“Bahaneleri bir kenara bırak, gideceği yeri bilene dünya kenara çekilip yol verirmiş.”

gracie abrams
Noah Kahan

bliss lane

pixel skylines
Stranger Things
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
ojovivo

shark vs the universe
noise dept.
Xuebing Du

Love Begins
Fai_Ryy

★
Monterey Bay Aquarium
RMH
taylor price
tumblr dot com
𓃗

No title available

Kiana Khansmith
seen from Canada

seen from United States
seen from United States
seen from Vietnam

seen from Netherlands
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from Brazil

seen from Germany
seen from Australia

seen from United States
seen from India

seen from Singapore

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from Australia
seen from Türkiye
@senkiartikyoksun
“Bahaneleri bir kenara bırak, gideceği yeri bilene dünya kenara çekilip yol verirmiş.”
“Hüzün ki en çok yakışandır bize Belki de en çok anladığımız.”
— Hilmi Yavuz (via sokaktakiyazar)
Ağaç'lar
Bu soğuğa aldırış etmeden geldim Gülhane'ye. Kendimi bir miktarda burada buluyorum aslında, bir miktarda seni tabi.. Oysa burada da birlikte yürüyememiştik. Bizi buralar da el ele görememişti. Keşke buraya da uğrasaydık geçerken, Gülhane'de el ele görse ne olurdu? Sanki Gülhane'nin bir farkı var Moda'dan. Keşke yürüseydik , yürüseydik de arkadan da Cem Karaca söyleseydi şarkısını.. ‘Ah!’ diyorum ‘Keşke böyle olmasaydı sonumuz’ Keşkelerle de yaşanmıyor biliyor musun? İnsanın içini yiyip bitiren tek şey şu keşke’ler. Böyle düşüncelere dalmışken az daha bir gün ayrı geldiğimiz gezi sonucu tanıştığım ablayı göremeyecektim. Tanıştığım dediğime de bakmayın oyunla ilgili birkaç kelime işte. Gülümseyip geçmekti aslında kafamdaki düşünce ama o bana doğru yürümeye başladı. 'Hayrola, bu soğukta ne yapıyorsun, kimse de yok yanında ?’ 'Bir ay önce buralarda kaybolmuş bir arkadaşımı arıyorum’ dedim. 'Emin misin güzelim?’ dedi 'ben hiç duymadım öyle birini’ 'Eminim abla, kendimden emin olduğum kadar hem de, kayboldu o’ Boş bakışlarımdan ve düşünceli halimden anlamış olacak; 'Gel bakalım sen şöyle, biraz da benimle yürü Gülhane'nin yollarında, dertleşiriz de ne dersin ?’ dedi, gülümsemekle yetindim. Yürümeye başladık onunla dediğim gibi geldiğimiz gezide oyun dışında bir konuşmamız, muhabbetimiz olmamıştı. Nedensiz yakışmıştık Gülhane'nin yollarına. Ben yine düşünceli düşünceli etrafı incelerken abla bozdu sessizliğimizi; 'seni dinliyorum canım’ 'Abla, beni dinleme sen, bak şu Gülhane'ye, bir de bak şu soğuk ve sert esen rüzgara, işte ben burasıyım bir miktar. Bak gör ne anılar barındırmış geçmiş günlerinde ama şimdi yalnız ve soğuk kalmış’ 'Yaz gelecek ama bunu da düşün , bir sürü insan olacak bu yollarda, belki birkaç çift belki köpekleriyle gezen teyzeler kim bilir..’ diye yanıtladı beni. 'O da gider abla’ dedim 'gidecekte zaten, kalacak mı sanki yıllarca?’ Diye cevap verince anladı beni, sanırım. 'Evet, fakat bir bakar mısın etrafına, ne görüyorsun?’ 