cesaret korkusuz olmak demek degildir. korkuya rağmen harekete geçebilmektir.
8 saniye | 2015
YOU ARE THE REASON
Game of Thrones Daily

Kaledo Art

❣ Chile in a Photography ❣
will byers stan first human second
we're not kids anymore.

blake kathryn
Sade Olutola
styofa doing anything
Show & Tell
Jules of Nature
ojovivo
Lint Roller? I Barely Know Her
RMH
Monterey Bay Aquarium
art blog(derogatory)
NASA
Cosmic Funnies
One Nice Bug Per Day
Three Goblin Art
seen from United States
seen from United Arab Emirates

seen from Brazil
seen from Brazil
seen from Brazil
seen from India
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
@olsambenvera-blog
cesaret korkusuz olmak demek degildir. korkuya rağmen harekete geçebilmektir.
8 saniye | 2015
Bu hissi başarılı bir şekilde anlatabilir miyim bilmiyorum ama bazen bir gücün seni yukarı çektiğini hissedip heyecanlanıyorsun. “Yükseliyorum lan” diye seviniyorsun. Sonra suyun dışına bi’ çıkıyorsun ki eziyet; meğer seni yukarı çeken şey ağzındaki oltaymış ve sen balıkmışsın. Anlatamadım mı?
Bilmiyor olmanız çok düşük bir ihtimal; rivayete göre ünlü heykeltraş Pygmalion kendi yaptığı kadın heykeline aşık oluyor ve ona olan aşkını gerçek bir kadına gösterir gibi hediyelerle, güzel sözlerle, tatlı dokunuşlarla, övgülerle ifade ediyor. Heykele ilgi ve sevgi gösterdikçe ona daha çok aşık oluyor ve heykel gerçek olsa ne kadar mutlu olabileceğini hayal ediyor gece gündüz. Bu grotesk aşka uzaktan şahit olan Afrodit, Pygmalion’ın dileğini gerine getiriyor ve Pygmalion tarafından Galatea olarak adlandırılmış olan bu heykeli kanlı canlı bir insana dönüştürüyor. Pygmalion bu gerçeği, heykelden sevgilisini tatlı tatlı öperken dudaklarındaki sıcaklık sayesinde fark ediyor. Sonrası kucak dolu mutluluk, huzur, sefa, falan..
Bu hikayeden esinlenilerek George Bernard Shaw tarafından yazılan tiyatro oyunu Pygmalion’ı okumanızı öneririm. Oyunda fonetik-bilimci olan ve dilin düzgün kullanımı ile kafayı bozmuş Henry Higgins ile işçi sınıfına mensup olan, Cockney aksanıyla konuşan Eliza Doolittle’ın hikayesi anlatılıyor. Bu uğurda ne kadar az çabalayarak Higgins’i çileden çıkaracağı soy adından belli olan Eliza’yı, altı ay içinde bi’ davette düşes olarak tanıtacağını ve kimsenin onun bir çiçekçi parçası olduğunu anlamayacağını iddia ediyor ve sıvıyor kolları. İkide bir “Milton ve Shakespeare’le aynı anadili konuşuyorsun” gerçeğini hatırlatıyor kadıncağıza. Eliza’dan bir leydi yaratmak için çabalarken, Eliza leydileştikçe aşık da oluyor ona Higgins inceden. Pygmalion hesabı yani; kendin yarat - kendin aşık ol.
Ben bu “kendin yarat - kendin aşık ol”ların, hayatlarımızın mitler ya da tiyatro oyunları kadar dışında yer aldığını düşünmüyorum. Aslında genel olarak sergilediğimiz bir davranış bu; birisinin görüntüsünü beğenmek, ona ulaşana kadar geçen zamanda ona bi’ kişilik giydirmek, gördüğümüz görüntü ile giydirdiğimiz kişilik bir aradayken bi’ ton hayal kurmak ve neticede karşımıza çıkan kombinasyon her ne olursa olsun o kişiye çoktaaaan aşık olmuş olmak..
Ama asıl meselem konunun başka bir boyutu:
Pygmalion oyununun en sevdiğim repliklerinden biri, Eliza’ya ait olan “Bir hanımefendi ve bir çiçekçi kız arasındaki fark onun nasıl davrandığı değil, ona nasıl davranıldığıdır” söylemi. Higgins’in her öfkelendiğinde “Bir boku da beceremiyorsun” demek yerine “Shakespeare de seninle aynı dili konuşuyordu” gibi olumlamalarda bulunması, ciddi ciddi Eliza’dan bir hanımefendi yaratıyor da. Shakespeareleşiyor kadının dili damağı. Rosenthal’in “Pygmalion Etkisi” terimi altında yaptığı psikolojik deneylerin de kanıtladığı bir şey var ki..
