Refugee camp visit video clip 21.07.2019

No title available
NASA
RMH

if i look back, i am lost
Today's Document

titsay
sheepfilms

Kiana Khansmith
Stranger Things
Monterey Bay Aquarium
Mike Driver

oozey mess

ellievsbear

roma★
will byers stan first human second
noise dept.
No title available
wallacepolsom

izzy's playlists!
Show & Tell

seen from Bulgaria
seen from Hong Kong SAR China
seen from Vietnam
seen from Lithuania

seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from Germany
seen from United States

seen from Netherlands
seen from China
seen from Türkiye
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Germany
seen from Poland

seen from Germany

seen from China
@pekelfatih
Refugee camp visit video clip 21.07.2019
Eğitim Sistemi Üzerine
Geçtiğimiz pazartesi gecesi Alem FM’de, Zeki Kayahan Coşkun’un hazırlayıp sunduğu MATRAX’ı dinliyordum. Yayına katılan bir grup genç, bağlama eşliğinde güzel bir türkü seslendirdi. Bağlamayı çalan arkadaş ise adeta döktürüyordu.
Türkü bittikten sonra kendisini tanıdık. Böylesine iyi bir yetenek malesef “Menkul Kıymetler ve Sermaye Piyasası” gibi alakasız bir bölümde öğrenim görmekteydi. Tabi Zeki dayanamadı bu duruma. :) Örnek alınası ve çarpıcı bir hayat hikayesi anlatarak, nadide eğitim sistemimize verdi, veriştirdi… Hayallerimizin peşinden koşmamız dileğiyle. Buyurun dinleyelim!
https://soundcloud.com/pekelfatih/egitim-sistemi-uzerine
Misafir Kaşığı ve Çatalı
Bugün evimiz; olağan günlerinden uzakta, akrabalar ve çocuk sesiyle doluydu. Geniş ailemiz toplanmıştı. Abiler, ablalar, yengeler ve yeğenler… Hepsi canlar! :) Neyse hep beraber yemek yiyecektik. Salona ince uzun misafir sofra bezini serdim. Yengem de kaşık ve çatalları çekmeceden alıp içeri götürecekti fakat iki çekmecede de ayrı ayrı kaşıklar ve çatallar vardı.
Hemen anneme sordu tabi doğal olarak: “Anne niye iki çekmecede de ayrı ayrı kaşık ve çatallar var?”. Yengem bu soruyu sorana kadar ben de hiç merak etmemiştim bu durumu. İyice kulak misafiri oldum. Annem şöyle dedi: “Kızım alt çekmecedeki kaşık ve çatallar yeni. Onları misafirlere ayırdım. Üst çekmecedeki kaşıklar ise biraz daha eski. Onları da biz kullanıyoruz. “
Annem bu durumu böyle izah edince, yüzümde hafif ama içten bir gülümseme belirdi. Güzel annemin bu güzel düşüncesi beni çok mutlu etti. Eminim ki bu topraklarda, böyle güzel düşünceleri yaşatan daha nice anneler vardır… O yüzden ben bu toprakları ve üzerindeki insanları seviyorum arkadaş! Evet sonuç olarak bugün şunu öğrendim: “Bu evde yeni bir kaşıkla hiç kuru fasulye yiyemeyeceğim.” :)))
Aralık 2012
Seversin Onu
Seversin onu… Gönlüne bir ateş düştüğünde… Yanarsın içten içe. Her kelimen o ateşte yanıp dökülür dudaklarından. Olgunlaşır cümlelerin. Suda kırılan ışık dalgası gibi değişir bakışların. Başka görür ve başka dinlersin onu.
Seversin onu… Kalabalıklar içinde tek onu gördüğünde… Badem gözlerini takip edersin gizlice. Bakarsın rengine ama göremezsin nafile. Telden tele vurulan mızrap gibi sarhoşken, Güzel türküler çıkar senden. Gamlı türküler…
Seversin onu… Sevdiğini söyleyemediğin zaman… Dağarcığın yetmez düşündüklerine. Anlatamazsın halini… Uzun hava gibi acıklısındır ama. Tekrarlarsın hep aynı kelimeleri. Bazen derin bir of çekersin, Hacminin aksine öz kütlesi sonsuz bir of… Sadece bu anlatır artık. Anlayabilene…
Seversin onu… Koyarsın gönlündeki köşküne… Beslersin onu her şeyinle. Bazen gözyaşınla, Bazen de sevincinle… Üşümesin diye, Çekersin arka arkaya sigarandan. En dumanlısından…
Kasım 2012
Sessizlik
Sessizlik huzur verir insana aslında. Dost olunabilecek bir olgunluğu vardır. İyi bir arkadaştır, hani yastık gibidir. Misafirperver filandır ama. Yavan gider tek başına. Çay ve sigarayla sürekli desteklenmelidir.
