"Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
...
Benim dengemi bozmayınız"
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
🪼

@theartofmadeline

PR's Tumblrdome
I'd rather be in outer space 🛸
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
taylor price

shark vs the universe
AnasAbdin
Misplaced Lens Cap
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
hello vonnie
NASA

titsay

Origami Around
Sade Olutola
Keni
Three Goblin Art

★

JVL

seen from United States

seen from Spain

seen from Japan
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Spain

seen from Spain

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Türkiye
seen from Germany

seen from Lithuania
seen from United Kingdom

seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United Kingdom
@nilesea
"Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
...
Benim dengemi bozmayınız"
Evimiz küçük .Misafirle dolduğunda küçük ve uzun koridorda aile boyu namaz zinciri oluşuyor .Cennet bahçeleri geliyor gözüme ,oraya gitmenin kilometre taşları tamda buralarda döşeniyor..Şükür şükür şükür ..
Büyük ve hiç bir odasında namaz kılınmayan evler geldi aklıma .Rabbim dünya nimetlerini ibadetlerimizi yapmamız için nasip etmiyor muydu ?Sağlık ,zaman ,para ,yiyecek ,giyecek,aile türlü türlü nimetler ..Dünya nimetleriyle sarhoş olup yasamaktan Allah’la yasamayı unutmak ne acı .Her haneye nasip etsin inşallah İslami yaşayışı ,Kuranla yaşamayı ,Allah’la yasamayı.
Bunu yazarkende ;
Sabah namazına uyandığında “baba bak millet horul horul uyuyor evlerde “biz namazdayız deyince “keşke sende horul horul uyusaydında böyle kibirlenmeseydin “diyen baba geldi aklıma .Rabbim affetsin Allah yolunda harcamadığımız her bir nimet için ..Bunları yazdıktan sonra da bu ev,baba,dünya nimetleri her bir kelime deprem acısını ve korkunç kareleri hatırlattı .Sabah namazı bereketi olsa gerek dünyaya uyanmanın en güzel yolunun namaz olduğunu hissetmek .Ve aklıma yine bir şey geldi bu korkunc felakette ölmediysek bize bir şans daha verildi .İstaf ettiğimiz zaman için ,Allah yolunda ve ibadet için harcanmayan dünya nimetleri için tövbe namazı kılıp sonra başlamalı yaşamaya ,dünya bu kadar işte bi bakmışssın çok bi bakmışssın yok !
Rabbim elimizden tutsun ,ölmeden ölmek için ..
Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Ayakta namaz kıl, güç yetiremezsen oturarak kıl, ona da gücün yetmezse yattığın yerde kıl.”
(Buhari, Taksirü’s-salat, 17)
♡
✨Şimdiki devir "Kalplerin Ölümü" devridir. Bu yüzden bu gün, beşeriyetin her şeyden çok “tevhid ahlâkına” ve “kendiyle barışmaya” yâni kendini tanıyıp, kendiyle doğru düzgün bir münasebet kurmaya ihtiyacı var.
Üstad Hasan Ramazani🌹
“Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.”
- Metin Altıok
Yıllar önce yazmışım, unutmuşum. Hiçbir şey değişmemiş.😪
"depremi çocuklara nasıl anlatabiliriz?"
-klinik psikolog mehmet teber (twitter)
internet sitesi
metaforik öyküler:
büyük fırtına
bay korku ve bayan üzüntü
hikayeyi video halinde aldığım kaynak: twitter
ŞİMDİ ANLADIK MI?
● Aslında evimizin çok küçük olmadığını,
● Yuvamızın çok soğuk olmadığını,
● Yattığımız yatağın, üstümüzdeki yorganın markasının çok da önemli olmadığını,
● Yemeğin tuzu, salçası az olunca da karın doyurabileceğini
● Etli yemeğin az yada çok pişmesinin önemli olmadığını,
● Yemeğimiz beş on dakika gecikince kıyamet kopmadığını
● Öve öve bitiremediğiniz telefonunuzun, arabanızın modelinin,
● Yazlığınızın, terasınızın çok önemli olmadığını,