'Soğukluğu görüyorum, ıssızlığı.. Hayal kırıklığı biraz, biraz da suçluluk duygusu. Kış sanki burada kalacak yıllarca’ Gülhane'ye döndürdü başını ve konuşmaya başladı; 'Yazın yıllarca burada kalamayacağı gibi kışta kalamaz. Sen görmek istediğini görüyorsun canım. Aslında azıcık açsan gözlerini anlayacaksın önemli olanın yalnızlık olmadığını, önemli olanın buranın insanlarla dolup taşması olmadığını. Bak bi şu ağaçlara onlar gitmişler mi gidebilmişler mi ya da? Kırılmışlar mı hiç? Sağlam insanları tohumların yap, emin ol suladıkça onlar senin ağaçların olurlar. O kaybettiğin arkadaşın, düşün, ufacık bir rüzgarla gidebilecek bir insan mıydı? Yoksa burada yeni filizlenen bir tohum?’ 'Bilmiyorum, sanırım bunu zamanla öğreneceğim abla’ diyerek sözümü bitirmemle gözlerini benden ayırıp karşıdan gelen delikanlıda sabitledi. 'Bak, bu adamda benim Gülhanemin ağacı, sen de inanırsan, tohumlarını sularsan olur ha olmazsa , ham maddesi kötü çıkarsa sen kendi Gülhane'nin en sağlam ağacısın, unutma, kırma dallarını..’ diyerek abiyle selamlaştı. O kadar güzel bakıyorlardı ki birbirlerine bu bakışları anlatmaya kelimelerim yetmez ki bundandır anlatmaya kalkışmayışım. Abinin dikkatini çekmiş olacağım bana döndü ; 'sen ne yapıyorsun burada? Soğuk değil mi biraz?’
'Kaybolan ağacımı arıyordum abi’ dedim aynı zamanda ablaya gülümseyerek. Abi bu 'ağaç’ olayını abladan biliyor olacak anlamış gibi kafasını salladı, sıcak bir gülümseme yolladı ardından. 'Buldun mu bari?’ diye de sordu. 'Bulacağım abi, yakında’ dedim. Gülümsedik üçümüzde, birbirimizle iletişim kurmada bir şifreydi bu sanki. Kelimeler sarf ediyorduk evet ama daha çok birbirimizi gözlerimizle ve gülüşlerimizle anlıyorduk. Ne çok düşünce mi oturtmuştu bu iki insan kafamda. Bunu da 'size nasıl teşekkür edeceğimi gerçekten bilmiyorum’ diyerek dile getirdim. Abi döndü; 'en sevdiğin sanatçıyı ve şarkısını söylersen bir şeyler yapabiliriz sanki’ dedi. Bende bu soruyu bekliyormuş gibi atladım, bir yandan da anlamamıştım ya olsun 'bir Sezen Aksu'nun bir de Cem Karaca'nın 'unutamadım’ deyişine hayranım abi’ dedim. O sıra abla bir kağıda kime ait olduğunu bilmediğim bir numara ve internet adresi yazmıştı, bana uzattı. Ne olduğunu soramadan fotoğraf çekilirken buldum kendimi. Saatin işlediğini hatırladım. Tekrar teşekkürlerimi sunup bu kağıtla ne yapmam gerektiğini sordum. Abla yanıtladı beni 'o numara benim bize her zaman ulaşabilirsin, bir de akşamüzeri o adrese bak deriz biz’ Gülümseyip yanlarından ayrılacakken isimlerini sormayı unuttuğum geldi aklıma. Utana sıkıla geri dönüp sordum. 'Ben Cem’ 'Ben de Sezen’ dediler sırayla gülüşerek. 'Unutamadım’ dedim bende suratıma yayılan koca bir gülümsemeyle.. Ayrıldım yanlarından, iki saat otobüs yolculuğu bekliyordu beni, taktım kulaklığımı, bütün yol Barış Manço dinledim. Sanırım hayatımın en güzel günlerinden biri. Odama geçer geçmez bilgisayarımı aldım elime heyecanla adrese girdim. Abi yazarmış meğer abla da konuşmalarımızı anlatmış ona uygun bir kurgu yapmış, yazıyı okurken gözlerimin dolmasına engel olamadım açıkçası. Fotoğrafımız ve şarkıların orda olması da cabası. Gözyaşlarımla birlikte bende minik edebi yönümü ortaya çıkararak bir iki paragraf yazdım. Metni gönderirken içimden 'Ah Gülhane! Ne güzel insanlar kattın bana’ diye de geçirmeden edemedim. Bir de unutmadan;