Zencidir sessizlik. Siyahtır, kapkara… Güldüğü zaman anlaşılır bu. Bembeyaz dişleri referans olur karanlığına. Cana yakın filandır ama. Sessizdir işte… Bol Ahmet Kaya ile desteklenmelidir.
Sessizlik yakınlarda değildir. Öyle çok uzakta da değildir. Bazen bir anda yanına düşülebilir. Bazen istenilse de yoktur orada. Ulaşılabildiğinde mutluluk verir. Muhabbeti güzel filandır ama. Hemen “Gidiyorum ben.” diye tutturur. Veryansın sözler ve bol gözyaşı ile desteklenmelidir.
Kasım 2012
Susar, Konuşmaz, Konuşamaz…
Susar, konuşmaz, konuşamaz… Gözlerine bakarsın. Anlamaya çalışırsın. Olmaz yapamazsın. Susar, konuşmaz, konuşamaz… Bir tebessüm beklersin. Dudakları hareketsiz donup kalır. Sen de donarsın, kalırsın. Susar, konuşmaz, konuşamaz… İçini anlamaya çalışırsın. Yüreğini… Hisler, şelale olup akar üzerine. Anlamazsın, anlayamazsın… Şeytan yalnız bırakmaz seni. Susar, konuşmaz, konuşamaz… Gözlerin bulanır. Sisli sonbahar sabahlarını yaşarsın. Umudunu kaybedersin. Nefes alması bile şaşırtır seni. Anlam yoğunluğu yaşarsın. Susar, konuşmaz, konuşamaz… Tokat gibi gelir sana. Soyut bir itme kuvveti ile sarsılırsın. Babasından azar yiyen bir çocuğun, Başı eğik, halı desenlerini incelemesi gibi, Sen de farkında olmadan bırakırsın ciddiyeti. Ve başlarsın duygu ile fizik arasındaki etkileşimi düşünmeye. Susar, konuşmaz, konuşamaz… Seslenirsin, seslenirsin ve seslenemezsin. İdama giden bir mahkûm kâhinliğinde, Sonunu bilirsin. Susarsın… Çırpınmak istesen de, “Nasıl olsa” ile başlayan cümleler seni yıldırır. Nasıl olsa, eninde sonunda olacak olan. Kaderin gücüne itaat edersin. Susarsın… Konuşmazsın… Konuşamazsın…
Kasım 2012
Sen Ağladığında
Hani millet der ya utandığında… Yer yarılsa da içine girsem diye. Ben bu cümleyi sen ağladığında söylüyorum.
Yapacak doğru bir şey bulamıyorum sen ağladığında. Vitrinde gördüğü o çok sevdiği oyuncağı, Satın alınamayan bir babanın oğlu gibi. Son derece basit bir çaresizlik yaşıyorum. Basit dediğime bakma en gaddar çaresizlik bu olsa gerek.
Söyleyecek söz bulamıyorum sen ağladığında. Sözcükler geliyor aklıma. Sarf edemiyorum onları yüzüne. Köküne, yan anlamına, biçimine kadar, İnce eleyip sık dokuyorum. Ses çıkaramıyorum. Ya da çıkamıyor bir ses köhne vücudumdan…
Metabolizmam alt üst oluyor sen ağladığında. Lunaparktaki gondolun en ucuna binen, Yaramaz çocuklar gibi, Ritmik yürek kalkmaları yaşıyorum.
Acaba diyorum hep sen ağladığında. Acaba benim yüzümden mi? Ben olmasam ağlamazdı değil mi? Evet evet… Ben olmasam dökülmezdi inci taneleri. Süzülmezdi yanaklarından. Oskar ödüllü romantik filmlere taş çıkartan gerçeklikte, Kızarmazdı o payam gözleri.
Üzülüyorum sen ağladığında. Sövüyorum sebeplere içimden. Korkuyorum da bazen… Aklıma geliyor senin bir çiçek narinliğinde olduğun. Dalından koparılmadan koklanılan çiçeklere gösterilen, O ince duyarlılıkla yaklaşmaya çalışıyorum sana. Her şeyi yaşıyorum, yapıyorum ama ne gariptir ki. Sen ağladığında ben ağlayamıyorum. Özür diliyorum.
