer tarafta da sessiz ve gösterişsiz Türkler vardı. Bu korkunç boğuşmayı harikulâde kahramanlıkları ile senin kanından olan Türkler kazandı. Fakat ne korkunç tecellidir ki 18 yıl geçtikten sonra orada yenilen düşmanların âbideleri yükseliyor… Senin vatanında düşman âbideleri… Buna nasıl tahammül ediyorsun Türk genci? Diyelim ki paran olmadığı için onlara lâyık bir taş dikemedin! Fakat yılda bir defa oraya gidecek kadar kendinde kuvvet bulamıyor musun?”
Anavatan bogulurken kipkizil kanda Yalniz gönül verdiniz siz zevke,cazbanda. Ey nankör kiz,ey fahise unutma sunu: Sizin için harbederken yedim kursunu. ATSIZ
Yıllarca demokratik ve parlamenter bir devlet için savaşıp, kazandıktan sonra kendisini diktatör ilân eden, "10 kişiden 9'u benden nefret ediyormuş. Bunun ne önemi var ki? Eğer içlerindeki tek asker 10. ise" diyerek askeri diktatörlük kavramını özetleyen İngiliz komutanı Oliver Cromwell.
Bilge Kağan'ı gördün mü Reis?
Kürşad karşıladı mı seni at üstünde?
Başbuğ açtı mı kollarını sana?
Yanyana mı duruyor hala Selçuk ve Halil abiler?
Söyle be Reis gördün mü o çok sevdiğin Aksak Timur'u?
Yavuz gururla selamladı, Fatih sırtını sıvazladı mı?
“Gel adaşım gel” dedi mi Yamtar gülerek?
Buluştu mu ruhlarınız Atsız'la Tanrı Dağları'nda?
Rahatın iyi değil mi Reis?
Bizi merakta bırakma.
Ruhun şad olsun.
TÜRK NÜKLEER FÜZELERİ İBRAHİMLER
Türkiye’nin nükleer başlıklı füzeleri vardı. Ama bu füzeler ABD’nin ‘geçici’ hediyesiydi. Üstelik, NATO ülkelerinden başka gönüllü çıkmayınca ABD, Rusya’ya gözdağı verecek nükleer başlıklı füzelerden 15’ini Türkiye’ye 1961’de teslim etti.
ABD 2 bin Türk subay-sivil eğitti füzeleri kullanabilmemiz için İzmir Çiğli’de konuşlu füzeler için Türkiye’nin toplamda görevlendirdiği asker-sivil personel sayısı 2 bini buldu. Türkiye’nin füzelerin idaresini devralması için ABD’ye eğitime gönderilen subaylar, 18 Nisan 1962’de deneme atışı da yaptı. NASA’nın Cape Canaveral’daki üssünde tamamen Türkler’in komutasındaki bir Jüpiter füzesi başarıyla fırlatıldı.
Orta menzilli balistik füzenin İngilizce kısaltması IBRM olunca füzelere de “İbrahim” kod adı verildi. “İbrahim”in olup olmadığı ise araştırmalarda ortaya çıkmadı. Füzelere Türk bayrakları çizildi.
Füzeler açıkta durduğundan motor bölümü, dış etkenlere karşı ‘etek’ adı verilen bir muhafaza içinde duruyordu. Füze fırlatılacağı zaman ‘etek’, çiçek gibi açılıyordu. Jüpiter, açık hedef olduğu için savaş halinde 15 dakikada fırlatılması gerekiyordu, bu yüzden nükleer başlıklar sürekli takılıydı. Füzenin uzunluğu 18 metre, çapı ise 2.74 metreydi. Her bir nükleer başlık 1.44 megaton kapasitesiyle Hiroşima’ya atılan bombanın 100 katı gücündeydi.
1962’de bütün İbrahim’ler operasyonel hale geldi. 22 Ekim 1962’de füzeler tamamen Türk ordusuna devredildi. Aynı ay ABD ile Küba arasındaki krize Rusya'da müdahale edince füze krizinin çözüm anlaşmasına Türkiye’deki füzeler de girdi ve bir süre sonra füzeler söküldü. Türkiye İbrahim’lerin sökülmesine dirense de ABD’nin daha çok modern silah vermesi karşılığında füzeler söküldü.
Üstte ki fotoğraf tabi ki de temsili. Aktrollere karşı önlem alayım da.
