Hâlâ nekadar küçüğüm ve oha ne kadar da büyüdüm arasında gidip geldiğim bir yaşa mum üfledim.
Bu yıldan çıkarılmış dersler defteri epey kabarıksa da, çoğu dersi alttan alacağım. Pek çalışmadım. Tökezledim. Çalışmadığım yerlerden sordular. Sürem yetmedi. Kim bilir belki de hoca bana taktı. Yapamadım. Olsun. Hayat zaten nereye gittiğini bilmediğin bir yolda durmaya çalışmak, adını ve numarasını bilmedigin bir otobüs beklemek, herkesin gittiği ve hep anlattığı yolun senin için farklı olacağını düşünmelerden ibaret.
(Yolun neresindeyim? Bom. Bir bakmışım yol yok)
23 yaşıma girdiğim yerden ne kadar uzaklıktayım? Hep 23 yaşında kalacak bir arkadaşım var, ve hep güldüğünü gördüğüm. Lise yıllığında hakkımda yaptığı bir kaç espiri var. Özledim. Çünkü 23 yaşında kalmaz gibi kimse. Kalbin güm güm beynin tıkır tıkır böbrekler ciğerler desen o biçim. Yolun burasında dönüş sireni (bom) hiç çalmaz kapımızı gibi.
Çaldığında, pişmanlıklar melül melül bakar diye hiç durmamak lazım. Çaldığında, koşup yanımıza gelemeyeceklerle kalabalık yapmamak lazım. Çaldığında, anne babana yeterince gurur bırakmak lazım. Sevdiğine yeterince hatıra.
Bom sesini duymadan, yeterince kızmak lazım. Affetmeyi çok abartıyorlar. Affetmek hiç iyileştirmiyor. Kıymıkların acısı onları çıkarıp atmadan azalmıyor. Bu yüzden 25'e bir kala affetmekten vazgeçiyorum. Görmezden gelmek herkesin bir nebze çirkin olduğu bu çevrede mümkün. Ve hatta harika. Kalbini kırdığını, arkandan iş çevirdiğini, gözüne baka baka yalan söylediğini, seni ezip geçtiğini, aldattığını, küçük gördüğünü, dedikodunu yaptığını görmezden gelmek mümkün. Ama affederek hafiflenmiyor. Affederek ceplerini oyuncak dostlarla dolduruyorsun. O yüzden 25'e bir kala hayatta en önemli şeyin kendim olduğunu ve ağırlık yapan tarafi kesip atmayı öğrendim.
Tabi kimseye ihtiyacın yoksa. Işte 25'e bir kala en ağır dersim buydu. Kimseye ihtiyacın olmayana kadar çalışman gerekiyor. Okula gönderen babana, karnını doyuran annene, bir ders notu tutan arkadaşa, para verecek bir patrona, seni işe götürecek bir otobüs şoförüne ihtiyacın olmayana kadar set arası yok. Set arası verdiğin duraklama noktasının manzarasınaysa bayilacaksin. Gerçekten hayattan ne istediğini anladığın ve hiçbir isteğinin senin ayağına bir pranga takmayacagini gördüğün tek engelinin kendi doğruların olduğu koccaman bir manzara. Öyle güç dolu bir manzara ki ordan sonra tökezlemekten, düşmekten, yaralanmaktan da korkmuyorsun. Çünkü biliyorsun ki bu manzaranın tadını alan bir daha buraya gelir. Hem de bu sefer öğrendiği yoldan.
Sahi neydi öğrenmek? Yollar nasıl öğrenilir ki? Eve gelirken kenardaki oteli kaldırsam ve şu tabelayı sitenin girişi yok olsa demem o ki üstündekileri kaldırsak yollar nasıl öğrenilir? Yolun bir esprisi yok , vardıklarımız ya da kaçtıklarımız olmasa
Vardıklarımızdan çok kaçtıklarımıza teşekkür etmek lazım. Tıpkı her başarısız denemesinde "Böylelikle bu şekilde olmayacağını öğrendim" diyen Edison gibi .
Zaten, hiçbir vardığımız yer de birbirini andırmıyor. Her vardığın insanın şifrelerini yeniden buluyorsun. Yoruluyorsun bazen. Olmuyor çoğuyla. Yeni bir organı kabul etmeyen bir bünye gibi kimisinin itekliyor kalp sürekli. O yüzden kalbinin kaynadiklarini iyi misafir etmek lazım. Yatıya tutmak sabahları kahvaltılar hazırlamak lazım. Mevzu sofra kurmakta değil ama düşünmekte. Çilingir sofrası da olsa Halil ibrahim sofrası da,aynı tonda teşekkür etmek lazım. Aynı tonda teşekkür edenleri kabul eder kalp zaten. O konuyu kısa geçiyorum. Bugünlük bu kadar ders de yeter zaten.
25 'e kalın bir valiz, sadelestirilmiş bir rehber, samimi bir tumblr profili ve çok seçerek severek ve daha çok sevilerek gidiyorum. Bir sonraki yaş yazımda görüşmek üzere❤