çürük derler hep bana.
belki de haklıdırlar, kim bilir.
adımı taşıyacak gücü bile göremem kendimde.
bazen biri seslense dönüp bakamam,
çünkü o sesin bana ait olduğunu sanmam.
sanki ismim bile başkasının üzerine yazılmış gibi durur üzerimde.
ben, kendi adımın ağırlığını bile taşımayı beceremem.
herkes bir şeyin sağlam yanını över ya,
ben hep kırılan tarafında kalırım hayatın.
bir bardak devrilir, suyu ben toplarım.
bir kalp kırılır, sesi bende yankılanır.
bir şey eksik kalır, hep bana kalır o eksiklik.
sanki her kusurun altına benim ismim yazılmış.
“suçlu kim?” deseler, kelimeler bile beni işaret eder.
oysa ben kötü biri değilim,
sadece fazla yorgunum.
fazla düşmüş, fazla dağılmış,
fazla toparlanamamış biriyim.
bazı sabahlar aynaya bakarken yüzümü değil,
sadece geçmişimi görürüm.
bir yerlerde kalmış çocukluğumu,
bir köşede unutulmuş gülüşümü,
ve yıllar önce sönmüş bir ışığı.
çürük derler ya,
belki de çürümek sadece zamanla ilgilidir.
çok beklersen, her şey bozulur.
belki ben de fazla bekledim iyi olmayı.
fazla bekledim sevilmeyi, anlaşılmayı,
birinin “geçti” demesini.
ama geçmedi.
bazı şeyler, içte sessizce kokuşur,
kimse fark etmez,
ama sen kendi içinin çürüdüğünü duyarsın.
bazen bir gülüşle toparlanır gibi olurum,
ama hemen ardından içimde bir boşluk belirir.
ben o boşluğu kimseyle dolduramadım.
çünkü orası benimle büyümüş bir yara.
ne kadar kapatsam da alttan sızar.
belki de bu yüzden insanlar bana “çürük” der.
belki de sadece doğru bir kelime bulmuşlardır.
ama bilmezler,
çürüyen yer bile bir zamanlar canlıydı.
benim içimdeki her karanlık,
bir zamanlar ışıkla doluydu.
sadece kimse o ışığı fark etmedi,
kimse ısıtmak istemedi.
şimdi sessizim.
adımı taşımak zor geliyor hâlâ,
ama bir yerlerde hâlâ minicik bir ses var içimde.
“belki bu kez,” diyor,
“belki bu kez toparlanırsın.”
belki de o ses, benim hâlâ tam çürüyememiş yanımdır.
ve o kadar yeter bana.







