Dıgıdık.
art blog(derogatory)
noise dept.
The Stonewall Inn
I'd rather be in outer space 🛸
Lint Roller? I Barely Know Her
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

ellievsbear
No title available
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
Today's Document
Fai_Ryy
🩵 avery cochrane 🩵
The Bright Sessions

tannertan36
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Color Me Curious
Cosmic Funnies

bliss lane

Discoholic 🪩

Jimmy Eat World

seen from Vietnam

seen from United States

seen from Switzerland

seen from T1
seen from Switzerland

seen from Russia
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Italy

seen from Netherlands
seen from France

seen from Iraq
seen from Spain
seen from India
seen from Germany

seen from Philippines
seen from Germany
seen from Germany

seen from Georgia
seen from Ukraine
@ortadunyasakini
Dıgıdık.
Bazen tabutunu kendin taşıman gerekir.
30 gün oldu baba.
Seni Trabzon’da dedemin yanına, ceviz ağacının altındaki mezarına ellerimle koyalı tam 30 gün geçmiş…
Toprağında sarı çiçekler olan dağlara, yaylalara bakıyorsun şimdi.
Artık evindesin.
Halam ‘’40 yıllık gurbetluk bitti abi’’ demişti. Bazı sözcükler vardır baba, tıpkı kurşun gibi kalbin ve beyninin içinden geçer. İşin boktan kısmı ise duyduktan sonra yaralı ve yarım yamalak şekilde yaşamaya kaldığın yerden devam edersin.
Tam olarak böyle hissediyorum…
Küçük bir sahil şehrinde şansımız olmadığını, daha iyi bir gelecek hak ettiğimizi düşündüğün için 21 yaşında, annem ve abimle, parmağında tek bir altın alyansla Bursa’ya gelmiştin.
Çok çalıştın. O kadar çok çalıştın ki…
Sırf çocukken yaşadığın zorlukları bizler de yaşamayalım, güzel bir geleceğimiz olsun diye.
Annem anlatmıştı bir keresinde, Rasim Dede’nin Orman İşleri’ndeki mevsimlik işine de çocuk olmana rağmen hep sen gitmişsin.
5 çocuklu bir ailenin en büyüğü, abisi olmak kolay değil… Dedem de çalışmayı pek sevmeyince iş başa düşmüş…
Bir de şeyi anlatmıştı… 1 haftalık okul harçlığın şu toprak fırınlarda yapılan Trabzon ekmeğiymiş. Yanına reçel bile koysan lüksmüş. Kışın köyden okula giderken çantandan çıkarırken ekmek düşüp bayırdan yuvarlanmış, kar’a karışmış. Dayağı yersin diye de anlatamamışsın, 1 hafta okul arkadaşlarından geçinmişsin.
Dedem üniversiteye gönderememiş seni.
Ah be baba…
Biz bu zorlukları görmeyelim diye canını dişine taktın. Borçla, harçla ev yaptın, dükkan diktin, araba aldın.
Hatta ilk evimizi yaparken hiç paran kalmamış ve evde tüp bitmiş. Sikindirik bir piknik tüp. Alyansını satıp tüp almışsın annem yemek yapabilsin diye. Sonra parmağında hiç alyansın olmamış.
Neyse…
Abimi evlendirip, çocuk sahibi yaptın, ablam üniversiteyi bitirdi ve iyi bir şirkete girip o da evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. Ben de üniversiteye başladım.
Yürürken ayağımıza taş bile değmesin diye elinden ne geliyorsa hepsini yaptın…
Sonra emekli oldun ve tam rahata erecekken boktan bir hastalığa yakalandın. Alzheimer’a…
7 sene.
Bana dair en son hatırladığın şey ne onu bile bilmiyorum. Abimin, ablamın güzel zamanlarını gördün ama bense yarım kaldım.
Üniversiteyi kazandığım haberini aldığında kahvede arkadaşlarına ‘’benim oğlan 4 yıllık üniversite kazandı’’ diyerek gururlandığını biliyorum.