Ağaçlarınızı bulmanız dileğiyle.. İrem SEVİM
Betonlar Arasından
İşte geldim yine en sevdiğim köşeye. Siz hiç buradan gördünüz mü İstanbul'u? Yeşillikler arasından. Solunuzda içinde taşıdığı umutsuzlardan bir haber mavilikler içinde mutlulukla yüzen gemi, sağınıza baktığınızda ise koskocaman bir köprü sizlere göz kırpıyor. Nice olaylara şahit olmuş ama yine de ayakta. Üzerinde ki yıkılmışlardan bir haber hem de. Bense en sevdiğim yerdeyim, bu sefer hazırlıksız gelmedim, defterim yanımda. Koydum çantamı duvara, bağdaşımı kurdum, oturdum. Deftere bir kelime yazamadan İstanbul'u izledim dakikalarca. İnsanlar vapurlardan indi, köprüden sayamadığım kadar araba geçti. Kimi sevgilisine koştu, kimi oğluna, kimi işine yetişme telaşında. Ne çok istedim birini çevirip ‘hadi anlat’ demeyi. İnsanların ihtiyacı var çünkü hiç tanımadıkları birine kendini anlatmaya. İstanbul'un kendini anlatmaya ihtiyacı var aslında. Ama yapamadım, neden bilmiyorum. Duyacaklarımdan korktuğum için belki, belki de anlatacaklar benim bir faydam dokunamayacak diye korktuğumdan. Döndüm tekrar Marmara'ya, ne güzelsin dedim baktıkça bakası geliyor insanın. İşte tam burada yalnızlığı seviyorum. Denizi dinlemeyi, konuşmayı onunla. Evim, sığınağım. Biliyor musunuz? Evim gideli, buralar yeşilliğin en güzel tonuyla kaplanmayalı, iki ay oldu aslında. Aniden biri oturdu yanıma, ben tek söz edemeden;
“e, buralar sadece beton, deniz filanda yok. Neden böyle anlatıyorsun?” Diye soruverdi. Bende kim olduğunu sorma gereği duymadım. Kanım kaynamıştı bu genç adama.
“Bak” dedim “şurası deniz, buranında her yeri bir zamanlar yosunmuş, şurası da köprü” Uzun süre suratıma bakınca alaycı bir sesle; “göremiyor musun hala, hayal et” dedim.
“Deniyelim” dedi “şimdi burası denizse şurada vapur olmalı” “Doğru tahmin” diye yanıtladım onu. “E, tamam görüyorum da, neden bunları hayal ediyorsun?” Suratımda ki gülümsemeye anlam verememişti belli ki. “Burada inandım ben her şeye, burada kalbimi yeşile boyadım, belki benim de hatam şimdi buraların yosun tutamayışı”
Delikanlı bir şeyler sezmiş olacak ki gülümsemeye başladı. “Bende” dedi, yutkundu. “Bende, sulara inanmıştım” Hiç bir şey söylemedim. Devam etti; “Güvenmiştim ona, o başka denizlere gitti” Kafamı kaldırdım aniden. İlk defa gözlerinin içine baktım. Ağlamak üzereydim. “Belki, belki amacı masumcaydı, belki seni korumak istedi, sözü vardı, tutmak istedi, o da güvenmişti” “Belki..” dedi bir süre ikimizde bir şey söylemeye cesaret edemedik. Sessizliğimizi o bozdu; “Belki