● Milyonlarca liraya alınan konutun belki de mezarınız olabileceğini,
● Üstünüzdeki montun, ayağınızdaki botun yağmurdan yaştan korumasının yeterli olduğunu
● Üşümeyelim diye bir köşede duran battaniyenin kıymetini,
● Sıcak bir çayın, Çorbanın, taze ekmeğin nasıl da güzel bir ikram olduğunu,
● Kalbini kırdığınız bir insanın gönlünü almaya vaktinizin olamayacağını,
● Kaçırdığınız trenin, vapurun dolmuşun arkasından telaş yapmanın ne kadar gereksiz olduğunu,
● Nerede nasıl yattığınızın değil de, nerede, ne halde nasıl uyanacağınızı
● Üzerinizde uyuduğunuz yorganın yerine, moloz yığınlarının altında kalabileceğinizi,
● Bu afetler, felaketler, hep ders olmalı, unutulmamalı,
● Zenginliğin, malın mülkün ve makamın emanet olup asıl insanlığın kalıcı olduğunu,
● Sevdiklerinizin kıymetini bilin kalbini kırmayın,
● Yediğinizi içtiğinizi israf etmeyin, emanet olan hayatımızı, canımızı, ne zaman nerede teslim edeceğimiz belli değil
● Yaptığınız işin, imalatın ya da mesleğinizdeki sorumluluğun, insan hayatına nasıl da olumsuzluklar yaşatabileceğini, ölümlere sebep olabileceğinizi,
Demem o ki namuslu şerefli vicdanlı yaşamak çok kıymetli...
Alıntı...
Yokluğun birilerinin varlığına tesir etmesi gerekir. Etmiyorsa, kimse için önemli olmamışsın, kimsenin hayatında boşluğu hissedilecek bir yer doldurmamışsın demektir bu. Uçsuz bucaksız bir yalnızlığın orta yerinde yaşamışsın demektir.
"biz süreyi bilmeyince hep elimizde kalacak sandık."
Cevap haberin içinde gizli...
Hatay Erzin Belediye Başkanı Ökkeş Elmasoğlu:
42 bin nüfuslu Erzin İlçemizde depremden kaynaklı can kaybımız, yaralımız, enkazımız olmadı.
Kaçak inşaattan ceza yazdığımız için bana kızdılar. Senden başka doğru adam yok mu dediler. Vicdanım rahat. Kaçak yapıya müsaade etmedim.
Türkiye halkı kravat takar, lüks otomobillerde dolaşır, bikinili hatunları sosyetik plajları doldurur, plansız şehirlere şekilsiz gökdelenler inşaa ederek yaşanmaz hale getirir, ama tüm bu halk zenginiyle fakiriyle, şehirlisiyle köylüsüyle zır cahildir.
Kendi tarihinden habersizdir. Aslında ne dilini, ne dinini bilir, ne geleneklerini tanır, ne de toplumsal değerlerinin evriminden haberdardır.
Muhteşem Yüzyıl diye televizyonlarda alkışladığı dönemde, devletinde Amerika'dan gelen gümüşün ilk enflâsyonu başlattığını bilmez (çünkü Avrupalı dünyayı keşfederken, muhteşem(!) padişahları hareminde gönül eğlendirmekte, dünyayı öğrenelim diyen Pirî Reis'in kafasını vurdurmaktadır...
O, muhteşem(!) yüzyılda Anadolu'da medrese o kadar ayağa düşmüştür ki, öğrenci haydutluğa başlamıştır (buna softa şekâveti denir). Avrupa'da ilk yenilgimizi Muhteşem(!) Süleyman devrinde aldığımız gibi (1.Viyana bozgunu 1529), Hint Okyanusuna her çıkışımızda mini mini Portekiz'den sopayı yiyip Kızıldeniz'e veya Basra Körfezi'ne tıkılışımız da bu büyük(!) padişah efendimizin devrindedir.. Yine onun zamanında dünya keşfedilirken, Hint Okyanusu'na kadırga denen sandallarla açılan ve 1554'te Hindistan'da karaya oturan büyük(!) bir amiralimiz, yürüyerek üç senede Hindistan'dan Edirne'ye gelmiş ve meşhur bir kitap (Mirât-ül Memâlik) yazmıştı. El alemin dünyayı öğrendiği bu dönemde Seydî Ali Reis gazel söyleyip, eğlence partilerini anlatmaktan başka tek bir detaylı coğrafya bilgisi toplamayı gerekli bulmamıştı...
Büyük(!) Sultanımız Süleyman'ın Fransa kralı 1.François'i hapisten bir mektupla kurtardığını okurduk mektepte. O François'nın kurduğu Collège de France bugün dünyanın en önemli araştırma kurumlarından biridir. Bizimkinin hangi kurumu ayakta kaldı? Hangi kurumunun insanlığa beş paralık bir faydası oldu?