Kasım 2012
Bisikletle Seyahatin Kazandırdıkları
Bisiklet, hobinin dışında aslında bir ulaşım aracıdır. Hem de oldukça yararlı bir ulaşım aracıdır. Öyle ki kazandırdıkları listelense uzun bir liste olacağına inancım tam. Ben, bisikletin yararını sonradan anlamış bir birey olarak bisikletle gerçekleştirdiğim seyahatlerden kazandıklarımı liste halinde paylaşıyorum. Bu liste günceldir ve tecrübe ettikçe uzayacaktır. Bakalım bisikletle seyahatin kazandırdıkları nelermiş:
İlk olarak bisikletle seyahat edecek kişi idmanlı ve dayanıklı olmalıdır. Değilse zamanla olur zaten. :)
Bisikletle seyahat sizi sağlıklı ve dinç yapar.
Bisikletle seyahat hayata benzer. İnişler ve çıkışlar vardır. Çıkışlarda sabrı ve dirayeti, inişlerde ise kendinizi kontrol etmeyi öğrenirsiniz.
Suyun aslında ne kadar büyük bir nimet olduğunu. Çeşmelerin ise ne kadar yararlı bir icat olduğunu anlarsınız.
Kaplumbağaların halinden anlarsınız. Her gittiğiniz yere evinizi taşırsınız.
Fazla malda gözünüz olmaz. Çünkü fazla ağırlık taşıyamazsınız.
Fazla elbiseniz, fazla ayakkabınız, fazla erzağınız olmaz yanınızda. Dervişane bir süreç yaşarsınız.
İnsanlara güvenirsiniz ve birçok insanla tanışırsınız.
İnsanlara yardım edersiniz.
İnsanlardan yardım istersiniz.
Diğer ulaşım araçlarının aksine daha çok insanla tanışır, daha çok hayvan görür, daha çok koku alır, daha çok dokunur, daha çok yerde bulunur ve irdeleye irdeleye seyahat edersiniz.
Sabahları erkenden kalkarsınız, gündüzü gündüz gibi, geceyi de tam anlamıyla gece gibi yaşarsınız.
Bisikletle seyahat, güzel bir planlama işidir. Planlı olmayı öğrenirsiniz.
Ateş yakıp yemek yaparsınız, üstüne o ateşte bir çay demlersiniz. Başkalarının tatili, sizin hayatınız olur. Çok şanslısınız. :)
Allah’ın yolculuk edene nasıl yardım ettiğini görürsünüz ve düşünürsünüz.
Selam verir, selam alırsınız.
Yağmurda ıslanır, güneşte yanar, soğukta üşürsünüz. Olması gerektiği gibi…
Ayağınız her gün toprağa basar. Fazla elektrik filan kalmaz. :)
Hayatı, insanları, kainatı, nereden gelip, nereye gittiğimizi düşünmek için çok fazla vaktiniz olur.
Birçok diyalog kurup, birçok şey öğrenirsiniz.
Ekim 2012
Namaz Kılmak Ne Demektir?
Bugün Eren Erdem isimli bir yazarı keşfettim. Bir televizyon kanalında konuşmacı olarak bir şeyler anlatıyordu. Konuşmalarından bir kaydı izledim ve yazardan namaz kılmanın felsefi bir yaklaşımla ne anlama geldiğini öğrendim. Bakalım ne demekmiş namaz kılmak. Aynen aktarıyorum:
Kabe’nin etrafında hiç farklı elbise giyen insan gördünüz mü? Hiç kimsenin dilini, ırkını, rengini farklı gösteren bir işaret gördünüz mü? Herkes orada eşittir. Bir insan namaz kılıyorsa ve Kabe’ye dönüyorsa şunu söylemiş olur. Kıble hedef demektir. “Benim hedefim sınıfsız toplumdur. Ben bu eşitlik toplumuna inanıyorum.” demiştir.
Çok mantıklı ve tutarlı bir yaklaşım. İslam’ın kalbinde, Kabe’de hepimiz eşitken niye gündelik hayatımızda rütbelerimiz var? Ayrıca şunları da ekliyor yazar:
Cami’de saf saf toplandığımızda, Hac’da beyaz ihramlar içerisinde hepimiz eşitken ya da oruçluyken hepimiz açken, niye bu semboller dışında eşit değiliz?
Evet, sonuca gelirsek ben bugün şunu öğrendim: Asıl namaz, selam verdikten sonra başlar. Asıl Ramazan, bir aydan sonra başlar ve on bir ay sürer. Ve asıl Hac, memlekete dönünce başlar.