Sevdiğiniz bir insanın - özellikle de size aşık olan ve sizin takdirinizi görmek için can atan bir insanın - değiştirmesini istediğiniz bir davranışı söz konusu olduğunda onu üzecek sözler sarf etmeniz, onu yargılamanız, onu suçlamanız, ona kendini kötü hissettirmeniz o kişinin o davranışı daha çok benimsemesine, o davranışı benimseyecek kadar berbat bir insan olduğuna inanmasına vesile olur, oluyor. Ben de yaşıyorum Pygmalion’ın negatif etkisini zaman zaman, güncel olarak.
Bir insana “senden de bu beklenirdi zaten” demekle, o insana “senden beklemediğim bir şeydi bu, çünkü sen şöyle iyisin, böyle güzelsin benim gözümde” demek arasındaki fark aşikar.
İnsanlığın en ilkel zamanlarında tatlı dilin ve güzel sözün, aşkın ve değerin “taşı (heykeli) bile canlandırabileceğini” iddia eden insanoğlu haksız değil. Evet, insanları değiştirebilirsiniz. Evet, buna hakkınız yok demiyorum. Evet, eğer karşınızdaki insan da sizin için değişmek, gelişmek istiyorsa bunu yapabilirsiniz ancak bunu yaparken o insana ızdırap çektirmenizin hem manası yok, hem de başarı oranı çok düşük.
İnsanın kendisiyle alakalı algısının şekillenmesindeki en önemli etkenlerden biri, sevdiklerinin ona sergilediği yaklaşım ya. “Kendini gerçekleştiren kehanet” boşuna sosyoloji ve psikolojinin konusu değil yıllardır. En azından sevdiğiniz insanları sert ve yıkıcı bir dille eleştirmeyin yahu. Kırmayın. Köşeye sıkıştırmayın. Ondan bir “Galatea” ya da “Eliza” yaratmak sizin elinizde.
Bu çok önemli. Çok büyük bir güç, o gücü kullanın.
Edit: TEDxİstanbul konuşması gibi yazı oldu, vallahi harcanıyorum buralarda.
Yalnız olmamak kaç kişiye “iyi değilim” diyebildiğinle, karşılığında kaç kişiden “neyin var, yapma be, kıyamam” gibi ilgi cümleleri işittiğinle alakalı değil. Yalnız olmamak, iyi olmadığını söylediğin bir dönemde üzerine yük yüklemekten kaçınan insanlar sayesinde hissedebileceğin hafifletici bir detay, masmavi bir his. El uzatmalarına gerek yok, derdini katlamaktan kaçınsınlar yeter. Olmuyor öyle, ama öyle olmuyor.
1450’lerin ikinci yarısı, aylardan ağustostu. Marmara Adası’ndan yola çıkan mavnanın, Fatih Sultan Mehmed’in şehrine, İstanbul’a taşıdığı yük, mermer levhalardı. Nice badireden sonra tek bir mermer levha karaya ulaşabildi. Ama Kapalıçarşı’yı bezemek için daha çok mermere ihtiyaç vardı. Taşların sırrına eren Nazar Usta’nın iksirle çoğalttığı mermerler Trakya’dan gelen arkadaşlarıyla birleşince Kapalıçarşı’yı donatmanın önünde bir engel kalmadı. Ustanın el emeğiyle çarşıdaki dükkânlar bereketlendi ve çarşı, şehr-i İstanbul’un gözbebeği oldu. Fuat Sevimay mermerinden zanaatkârına, sultanından mimarına, esnafından müşterisine Kapalıçarşı’nın ruhunu ve o ruhu oluşturan efsunu, eğlenceli bir dille anlatıyor. Gerçekle hayalin, ciddiyetle mizahın iç içe geçtiği Kapalıçarşı, okuru çarşının sokaklarında, kuytu köşelerinde olduğu kadar yüzyıllar arasında da keyifle gezdirecek. (Tanıtım Bülteninden) @hep_kitap
Mesela neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken, ya da uyurken, seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?
Briefe an Milena - Kafka
(via selcandy)
izaha bak =D
Eğer karşıdaki balkon senin odanın balkonu olsaydı, sabahın köründe odasının perdesini ve penceresini açtıktan sonra temiz havayı içine çekerek esneyen güzel pijamalı genç kadınlardan biri olurdum. Yoksun ve benim huzursuz bacak sendromum var. Ne diyeceğim melatonin hormonumla kafayı bozan doktora? “Karşıdaki balkon onun değil, o yüzden uykum düzensiz ve kalitesiz” mi?
Hypnos ile Eros aynı kişi mi? İkisi de sen mi?