Tek becerdiği kalıcı şey, aklı başında öz oğlu Şehzade Mustafa'yı Hürrem uğruna katlettirip, devleti bir ayyaşa teslim ederek halkının geleceğini karartmak oldu..
Artık yeter!. Bu ve benzeri rezillikleri yalanlarla bezeyip yücelten, buna karşılık bize bütün dünyada saygınlık kazandıran, aklımızı kullanıp onurlu insanlar olmamızı sağlayan Atatürk'ü aşağılayan âlim pozlu, ukala tavırlı zır cahilleri her gün halkın karşısına diken televizyon kanallarından ve gazetelerden gına geldi. Yükselen ahlaksızlık grafiğimiz kimin eseridir sanıyorsunuz? Cehalet tüm fenalıkların anasıdır. Biz de o anayı besleyip büyütüyor, onun tosuncuklarına oylar veriyoruz... Artık yeter! Memleketimde her elimi attığım yerde cehalet çirkefine bulaşmaktan bıktım...
Prof.Dr. Celal Şengör
Ayrıca, halka bilgi vermekten çok uyutmaya odaklanan, kavgalarla Reyting toplamaya çalışan, yok kuaförüm sensin, yok yemekteyiz veya temizlik benim işim gibi basit, birbirini aşağılayan, saçma sapan programlardan da bıktık, usandık, bu kanalları yönetenleri şiddetle kınıyor ve bir an önce aydınlatıcı öğretici programlar yapmalarını diliyorum.
Şu ölümlü dünyada insanın yalnızca iki buçuk dakikası vardır:
Biri gülümsemek için,
biri acı çekmek için
ve yalnızca yarım dakika sevmek için.
Çünkü sevmeye ayrılan bu son dakikanın ortasında ölür insan.
- Sartre
Şöyle bir iç döküşle karşılaştım.Düşünceleriniz nedir merak ediyorum .
TEVFİK KANOĞLU
Bir Vaka Sunumu: Yazarlık
Öncelikle, bu metinde, toplum içinde zamanla gözlemleme fırsatı bulduğum, en büyük tehlikesinin zihnin ve eylemin özgül bir gelişim sağlamasını engellemek olduğunu düşündüğüm, kolay tespit edilemez bir muhafazakârlık olgusunu sunmaya çalışacağım siz değerli okurlara. Bunu sinik bir dille yapmamın sebebi, tatsız yollara devrilen bir konuyu çok da yürek karartmadan, okuyanı güldürmeyi de hedefleyen bir dikkatle anlatabilmektir. Başlıyorum.
Hayat biriktirmecidir. Mesela zihnin öğrenmeleri, hafızanın eğilimleri, yaşam malzemesini kaçırmama veya onu tüketmeme, kaybetmeme korkularından beslenir. Biriktirmeden yapamayız, hiç biriktirmeyen kişi uç bir vaka örneğidir. Pek az kişi böyledir. Yaşamını güvende tutmasını sağlayacak şeyleri bile muhafaza etmeyi reddeden kişi, kimince deha kimince sefalet içindeki bir deli olarak algılanır. Ancak ortalama insan, aklının hayata uyum dengesini çok sarsmamak için istikrarlı olarak biriktirir kültürünü, parasını, insanları, arkadaşlıklarını, mülkünü. Birikimin hiç mümkün olmadığı veya yeteri kadar olmadığı bir ihtimaller evreni onu ürkütür. Bilginin birikimi entelektüelin mülkü ve cakası, tecrübelerin birikimi anıların ve hafızanın cilası, zevklerin birikimi hedonizmin sefası, bizzat muhafazakârlığın kendisinin birikimi ise fikir veya zevke karşı tahammülsüzlüğün zirvesidir.
Ancak bu biriktirme telaşı, sanıldığı kadar gerekli ve masum değildir. İstifçiliğe varan, çöp evler doğuran vaka örneklerinden bahsetmiyorum; yalnızca, muhafaza etme istencini kavramlaştırıyorum.
Kitap düşkünleri bu olgu sunumuna en dikkate değer vaka örnekleri sayılabilir. Kent soylu kişilerin, yukarı sınıfların, akademisyen ve yazarların, boş zaman sefasına düşkünlerin kitap denen eşya üzerinden sağladığı bu muhafazakârlık, onlara sorulacak olsa asla boşuna bir yığıntıcılık değil, muhakkak faydalı, az bulunur ve düşünsel açıdan otantizm göstergesidir. Kitap kurdu için kitap, sürüden ayrılma ve toplum ahlakını, kalıpları reddetme nosyonudur. Elbette bir kutsal kitap okurundan bahsetmiyorum burada. Onların biriktirmeden ziyade dondurma, atadan anadan kültürden kalan imge ve vesikaları ödünç aldıkları gibi kurutma eğilimleri daha baskındır.