Bunları açacak olursak; namaz kılan bir insan sadece Allah’ın önünde eğilir ve secde eder. Hayatında hiçbir kulun, zadeganın ya da ölümlünün önünde eğilmez ve ona tamah etmez. Dolayısıyla asıl namazı selam verdikten sonra hayatına yedirerek kılmış olur.
Aynı şekilde Ramazan boyunca oruç tutan bir insan; açın, mazlumun, yoksulun halinden anlar ve onlar gibi yaşar. Empatinin kralını yapar. Ama asıl Ramazan, bayramdan sonra başlar. Bu insan hayatı boyunca açı, açıkta bırakamaz, başkaları açken tok yatamaz ve hayat boyu bunları çözmek için bir şeyler yapar.
Hac mevzusu ise aynı şekildedir. Kabe’de kimsenin kimseden üstün olmadığını, herkesin eşit ve Allah’ın aciz bir kulu olduğunu anlayan bir insan için asıl Hac, memlekete dönüşünden hemen sonra başlar ki herkese adaletli davransın, kimseyi birbirinden ayırmasın, taşlayacaksa sadece şeytanları, zalimleri taşlasın vb.
Gördüğünüz gibi hayat çok zor. :) Hepimize bu zorlu sınavda başarılar…
Ekim 2012
Hayatı Nasıl Cracklersiniz? (Detaylı Anlatım)
Hayat, iyi ya da kötü herkesin kullandığı bir paket programdır. İnsan vücudunun en temel ihtiyacı olan hayatı, bazıları deneme sürümü olarak kullanır. Bazıları ise crackler. Hayatın nasıl cracklendiğine gelecek olursak, aşağıdaki maddeleri sırayla, eksiksiz uygulayın. Şimdiden kolay gelsin…
İlk olarak kabuğunuzdan çıkın. Kabuğunuzdan çıktığınız yani kendinizi bilmeye başladığınız anda (ki bu yaklaşık olarak ilkokul çağınıza tekabül eder) yapmanız gerekenler şunlardır:
İki adet at nalı temin edin.
Önceden temin ettiğiniz iki adet at nalını; seçkin, pahalı, tabelası büyük olan bir dershaneye gidip ayaklarınıza taktırın ve at gibi koşmaya başlayın.
Bukalemunluk tozu temin edin.
Bukalemunluk tozundan bir tutam yutun. Bu sizin, dayatılan her çevreye uyum sağlamanızı kolaylaştıracaktır.
Güzel bir ilk ve orta okul hayatı sizi bekliyor.
Dersleriniz hep iyi ya da pekiyi olsun. Çünkü sabahın köründe; sırtınızda, kendinizden ağır ve büyük çantayla her gün çileli bir yolculuk yaparak okula gelmeyi başaran siz atlara, pardon öğrencilere teşekkür etmeyen sistem, iyi not alan öğrenciye: “Teşekkür Belgesi” pekiyi not alan öğrenciye ise: “Takdir Belgesi” vermektedir.
Tost yeyip test çözün. Üniversiteye kadar bir embesil gibi ev, okul, dershane üçgeninde dolanın durun.
Hiç oyun oynamayın, tenefüse çıkmayın, kedi köpeğe dokunmayın, bol bol hastalanıp ilaç yazdırın ve kullanın, sorgulamayın, istediğinizi değil denileni yapın vb.
Olunması istenilen gibi olun. Yapamıyorsanız, bir adet boyun eğici krem elde edip boynunuza sürün. Boynunuz eğilecektir…
Üniversite sınavına girin soruları çözün ve doğru şıkkı karalarken dışına taşırmayın. “Mal mıyım? Ben bilmiyor muyum karalarken dışına taşırılmayacağını?” demeyin! Atsınız…
Üniversiteyi kazanın, olmazsa daha büyük ve daha renkli bir tabelası olan dershane bulun ve yeni nallarınızı taktırın.
Tebrikler üniversiteyi kazandınız. Ödülünüz: saçınızı, sakalınızı uzatabilirsiniz…
Üniversiteli kılığına girin, eve çıkın, ilk kiranızı, faturanızı, kredi kartı ekstrenizi ödeyin. İlk yemeğinizi yapın, bilgisayar alın, banka kartınız olsun, borç alın ve ödeyin, otostop çekin, kuyruklarda bekleyin, ders çalışın, profları yalayın, köle gibi staj yapın, anadan babadan para dilenin vb.
Üniversite bitmeden evlenilecek bir kız bulun, ya da bir kaç yıl sonra annenizin bulduğu bir kızla evlenin.