Ben ilkokul 1. sınıfta aldığım kırmızı kurdeleyi de en çok senin için istemiştim. Keşke aldığım ödülleri ya da abimle yaptığımız mobilyaları, hayata geçirdiğimiz işleri görebilseydin.
Ne kadar gurur duyacağını tahmin edebiliyorum ama olmadı…
Son üç sene sesini bile duyamadım, gülüşünü göremedim. Eğer bunu yapmak için elime bir şans geçseydi ömrümün geri kalanını hiç düşünmeden verirdim.
İlkokuldayken Renault Broadway’imizle beni okuldan aldıktan sonra, eve gitmeden önce Uludağ’a çıkarken gittiğimiz o çay bahçesine götürürdün. Yine Efes Tombul Şişe birandan söylerdin, bana da Tamek’in şu eski kahverengi şişesindeki meyve suyundan.
Hasta olduğun 7 yılda hayatımda neler oldu sana hepsini anlatırdım. Yarın olmasa da olurdu…
Herkesin ismine özel tipogragi ile sayfa düzeni yaptığın ve özel bir defter hazırladığın askerlik anı defterinin ön yazısında şunu yazmıştın:
‘’Sizlerin o engin hoşgörüsüne sığınarak bu naçiz defterimin sayfalarını siz arkadaşlarıma adıyorum. Şu anda ismini anımsayamadığım bir şairimiz
‘İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar’ demiş. Öyle sanıyorum ki ileride, geçirdiğimiz güzel günleri hayal ederek yaşamanın tadını bir kez daha fazla çıkartacağım.’’
Evet baba.
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşıyormuş.
Ben de ölmediğini ve emekli olduktan sonra hayalindeki gibi Trabzon’a yerleştiğini, köyde ev yaptığını hayal ediyorum.
Zigana’ya çıkarken Renault Broadway’inin teybinde Sait Uçar, 'Benim İlacum Yayla' çalıyor. Köyün başındaki kahvede Trabzonspor’un maçını izliyorsun, küçükken çelik çomak oynadığın, sığırları otlattığın o yaylada tırpanla otları biçiyorsun…
O evi yapmışsın ve balkonunda Uzun 2000’inden bir dal sigara yakıp karşıki dağları izliyorsun.
Hiç merak etme ama o evi abim ve ablamla tam istediğin yere yapacağız.
Bunu hayal ederek hayatıma devam ediyorum, şimdilik başka türlüsü mümkün görünmüyor.
Bir de mezarından bir avuç toprak, dibindeki ceviz ağacından bir dal ve yattığın toprakta biten çiçeklerden bir avuç toplayıp yanıma aldım.
Her zaman kalbimde ve benimlesin.
30. Hayatı boyunca rakamlarla arası pek iyi olmadığı için kelimeler ile iyi geçinen bir adamın güneşli başlayıp, yağmurlu devam eden bir Pazar gününe uyandığında sahip olduğu yaş. Yazı ile otuz. (Vaov, az önce kendimden 3. tekil olarak bahsettim. Umarım 30’lı yaşların getirdiği bir özellik değildir.) Evet bugün doğum günüm. Epey hızlı geçti sanırım… Aslında sanmıyorum, baya hızlı geçti. İnsan çocukken Cahit Sıtkı Tarancı’nın ‘’Yaş 35, Yolun Yarısı Eder’’ şiirinden de olsa gerek 30’lu yaşlara gelmenin yüzyıllar alacağını sanıyor. Tamam izafiyet vs. ama çocuksun işte, dile kolay yolun yarısına 5 kalmış falan diye düşünüyorsun. Pek öyle değilmiş. Hatta hiç öyle değilmiş… Keza, Alper Canıgüz de Oğullar ve Rencide Ruhlar’da ‘’Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar’’ der. Ben de 30’lu yaşların insanın en çocuk ve olgun zamanları olduğunu geçen 13 saate bakarak rahatlıkla söyleyebilirim. (İlerleyen dakikalar bu tezimi doğrular mı göreceğiz elbette.) Zaman bir yana, geriye dönüp baktığımda gerçekleştirmeyi hayal ettiğim şeyleri 30’a varmadan yapabilmiş olmak beni mutlu ediyor. Bu hayaller (hedefler) ölümcül bir hastalığın tedavisini bulmak ya da insanlığın tüm geleceğini şekillendirecek inovatif bir buluşa imza atmak gibi büyük ölçekli şeyler değil. Sonuçta Eiffeel’in tepesinden insanların kafasına işemek ya da bir yağmur ormanında çıplak ayakla yürümek de insanın hayali olabilir… Velhasıl, 20’li yaşlardaki kaotik koşturmacalarımın çoğu geride kaldı. En önemlisi de vasatlığa karşı olan nefretimi pozitife dönüştürüp, olağan şeylere sinirlenmek yerine bir şeyler üreterek kendimi rehabilite etmeyi öğrendim. Şimdi ayaklarımı yere daha rahat basıp, hayal olmayan hedeflerimi en doğru şekilde hayata geçirme zamanı.