Oysa kitap muhafazakârları, okuma tecrübelerinin çoksesliliğiyle, kütüphanelerine temel atmalarını sağlayan kitaplık materyalleriyle övünmeyi maharet sayar. Birçoğu bir kütüphanenin fiziksel varlığını kimlikleri ve otantik yaşamlarını belgeleyen aykırı bir mıntıka olarak tasvir eder ve bununla övünç duyar. Kitap biriktirmecileri için söz konusu eşya, vasat olanın darboğazından kurtulmak yolunda egzotik bir kaçış imkânı sağlar. Hatta aralarında kitabı yaşama tercih edenler olacaktır. Yaşamın olanca akışının zengin veya boğuntu verici binbir ihtimali, bu stereotipik kimseler için bir kitap tarafından içerildiğinde daha anlamlı bir zemin kazanır. Onlara göre, kitabi olmayan şey handiyse kaybedilmiştir ve işte bu vaka örneklerinin algı inşalarındaki en büyük yanılgı da burada başlar. Gerçekten, konforlu bir mıntıkaya yığılan kitapların gölgesinde gerçek dünyanın sunduğu olguları her seferinde ıskalıyor oluşun bedbahtlığını içlerinde duymamaları, bunun aklı zayıflatan bir şey olması bakımından bir iptiladır. Biriktirilen kitapların dönülüp dönülüp okunduğu, doğal evrenden ayrılaşmış bu güvenli kütüphanenin bilgi varlığı onlar için bir aydınlanma mıdır yoksa bir kararma mı?
Kütüphanesinin haşmetinde, kitaplık raflarına dizilen eşyaların yazarlarını, bir ayak izini faile götüren ipuçlarını takip eder gibi sürekli kovalayan, bir başkası tarafından dizilmiş bu dekorlara bağımlılık gösteren kişi, kendi ayak izlerini yere bırakma fikrini bir zevk uğruna, fark etmeden okuma ve bu mıntıkada bulunma süresi boyunca unutmuş gibidir. Böyle böyle kitaplar bir sohbetin dindirici neşesinden şeytanla hasbihâl etmekten zevk duymaya evrilen nevrotik bir sürecin uğursuz muştuları olmaya başlar. Kitap istifçisinin kimliği, istif ettiği eşyaların kimliği kadar olmaya, indirgemeci özellikler kazanmaya başlar. Kumsalda okuru faile götüren ayak izlerini takip etmekten yaşamın esrarının sunduğu derin peyzaj ıskalanır ve entelektüel kendisine böyle böyle başka kimliklerin üsluplarından devşirme, kaçınmacı bir benlik evreni kurar. Birikim ifrata varmıştır artık. Özbenlik her yeni okuyuşta biraz daha ıskalanır. Doğal peyzajın kişinin karşısına o an hangi tuhaf manzarayı öreceği yönündeki tatlı meraktansa, örülmüş, hazır bir manzaranın kalıbının okurun gözüne bir kararma gibi yerleştiği atalet anları yeğdir.
Şimdi bir daha düşünmeli. Falanca kişinin ne dediğine kapılmış bir zihin aydınlanır mı yoksa daha ziyade kararır mı? Eğer onun bu uğraşı kitaplarla veya sözlerle kurulan bir yol arkadaşlığı değilse –ki değildir, çünkü dostlarımızı fiziksel kütüphanelere koymayız, bunu sadece eşyalara, bir mülk tutkusu veya zevk istifçiliğiyle yaparız– tüm bu uğraş, her okuyuşta kendi tecrübesini ıskaladığını göremeyen bir zihnin kararmasından başka nedir? Kitap muhafızı her yeni kitaba farklı farklı kişilikler atfeder de onların her birinin kendisi gibi bir kişilik tarafından meydana getirildiğini ve ana malzemenin herkesin erişimine açık olan doğada gömülü olduğu gerçeğini ıskalar. Aslında her okuma bu hedef şaşırmadan beslenir. Kitaplar başkalarının ilgisine sunulmuş ürünlerken, yaşam herkesin zevkini bekleyen bir ihtimaller evrenidir. Kitap