Ne yapın edin bitirin üniversiteyi. KPSS var yetişin. Devlete atanın. Atanamazsanız nal değişikliği stratejisini uygulayın ve atanın.
Tebrikler devlet memurusunuz… Kıçınızı devlete yasladınız. Ödülünüz: takım elbise, kıç kısmı büyükçe bir koltuk ve baştan savmacı bir iş gücünün üyesi olma.
Sigortalı bir işiniz var, yıllardır yanıp tutuştuğunuz, iki nala koştuğunuz hayata kavuşmak üzeresiniz.
Kız istemeye gidin, şartları kabul edin ve eve dönün.
Sigarayı bırakın, zevk aldığınız halı saha maçlarını bırakın, her rekatta okunan “Fatiha”nın anlamını bilmeden beş vakit namaza başlayın. Tebrikler, istenilen müslümansınız.
Nişanlanın.
Askere gidin ve bukalemunluk tozunun yardımıyla buraya alışın. Emir alın, emir verin. Ezilin, kafanıza vurulsun, küfür yeyin, dayak yeyin, tekrar ilkokul yılları yasaklarını yaşayın. Komutanlara boyun eğin. Toplumda istenilen bir birey olmak için torna tesviyeden geçip yontturun kendinizi.
Askerden dönün ve para biriktirin, kiralık ev bulun, iki tane daha kredi kartı edinin.
Kredi çekip araba alın, ev eşyası alın. Saçma salak pahalı mobilyalar alın ve ileride çocuğunuz bu mobilyaların ebesini atladığında ya da ev taşıya taşıya bu mobilyalar eskidiğinde tekrar yenisi alın. Saçma salak, gereksiz, müsrifçe gelenekler sayesinde pahalı bir düğün yapın. Giderleri bir nebze olsun karşılamak için de takı merasimi yapıp takı takanları HD video kameralarla kaydedip evde çekirdek çitleye çitleye kim ne kadar altın takmış diye izleyin.
Tebrikler evlendiniz, beş yıldızlı bir otel bulun ve balayına gidin. Dört yıldızlı olursa o ay, bal olmaz.
Kilo alın, aldırın. Denileni uygulayın ve en az üç çocuk yapın ve her şeylerine pinpiriklenip hastanelerde sürünün.
Bebek beziydi, mamasıydı, ev kirasıydı, vergilerdi, benzindi, sanayiydi, taksitlerdi, faturalardı, çocuk büyüdüydü, okuluydu, kırtasiyesiydi, harçlığıydı, her şeye zamdı, doğal gazdı, çocuklar yine büyüdüydü, üniversitesiydi, harç parasıydı, ikinci öğretimiydi, para göndermesiydi, zarttı, zurttu, zörttü derken emekli olana kadar; ev, iş, tv, masraflar dörtgeninde dönüp durun.
Tebrikler hayattasınız ve emekli olmayı başarabildiniz.
67 yaşındasınız. Artık, kalan beş senelik, hadi bilemedin on senelik ömrünüzde yukarıdaki saydığım zorunluluklardan vakit bulabilirseniz kendinize bakın.
Bir ara ölün.
Nallarınız çıkarılıyor… TEBRİKLER! HAYATI CRACKLEDİNİZ…
Hayatı crackleyebilmek bu şekildeydi. Nasıl? Çok mu zor? :) Çok mu karışık? Yapamaz mısınız? O zaman deneme sürümünü size öneriyorum. Bunu kullanmak zorundasınız. Buyurun bakalım hayatın deneme sürümü nasılmış:
Topraktan geldin topraktan ayrılma.
Hayatta temel olarak basitçe sana ne lazım? -Yemek -Barınak
O zaman çık bir dağa ya da git bir köye.
Yap bir kulübe.
Ek buğdayını, domatesini, al 10 tane tavuk bir inek.
Tarhana iç, kuru soğan ye.
Sadece ihtiyacın kadar çalış.
Aleme bak, tefekkür et.
Özgür yaşa özgür öl.
Sigortan, şirketler değil komşuların ve akrabaların olsun.
Maaşını Allah versin.
Toprağa bassın ayakların. Yağmurlara dokun, şükret. Allah’tan kork.
Haddini bil, belini bük. Kıçını kaldırma.
Yıldızlara bak, güneşe bak.
Bir sürü boş vaktin var düşünmek için. Kendin için…
“Cahillik bu!” deme Yunus Emre’yi, Aşık Veysel’i hatırla.
Kefenin cebi olmadığını, dünyanın gelip geçici bir yer olduğunu hatırla.