diyerek olmuyor. Su varsa yaşarsın, yoksa yok” Aniden “neden sormadın?” Diye bir soru kaçtı benden. Toparlandı genç adam belli ki kalkacaktı. “Belki ben de beklemişimdir” dedi kalkmadan önce. “Tanıştığıma memnun oldum” diye de ekledi. Arkasından baka kaldım öylece. Beş veya on adım sonra döndü. Bağırarak “Unutma! Senle olur yosunlar. Hayalinde değil” dedi. “Hayalimde yaşa” diye seslendim bende. Üç beş adım sonra yok oldu. Biliyordum, hayaldi. Zaten bende en sevdiğim yerde değilim. Odamdayım, dört duvar arasında. Ama şimdi ne yapacağımı biliyorum. Oturarak olmuyor bende hayalimi gerçekleştirmeye gidiyorum. Hayalimde ki genç adamı hayatımda istiyorum. İrem SEVİM
“çok uzakmışsınız ama sana verdiği hissi bir an bile yanından ayırmamışsın.”
Uyuyan birisi neden izlenir?
Manzarası güzeldir
İki lahmacun bir kola- Ali Atay
Çocukluğumdan beri yemek yemekle ilgili sıkıntılarım oldu.Daha doğrusu yemek yeme alışkanlığımda ilgili.Aslında çocukken bunun bi problem olduğunu bilmiyordum.Bilemezdim.O zaman bu sıkıntıyı yaşıyor muydum, hatırlamıyorum da.O işlere annem baktığı için, varsa bile böyle bir problem, benden daha çok annemin problemiydi bu.
Problem diye bahsettiğim şey aslında, acıktığımı fark edememem.Birisi hatırlatmazsa eğer, geceye kadar yemek yemeyi unutup sonra gidip yatabiliyorum mesela.Fiziksel karşılıkları oluyor tabi bu durumun insanda.Ani kilo alabiliyorsunuz ya da aniden zayıflıyorsunuz.Gözlerim açlıktan kararana kadar yemek yemem gerektiğini söyleyecek bir beyin yapım yok demek ki.Sistemim başka bişeyle meşgul olabilir.Bilemiyorum.Sistemim bile olmayabilir.Bi kere mide bulantısı ve göz kararmasıyla bayılır gibi oldum hastaneye götüreceklerdi.“Hayır!” dedim, “Bana tost alın.” Yedim tostumu ve kendime geldim.Tuhaf, anlamsız bi durum.Belli ki başıma bir iş açacak ileride, ama n'apmak gerek şimdilik pek bir fikrim yok.
Bi psikolog arkadaşım bunun psikolojik olduğunu söyledi.Geçmişte yaşadığım bişey bi yerlerde bişeyleri bloke etmiş falan.Başka bişey söylese şaşardım zaten.İster istemez düşünmeye başladım mevzuyu.Annemle konuştum falan, “Çocukken bi olay geldi mi başıma?” diye sordum.“Ne olayı oğlum?” dedi haklı olarak.Ben ne bileyim? Bilinçli bi şekilde geçmişimi deşebilecek biri değilim ki.Nerden başlanır hiç bilmem.Kadını da huzursuz ettim durduk yere.“Bişey mi oldu oğlum?” falan dedi.Ne diyeyim şimdi kadına.“Yemek yemeyle ilgili bi problem yaşıyorum, çocukluğumla bi bağlantı kurmaya çalışıyorum” desem “yumurta kırayım mı iki tane?” diyecek, “okey” diyeceğim kapanacak mevzu.Ama galiba biraz ilgilenmek lazım mevzuyla.Profesyonel destek almak için biraz küçük bi problem.Hatta bence şımarıklık.Ama öyle değilmiş bu işler.
