Dünyanın kitaplarda okuduğum kadar adil, masallarda gösterildiği kadar masum ve filmlerde izlediğim kadar pembe olmadığını fark ettiğimde yalnızca 15 yaşındaydım.
Küçük bedenlerimize, minik kalplerimize karşın öyle bir ruhumuz vardı ki anne karnında oluşmuş ve her saniye büyüyen, gelişen vücudumuza sığmıyordu.
Çok konuşmuyorduk biz, çok çaba sarf etmiyorduk hayatta kalmak için ya da her dakika büyük bir savaş veriyorduk hakkımızda yaşıyor denilebilmesi için.
Küçüğüz daha. Belki tam anlamıyla yaşamaya başlamadık bile. Tepki vermiyoruz bu yüzden çok; fazla sakin, fazla sessiz, fazla durgunuz. Kalbimizin attığını söyleyebilmek için göğsümüzü dinlemekten çok kalp cerrahına ihtiyacınız var. Yorgunuz. Yalnızız. Korkuyoruz. Hayallerimizden asıldık. Öyle yorgunuz ki, sorsanız nefes alıyoruz elbet ama bugün mezarımızı kazmaya hazırız yarın ölmek için.
Öyle yalnızız ki konuşmayı, kendi dilimizi unuttuk, düşünceler yetiyor sadece yeterince kalabalık olmaya, bizim yalnızlığımız bile çok kalabalık aslında.
Ve öylesine bir korku dolaşıyor ki damarlarımızda.. En çok kendimizden korkuyoruz biz. Diğerlerine verdiğimiz veya vereceğimiz zararlardan, işlediğimiz ya da işleyeceğimiz günahlardan.
Bizim bile hatırlayamadığımız kâbuslar korkutuyor bizi. Uyuyamıyoruz.
Umutlarımızı saçlarımızdan koparıp, dipsiz bir uçuruma sarkıtıyorlar bulutlara bağlayarak. Atlasak değermi düşmeye? Dibe çakılmak acı vermez artık, biz acının en saf halini saç diplerimizden ayak uçlarımıza kadar hissettik, zirvesini gördüğümüz dağ; dibini gördüğümüz kuyu korkutmaz artık buz tutmuş yüreklerimizi. En fazla paramparça oluruz, deriz. Daha önce yaşamadığımız şey değil.
Atlasak, bizi elimizden tutup geri çekecek biri yok, paraşütümüz yok, kanatlarımız yok, hiçkimse yok.
Bir keresinde uçmak istediğimizi söylediğimizde kopardılar bizim kanatlarımızı. Çocukluğumuzda neşeli çocuk sesleri eşliğinde oyun parklarında değil, ürkütücü rüzgar uğultusu eşliğinde mezarlıklarda oynadık biz. Bu yaşta bu ne dert? Dediler. Baktılar ama görmediler. Anlat, dediler, duydular belki ama dinlemediler. Bizim uyuyamadığımız gecelerin sabahları hiç aydın olmadı.
Biz öldük, onlar gömdüler.
Bunları anlatabileceğim bir annem yoktu yanımda. Ölü olsaydı anca bu kadar kötü hissedebilirdim belki de.