Öyle iki gardrop elbisen olmasın. Bir hırka bir lokma misali azıcık aşın ağrısız başın olsun.
Fazlalığını ver, temizlen.
Kuşlar, rüzgarlar ve baharın sesi en favori MP3’ün olsun.
Kimseye eyvallah etme, Allah’tan başkasının önünde eğilme.
En güzel kitabı, kainatı oku Allah’ın emriyle.
Ve tekrar mütevazi bir şekilde toprağa dön.
Tebrikler deneme sürümünü kullanmayı başardınız.
Bu kadar basit! Hayat gelip geçicidir unutmayın. Herkes bunun farkındadır ama en çok unutulan şey de budur. Eğer bütün insanlık yarından tez yok deneme sürümünü kullanmayı tercih etse, dünya küçük bir cennet olurdu. Neyse geçtim bunları. “Hayatın orijinal sürümü nerede?” dediğinizi duyar gibiyim. Hemen cevaplayayım. Hayatın orijinal sürümüne herkes sahip olacaktır. Peki ne zaman? İki metrekarelik bir mezarda, cepsiz beyaz bir bezin içinde, oranızı buranızı böcekler, kurtlar yedikten sonra orijinal, lisanslı bir hayat sizi bekliyor olacak. :)
Eylül 2012
Küreselleştiremediklerinizdeniz!
Hiç sevmediğim bir kelime: “Globalleşme” nam-ı diğer “KÜRESELLEŞME”… Evet, dünya git gide küreselleşiyor, ortak pazarlar kuruluyor, kültürler hızla birbiriyle etkileşiyor, Amerika’da biri osursa Türkiye’den duyuluyor…
Bir kıvılcım hemen alev alıyor ve daha çok yere ateşini taşıyor. Küresel, büyük, pis şirketler kuruluyor. İthalat, ihracat tavan yapıyor. Tüketim dudak uçuklatan vaziyette. Sırf insanlar tüketsin, biz de kâr yapalım mantığı ile dıdısının dıdısı dediğimiz eşyalar, gıdalar ve makineler icat ediliyor. Bu tüketim çılgınlığı başımıza büyük dertler açıyor ve açacak da…
Hızla ve vahşice küreselleşen bu dünyada, Allah’tan tek isteğim, insanların küreselleşmemesi. Global anlamda değil. Bildiğin küresel, daire, yuvarlak anlamda. Şayet zamanında tığ gibi delikanlı olan insanoğlu, şimdi şehir çöplüğünü aratmayan pis midesiyle git gide küresel, yuvarlak bir vaziyet alıyor. Artık insanoğlu bir simit yediğinde doymuyor ve şükretmiyor. İlla bilmem ne sosunda zarifçe dinlendirilmiş, taa bilmem nerenin ülkesinden sabırla toplanmış üzümlerden üretilen bilmem kaç yıllık şarapla karıştırılıp pişirilen Hollanda sığırının sırt tarafındaki saat üç yönünde olan eti yiyecek. Yemesi, ismini söylemekten daha kısa olan bu yemekleri yiyen insanoğlunun artık şuradan şuraya kıçını kaldırıp yürüyecek pardon yuvarlanacak hâli yok! Hep bu küreselleşme ve buna bağlı tüketim çılgınlığı yüzünden…
Lütfen ey insanoğlu! İhtiyaç fazlası tüketimden kaçınalım! Haydi midemize kota koyup onun giriş kapısı olan ağzımızı aynı gönlümüz gibi sadece bazılarına açalım. Ve hep bir ağızdan haykıralım: KÜRESELLEŞTİREMEDİKLERİNİZDENİZ!!!
Ekim 2011
Organik Ses
Bugün size demin tuvalette aklıma gelen, beni bayağı bir düşündüren bir konu hakkında yazacağım. Şimdi organik morganik başlığını görüp de eyvah bu sabah programlarının sağlık köşesindeki adamlar gibi bize birkaç şey sallayacak dediğinizi duyar gibiyim ama durum farklı. Tamam organik morganik ama “ses”ten bahsedeceğim.
Şimdi, organik ne demek abi? Doğal demek değil mi. İnsan eli değmemiş, ya da insan elinin dolaylı yada direk olarak bozmadığı, bozamadığı şeylere (genellikle nimetlere) organik diyoruz. Genel olarak güncel tanımı bu gibime geliyor. Ben bu organiklik işini sese taşıdım abi.