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ HAKKINDA;
Türk Tarih Tezi'nin iki temel amacından söz edilebilir: 1- Türk ulusunu odak alarak tarihi yeniden yazarak bir Türk ulusal kimliğinin yaratılmasına katkıda bulunmak, bu şekilde Cumhuriyet'in temel amacı olan ulus-devlet yaratma sürecine tarihsel bir referans oluşturmak. 2- Türklerin dünya uygarlıklarının gelişiminde önemli bir yere sahip olduğu tezini kanıtlayarak Türkiye Cumhuriyeti'nin meşrutiyetinin tarihsel olgularca doğrulandığını göstermek. Türk Tarih Tezi, beyaz ırkın kökeninin Orta Asya olduğu hipotezinden yola çıkmaktadır. Buna göre çeşitli göç dalgaları halinda Orta Asya'dan dünyaya yayılan Türkler dünya medeniyetlerinin önemli bir kısmını kurmuştur. Türk Tarih Tezi nin temel kabulleri şu şekildedir: Türkler, brakisefal ve beyaz ırktandır. Beyaz ırkın anayurdu Orta Asyadır. Medeniyetin beşiği Türklerin anayurdu olan Orta Asyadır. Höçler sonucu Türkler birçok yere yayılmış ve uygarlaşmayı tetiklemiştir. İtalya'da yaşamış Etrüskler Türk'tür. Orak'ın güneyindeki Sümer uygarlığını Türkler kurmuştur. Mısır medeniyetinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal Türklerdir. Maya, Aztek ve İnka Amerika uygarlıklarını Türkler kurmuştur. #TürkçüYazarlar #TürkçüTarih #Atatürk
KÜl TİGİN KİTABESİ Devletin kuvvetlenmesinde birinci derecede rol oynamış kahraman kardeşine karşı Bilge Kağan'ın duyduğu minnetin ifadesi olarak 732 yılında Bilge Kağan tarafından dikilmiştir. Türk dili, tarihi, edebiyatı, sanatı ve töresi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Kitabede Kül Tigin'in halkı için yaptıkları Bilge Kağan'ın ağzıyla övgüyle anlatılır. Olaylar Bilge Kağan tarafından anlatılmıştır, yeğeni Yollug Tigin tarafından yazılmıştır.Yüksekliği 3.75 metre olan kitabenin rüzgara maruz kalan kısımlarında tahribat ve silintiler oluşmuştur. 71 satırdan oluşan yazılar sağdan sola yazılmıştır. Yazıtın bir yüzü Çince diğer üç yüzü ise Köktürkçedir. Kitabenin bilerek uğrak bir yere dikildiğini, bir takım öğütler vermeyi amaçladığını, sözlerinin unutulmaması gerektiği ve yazıtın geleceğe yönelik yazıldığını söyler. Kitabenin güney yüzünde Türk boylarını "Türk için en iyi yerin Ötüken olduğu ve bazı Türklerin Çin'in yumuşak sözüne, ipek kumaşına kandığı"konusunda uyarır. Batıya veya doğuya giderek Türklüklerini kaybetmemeleri konusunda öğütler verir. Kül Tigin kitabesi aynı zamanda Göktürk Devleti'nin kuruluşu konusunda da önemli tarihi bilgiler sunar. Bumin Kağan ve İstemi Kağan'ın devleti nasıl düzene soktukları ancak onlardan sonra gelen hükümdarların kötü ve bilgisiz olduğu, kardeş kavgaları ve benliklerine zarar gelmesi sonucunda Çin'e esir düştüklerini anlatır. Kültigin ve Bilge Kağan'ın babası İlteriş Kağan ve İlbilge Hatun'un Türk devleti yeniden canlandırdığını ve bir ettiğini anlatan satırlar ise Türkler içersinde kadının erkekle bir tutulduğunun somut bir kanıtıdır. Bilge Kağan tüm Türk boylarına silahla dağıtılamayacaklarını ve törelerinin bozulamayacağını anlatmış lakin Ötüken ormanından ayrılıp Çin'e giderlerse yok olacaklarını öğütlemiştir. Kül Tigin'in savaşlardaki büyük başarılarından ve devletin kuvvetlenmesinde oynadığı birinci derece rollerden gururla bahsedilmiştir. Aynı zamanda Bilge Kağan'ın kardeşinin ölümünden çok etkilendiğini, düşünceye daldığını ve şu satırlarla kendini avuttuğunu anlatır: "Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş." #TürkçüYazarlar #TürkçüTarih #BilgeKağan #Kültigin #İlterişKağan