Şiddetli geçimsizlik sonucu ayrılan gördük ama ayrılık sonucu şiddetli geçimsizlik pek görülmüyor. Bu kitap ayrılığın ölümcül ve tehlikeli etkileri konusunda bizi bilgilendiriyor. elbette tarihi gerçek figürler ve olaylar üzerinden, kitabı inanılmaz kılan unsur da bu oluyor. Büyük merakla başlayıp "yok artık" diye diye sonuna geldiğim enfes akıcılığa sahip bir eser. Bizi bu kitapla eğittiğin için sağol @domingo_yayinevi 😊
Acayip seçici / standartlı, öyle kimselerin kolay kolay muhatap veya sahip olamadığı, konuşmaya çekindiği, burnu havada, kibirli, sapyoseksüelleri ıslatacak bir zekaya sahip, efendime söyleyeyim beyninin içi kütüphane gibi olan, aynı zamanda boynu ve saçları mis gibi kokan, bembeyaz tenli, kepkemik vücutlu, istediğimde kıyafetlerini giyebileceğim, aynı evi paylaşsak bile bana düzenli olarak mektup yazabilecek, her duştan sonra saçlarımı tarayacak, her istediğimde benimle Big Bang Theory izleyecek ADAM VARDI DA BİZ Mİ EVLENMEDİK LAN?=?’?’?’‘??’?^?!?!!?????
Bazı insanların değişmesini beklemek, tren garında uçak beklemek gibi. Ona sinirlenmenin manası yok, koca bi’ yanlışı bekleyen sensin.
Acayip seçici / standartlı, öyle kimselerin kolay kolay muhatap veya sahip olamadığı, konuşmaya çekindiği, burnu havada, kibirli, sapyoseksüelleri ıslatacak bir zekaya sahip, efendime söyleyeyim beyninin içi kütüphane gibi olan, aynı zamanda boynu ve saçları mis gibi kokan, bembeyaz tenli, kepkemik vücutlu, istediğimde kıyafetlerini giyebileceğim, aynı evi paylaşsak bile bana düzenli olarak mektup yazabilecek, her duştan sonra saçlarımı tarayacak, her istediğimde benimle Big Bang Theory izleyecek ADAM VARDI DA BİZ Mİ EVLENMEDİK LAN?=?’?’?’‘??’?^?!?!!?????
ben seni gözümde büyüttüm, yoksa sen vasatın da altındasın.
(via ilkbahardanyoksun)
Deli`nin Biriyim Ben Herkesin akıllı olduğu bir dünyada delinin biriyim ben asi bir rüzgar gazel düşmüş yapraklar gibi oradan oraya savrulan… aykırı bir adamım yani ne kadar sussamda delirmiş çığlıklar var içimde ait değilim bu kirli çağa istemediğim bir hayatın yamacında sırtımda gamdan acılar taşıyorum. yüreğimin içinde yaşıyorum hep bir yanım vizeli, bir yanım kaçak sevgisizlik sarmış heryeri ayağa düştü aşk tutunduğum dallar incecik, kırıldı kırılacak… delinin biriyim ben hüzün ve ah kokulu bir günah hayatın bilge ve kırılgan yanı yalnız, yorgun ve yaralı bir yanımda gamdan dağlar bir yanım uçurum delinin biriyim ben otuz beşinde bile hayatı öğrenemedim ama çok erken yedim tokatını insanın. herkesi ben gibi sandım, yanıldım ne ben kimseye benzeyebildim ne de kendime kimseyi benzetebildim dönendim durdum uclarda herkesin acısından pay kaptım. sarıp ipek bir mendile yaralarımı içime attım. delinin biriyim ben hayatı okuyarak değil yaşayarak öğrendim yalnız gülerken sevdi beni insanlar ağlarken ağlamadı benimle kimse kazandıklarımın yanında, yitirdiğim çok şey var hayatımda. ne bireysel olabildim ne de toplumsal yaşamı sorgulamadan, ve hep erteleyerek geçip gitti zaman… delinin biriyim ben kendimi ihmal edip, başkaları için yaşadım hep… şiirler yazdım, resimler çizdim ağıtlar dizdim yine de kendimsizdim… dilimde ertelenmiş sözcükler gözlerimde gerçekleşmeyen hayaller kaldı bir türlü yeşertemedim kurumuş dallarımı başkalarının çizdiği yolda gidip geldim bir ömür… delinin biriyim ben yüreğimde umut, gözlerimde tanımsız hüzün kırıkları taşıyorum. düşündüğüm hiç bir şeyi paylaşamadım düşüncelerim içimde saklı kaldı hep sıkışıp kaldım bildiklerim ile bilmediklerim arasında bir kelepçe gibi takıp kollarıma yalnızlığı sürülerin tuttuğu bir yolda, gidip geldim öylesine bir başıma aldırmadan gözyaşıma… Nuri CAN
Pek çoğumuz çok sıkıcı insanlarız çünkü şehirlerimiz sıkıcı. Uzun zaman önce göçebelerin canı çok sıkılmış olmalı bu yüzden demişler ki: “Hadi yerleşelim, buraya ve şuraya ve şuraya taştan iğrenç şehirler kuralım, öyle ki hayattan bezmişliğimiz meydanlara, sokaklara evlere ve dairelere sinsin. Çünkü hepimizin içi boş ve buna tamamen katılıyoruz!” Ne diyorlardı buna? “Rüzgarı takip etmek..” Bir şeylere ihtiyaç var bir tür eğlenceye..
Faraway, So Close! (1993),
İki tür insan var hayatta
Biri uçurum kenarında durmuş onu itrcek rüzgarı bekleyen diğeriyse uçurumun manzarasına karşı ev kuran :)