Şöyle ki… Çoğu şey gibi seslerin de zararlısı ve yararlısı vardır. İnsan eliyle direk veya endirek oluşan sesler; vücudumuza, ruhumuza ve bünyemize zararlıdır inancındayım. Düşünsenize hafifçe yüksek bir yerden boşalıp akan suyun, bir insan icadı olan tuvalet tasına döküldüğünü… Kötü bir ses. Ne kadar yapay. Çünkü insanoğlu boş durmamış, petrolü bulmuş ve bunun için savaşlar yapmış. Petrolü işlemiş ham madde yapmış. Milyarlık plastik kalıp makinelerini bulmuş ve bunun için uzun zaman harcamış. Bu makineyi kullanacak mühendisler yetiştiren bir sistem kurmuş ve bu makinelerde petrolden plastik tuvalet tası üretmiş. Vay be… Ulan bunlara ne gerek vardı şimdi. Sanki tuvalet tası olmadan sıçamayacağız? Neyse konumuz değişmesin anti-modernizme kaymayalım. Gerçi oradan ben pek çıkamam da hadi neyse… Yüzyıllar boyu biriken ve an itibariyle had safhada olan sanayileşme ve modernleşme, tuvalet tasını üretti. Şimdi ben musluğu açınca tuvalet tasına çarpan su, hiç de organik bir ses çıkarmıyor. Çünkü insan yapımı bir nesneyi işin içine soktum. Bu sesin ne ruhuma, ne bünyeme ne de sıçmama yararı var. Fakat Allah’ın yarattığı bir kayaya yine hafif yüksek bir dereden akan suyun çarpması ve oluşan melodi ne kadar hoş ve güzel. Çünkü tamamen doğal. Organik bir ses. İşte bu ses insana huzur verir, rahatlatır, hatta bu rahatlama sonucu kaslar gevşer ve insan ağız tadıyla sıçabilir.
Sen de takmışsın tuvalet tasına vallahi diyeceksiniz ama durum böyle. Bence siz de takmalısınız. Eğer tuvalet tası, doğadaki o yüksekten boşalıp gelen suyun çarptığı kaya gibi doğal ve Allah’ın sıfırdan yarattığı (insanın karışmadığı ve karıştırmadığı) bir şey olsaydı, durum farklı olurdu kanaatindeyim. O zaman tüm tuvalet taslarına çarpan suyla oluşan ses, muazzam bir melodi ve ruha yararlı bir ses olabilirdi. Organik olurdu.
Organik ses mevzusunu daha da genişletebilirsiniz. Şöyle bir kafayı toplayıp ya da dağıtıp düşünün. Etrafınızda ne kadar organik yani doğal ses var? Sabah kalkıp gece yatana kadar ya da akşamüstü kalkıp sabah yatana kadar ne kadar organik ses duyuyorsunuz? Hiç mi bilgisayarınızı kapattığınızda “Ulan dünya dünya varmış yahu bu fan sesi kafamı ağrıttı.” demediniz? Çoğumuz demişizdir. Çünkü beton yığını apartmanlarda yaşlanıyoruz. Şehirde, ayaklarımız neredeyse hiç toprağa değmiyor. Bu koşullarda, organik bir ses biraz zor tabi. Karamsarım bu konularda. Aslında doğada nesli hızla tükenen en önemli varlık insan abi. Bu vampir kapitalizm bizi şehirlere bağladıkça ne desek boş. Neslimiz tükenecek…
Neyse hadi iyi geceler saat üçü geçmiş. Tuşlara bakıp basmaktan beynim sulandı. Fan sesi de cabası… İyi geceler dünyalı. Ekrana bakıp da gözleriyle soldan sağa satırlarımı okuyan ve bununla kalmayıp yukarıdan aşağıya periyodik olarak satır satır kaydıran insanoğlu, sana da iyi geceler. Gözüne sağlık gözüm…
Heee lan sosyal mesajı unutuyordum. Hadi buyurun verelim mesajımızı: “Ben SES’in; organik, doğal ve aynı zamanda tuvalet tasından çıkmayanını severim.”
Eylül 2011
Sana Köpekler Gibi Aşığım
Saftım, çocuktum… Köydeki amcamların “Pamuk” isminde bir köpeği vardı. O köpek, her yaz ziyarete gittiğimizde; beni görür görmez tanırdı. Yabancılara sergilediği saldırgan tutumdan eser kalmazdı. Pamuk’un beni bu kadar uzun bir süreden sonra nasıl tanıyabildiğini amcama sorduğumda gayet çocuk şaşırtıcı bir yanıt aldım.