düşkünü aslında bu eşyaya kendi öznel tecrübesini aktarır; okuduğu, kendisinden başkası değildir. Öyleyse bu eylem temelde bir yanılgıya kapılmayı körükler. Bu yazının okuru da bu temel yanılgının üstesinden gelemediği için bu metni okumaktadır. Yazarı da bu algı hatasını suistimal edebildikçe vardır; okur uyanırsa ne okur kalır ne yazar. Öyleyse yazmak yalan söylemektir; bir üç kâğıt çevirmek, başkalarını göz göre göre efsunlamaktır. Fakat sadece benim düşüncemin doğruluğunu vurgulamakla yetinmek olmaz; dediğimin tersini düşünenler de vardır elbette, mesela yazarın özgül tecrübelerinin okur için bir ayna olduğunu… İyi bir okuma deneyiminden, bu tecrübeyle şereflenen kişi kendine dair keşiflerle çıkabiliyorsa, denir ki eser veya kitap bir benlik keşfini uyarması bakımından “gerçek”tir ve vardır.
Fikirler, sanılanın aksine katı ve aşılmaz değildir. Onlar üzerinden estetik yapı ve hayat bina edenlerin iddiasının tersine, tartışmaya müsamaha gösteren inatçı organizmalar değillerdir. Omurgaları yoktur ki bu yüzden süratli bir virütik çoğalmayla tüm dilsel yapıları ele geçirebilirler. Fikrin kemiği bulunmaz; bu akışkan dirim, evrenin sonsuz ömrünü taklit edercesine muğlak bir kimliğe ve nedensiz bir varoluşa sahiptir. Bakınız bu linguistik yapının başat taşıyıcısı olan bir organ, yani “söz” hakkında Burroughs, Patlamış Bilet’inde ne diyor: “Kelime dediğin bir virüstür. Bildiğimiz grip virüsü, belki de bir zamanlar sağlıklı bir hücreydi. Bugünse merkezi sinir sistemimizi işgal eden ve ona zarar veren asalak bir organizma.”1
Ve kitap istifçilerinin iptilaları, sözlerin karnından tomurcuklanan imge ve fikirlerin bu menfur doğasınadır. Her sıradan insan iyi birer okur olmamakla birlikte, her insanın söz üzerine bir zafiyeti bulunur, zira onun dili bu büyüyle bağlanmıştır. Her iyi metnin cazibesi işte bu tansıklardır. Onlara kapılmayan, onların esrarlı doğalarını kavramış her sıradan insanda ise bir yetenek ya da hinlik gelişecektir: Bu uğursuz mesleğe yazarlık denecektir.
* Goya’nın Osuna dük ve düşesi için resimlediği altı tuvalden biridir. İlgili resimlerin her biri büyücülük hakkındadır ve uğursuz görünümlere sahiptir. Osuna dük ve düşesi, Los Caprichos olarak da bilinen La Alameda’daki yeni köşklerinin duvarlarını bu resimlerle dekore etmiştir. Ressamın bu yapıtı verdiği dönemde cadılar ve büyücülük temaları İspanyol yüksek sosyetesi içinde epey popülerdi. Sanat patronluğu yapan ve iyi eğitimli kimselerin ezoterik tasvirlere ilgilerinin olduğu yönündeki bu tarihsel bilgi, yazımın aydın varsayılan kimselerin de “kör” kalabileceğini ima eden ve yazmak uğraşını bir efsuna, üç kâğıda indirgeyen kinayeci tarzına pek uygun düşüyordu, bu sebeple “Witches’ Flight”ı müthiş bir uygunluk hissi ve zevkle metnimin tepesine oturtmuş bulundum.
1. William Seward Burroughs’un (1914-1997) bir kısmından istifade ettiğim bu ifadesinin tamamı, İtalyan filozof Franco “Bifo” Berardi’nin 1+1 Forum ve Açık Radyo’da yayımlanan, Serhan Ada ve Bengi Oya tarafından “Psikoçöküntü Günlükleri” başlığıyla çevrilen, düşünürün pandeminin gelişiyle beraber tutmaya başladığı günlüklerinin ilk bölümünde epigraf olarak kullanılmıştır.
P e s s o a 🧩
✨
Müslümanlık ve İslamcılık taslayanlara aldanma.Unutma ki, peygamberimizin torunu Hazreti Hüseyin'i Kerbela'da başını keserek ve Allahu ekber diye bağırarak hunharca katledenler de kendilerine Müslüman diyordu.
Cinayetin ardından katiller bir de maun namazı kıldılar, unutma.