Zamanda yolculuk pekâlâ mümkün. Hava kapalı ve hafif çiseliyorken 12 yılın ardından Vega’nın yeni albümü gelmişse üstelik… Hani gençliğinde birlikte olmaktan ayı gibi mutlu olduğun; hayatının aşkı olduğunu düşündüğün ama neden ayrıldığınızı hatırlayamadığın eski sevgilinle yıllar sonra bir yerlerde karşılaşırsın ya? Yanında arkadaşları ve bambaşka bir hayatı vardır ikinizin de. Ayaküstü sohbete tutuşursunuz ve sanki aradan yıllar geçmemiş gibi o eski güzel duyguları anlam veremediğin şekilde tekrar hissedersin. Sonra sarılır, masanızdaki arkadaşlarınızın yanına dönersiniz. Hiçbir şey olmamış gibi. Vega’nın yeni albümü Delinin Yıldızı da o ayaküstü edilen sohbette hissedilen güzel duygular; yaşanmışlıklar gibi. 12 yıla değdi.
Nereye koyduysam oradadır ümidiyle kendimi arıyorum.
Karma sanırım gerçekten var. Daha evvel hiçbir karşılık beklemeden yardım ettiğim ve desteklediğim (yardımın gerçek anlamı da bu zaten), bunun sonrasında ise feci halde canımı sıkan bir denyoluk yaparak beni hunharca pişman eden tiplerden birinin hayatında basamak atlayabileceği durum ile ilgili tavsiyem soruldu. Görüşüm de nihai karardaki en önemli etkendi. Birkaç saniye düşünmeden negatif görüşümü bildirdim ve konu açılmamak üzere kapandı. Hayatın bana öğrettiği bir şey varsa, o da 'hak eden' insanların desteklenerek, hak ettikleri yerde olmalarına ön ayak olunması. Bu topraklar üzerinde yaşayanlar insanı sofrada tuzluk uzattığına bile pişman ediyor çünkü.
Türk toplumu olarak ata sporumuz güreş değil "akıl vermek" maalesef. Konu ya da yetkinlik fark etmeksizin insanlar inşaat makinesi izlerken yaşadıklarına benzer bir tutku ile akıl vermekten kendilerini alıkoyamıyorlar. Buna zır cahili de, sözde mürekkep yalamış denyosu da dahil. Farazi ve sakil bir örnek; - Şurdan tuzluğu uzatabilir misin? - Erhan tuzun vücuda olan zararlarının farkında mısın? Ben kaya emiyorum, aşırı doğal ve sağlıklı. Bi ara sen de kaya emmeye başlamalısın. Mağarada mı gözlerinizi açtınız, ormanda mı büyüdünüz? Bu nasıl bir terbiyesizlik ya ahahah. İnsanların gerçekten sikik fikirleriniz olmadan hayatlarını sürdüremeyeceğini falan düşünüyorsanız eğer üzgünüm böyle bir şey yok. En yakın pencereye doğru ilerleyin ve kafanız zemine gelecek şekilde, 90 derecelik açıyla atlayın lütfen. İnsanlara dokunabilecek en büyük faydanız kesinlikle bu.
Yakın zamanda okla insan avlamaya başlıyorum.
Şu sıralar hayata karşı duruşum.
İnsanların nargile içmelerini bir nebze anlayabiliyorum. Nihayetinde hepimizin "guilty pleasure" dediğimiz leş zevkleri var, hayat böyle bir şey. Anlayamadığım şey ise bu sikko anın fotoğrafını cephedeki muzaffer bir komutan gibi çektirip sosyal mecralardan insanların huzuruna sunmak. Üzücü.
Az önce evde vantilatörün kadrajından çıktım mutfağa gitmek için, yolda sol kolum eridi ve düştü. Hava tam olarak bu kadar sıcak.