Köpeklerin koku alma duyusu ve hafızası çok gelişmişti. Kendisine dost bildiklerinin kokusunu hemen hatırlar ve ona göre davranırlardı. Bu benim için çok enteresan ve güzel bir bilgiydi. Yoksa hala Pamuk’un beni karakaşımdan, kara gözümden tanıdığını sanacaktım. Bu gerekli bilgiden sonra o köpeğe daha da yakınlaştım, sevdim, okşadım. Ne kadar kokum varsa saçmaya çalıştım. 😃 Çocukluğumun en güzel anılarıydı bunlar…
Aylar geçti, yıllar geçti. Pamuk öldü… Büyüdüm, kirlendim ve kirlettim dünyayı. Büyük bir keşmekeşlik içinde herkes gibi hayata devam ediyordum. Bu ruhsuz ve çocuk saflığına muhtaç dikte yaşantı içinde, belki de yaptığım en iyi şey âşık olmaktı. Evet, âşık olmuştum ve yan etkisi saflıktı. Özlemiştim bu hissi, tadını çıkarıyordum. Fakat bu sefer araya özlem diye bir duygu girdi. Çok özlüyordum onu... Ancak hayallerimde ulaşabiliyordum ona ama yetmiyordu. Çeşitli varsayımlar üreterek, üstüne birlikte bir hayat koyuyordum beynimde. Düşündükçe haz alıyordum. Ta ki gözümü açıncaya kadar… Etraf hiç öyle hayalimdeki gibi görünmüyordu. Bu da bende âni bir tokat yemiş şaşkınlığı hissettiriyordu. Oysa neydi ki suçum? Sadece özlemiştim.
Bu karmakarışık duygular içindeyken, sıcak bir yaz gününde, kırmızılar içinde onu gördüm. İçim bir garip olmuştu. Yavaş yavaş yürüyordu, gözleri önündeydi. Masum bir şekilde yolun kenarından gidiyor; adım atarken, ara ara eteği bir gelinlik gibi yerlere dokunuyordu. Yaklaştım iyice, ben de yürüyordum. Gözlerine baktım, baktım ve baktım. Etraf yoktu ekranımda. Binalar, insanlar ve yol… Hiçbirini görmüyordum. Bir an yerden kaldırdı o kara gözlerini masumca. Kalbim deli gibi atıyordu. Beni görmüştü. 😃 Yüzü hemen değişti, gülümsüyordu… O anlatamayacağım kadar güzel çukurları belirmişti yanaklarında... Hiç konuşamadım. Hemen sarıldım, o da bana sarılmıştı. Aman Allah’ım… İşte o aylardır burnumda tüten koku… İşte beni şizofren yapan hasretin sembolü nadide koku… İşte o bahar çiçeklerininkinden de güzel, işte o içimi ısıtan, işte o güzelliğinden beynimi karıncalandıran…
Hasret çektiğim dünya güzeli ve onun o gizemli kokusu, bilinçaltımdaki dış dünyaya karşı olan güvenlik duvarını yıkmıştı. O koku, bir anda tüm korunma içgüdülerimin kepenklerini indirmişti. Korunmasızdım… Güveniyordum ve içim acayip rahattı.
Ben bunları hissederken, aklıma koca yürekli amcamın köpeği Pamuk geldi. Artık yıllar sonra anlamıştım onun neler hissedip, beni görünce tanımasını… Nasıl bana güvendiğini ve bir kokunun neler yapabileceğini…
Bazıları, sevdiklerine “Sana köpekler gibi aşığım!” der ya hani… Bunun da ne anlama geldiğini anlamıştım. Allah hepimizi köpekler gibi sevdirsin. Sevdirsin ki, karşımızdakine güvenelim, içimiz rahat olsun. Koruma kalkanları olmadan sevmek çok daha güzel.
Eylül 2011 / Isparta
El Ele
Gizlice elini götürdü ellerine O an donuktu sanki Soluktu rengi Sönüktü gözleri Karanlık gündüzlerden biriydi Belki de tutmak için tutuyordu ellerini Kim bilir? Seviyorum diyordu içinden O da onu seviyordu belli ki Çekmedi elini ellerinden Yüzü kızardı sadece Salakça bir tebessüm suratında belirdi Kaçaktı gözleri Soğuktu elleri Titrekti sözleri Bir aşk mı doğuyordu bu çay bahçesi masasında Ya da basit, sıradan, gündelik bir heves miydi bu da? Bir aşk daha mı çıkacaktı meydana Ya da milyonlarca ölüsünün yanına mı gömülecekti bu da? Kim bilir? Denemek bedava Denemek bedava da Olan yıllara Kalplere Gönül ve bilumum yedek parçaya
Ağustos 2011