Psikolog arkadaşım, anne karnından başlayabileceğini falan söyleyip iyice kendisinden soğuttuktan sonra, bi numara tutuşturdu elime.“git” dedi, “bu kadına”, “bi git konuş.” “seninle konuşalım” dedim, “olmaz” dedi.Neyse gittim arkadaşın bahsettiği psikoloğa.Orta yaşın bayağı üzerinde suratsız bir kadın.Oturduk konuşuyoruz.Daha doğrusu ben konuşuyorum, abuk sabuk şeyler anlatıyorum.Bi sürü para ödeyeceğim bari tadını çıkarayım hesabındayım.Havaya girip, benim biraz manyak olduğumu sansın diye saçmasapan şeyler söylüyorum.Hayatım, aslında inanılmaz karışıkmış gibi yapıyorum kadına.Kendi paramla kendimi mi kandırıyorum, kadına mı hava atıyorum belli değil.Kendi kendime delilik çizgisinde dolanan bi dahiden bahsederken, kadın, daan! diye yapıştırdı soruyu.Demin hayatın anlamını çözmüş gibi takılan dahiden eser kalmadı bi anda, iki yaşında bi çocuk benim yerime cevap verdi.“Kaybettik ifendim.” diyerek bi kuş çıktı içimden.Babamı sormuştu, durduk yere, insafsızca.Ben ona lisedeki uyumsuzluğumdan bahsederken, o bana babamı sordu.Konuyla ne alakası vardı ki şimdi? Ben de sanki bunu sormasını bekliyormuşum gibi, hemen anlatmaya başladım.Nasıl öldüğünden, ölümünde hiç ağlamadığımdan, içimden ağlamak gelmediğinden, ama bıraksalar 40 yaşına kadar aralıksız ağlayabileceğimden bahsettim kadına.Hiç böyle ezik bi imaj çizmek istemezdim, tanımadığım suratsız bi kadına karşı ama, olmadı.
Anlattıkça anlattım.Hiç kimseye bahsetmediğim şeyleri anlattım.Babamın, hastaneden eve son gelişinde abimle dayımın kucağında geldiğini, hatta onu merdivenlerden çıkartırlarken kendi kendine küfrettiğini bile söyledim.Bu durumun ona ağır geldiğini, ondan küfrettiğini söylemeyi hiç istemezdim mesela, ama onu da söyledim.Yatağına yatırdıklarında, “Hah! Tamam, iyiyim şimdi burada biraz daha” dediğini de atlamadım.Bunları anlatırken, bütün bunların hafızamda nasıl bu kadar canlı kalabildiğine şaşarak, hiçbir ayrıntıyı geçmeden anlattım.Olay anını kendimden dinledim.Sanki olaydan 23 sene sonraki halim, 16 yaşımdaki halimin gözlerinden olaya şahit oluyordu.Belki de 39 yaşımın olgunluğuyla ağlamamıştım hiç, o öldüğünde.Odasına çağırdı babam beni.“Acıktım” dedi.“Git kasaptan bana şunu al, kendine de köfte al” dedi.“tamam baba” dedim.Evden çıktım.Kasaba gittim.Bulamadım istediği şeyi.Köfte kolaydı , ama “şunu al” dediği şeyi bulmak büyük işti.Dolaştım, başka kasaplara gittim, hiçbir yerde yoktu.Neden bilmiyorum babam benden ölmeden önce koç billuru istemişti.Billur, yani koç yumurtası.Koç taşağı denen şey.Babam benden böyle saçma bişey istedi ölmeden hemen önce ve ben deliler gibi her yerde ondan aradım.Ve en sonunda kasabın birinde buldum.Torbayı götüme çarpa çarpa koşarak eve döndüm.
Kapıda dayım duruyordu.Apartmanın karşısında.“korkma sakın!” dedi bana, “hazır ol.” Elimde taşaklarla kaldım orda, apartman girişinde.Yavaşça apartmanın merdivenlerinden çıkmaya başladım.Alt kattaki komşunun kapısını çaldım.Ağlamaklı bi kadın açtı kapıyı.Elimdeki torbayı ona verdim.Neden? Bunu neden yaptığımı bilmiyorum.Sonra sakince, ağlamaların geldiği yere doğru çıkmaya başladım.Bizim eve.Korkunç bir sükunet vardı içimde.Bütün ev ahalisine sahip çıktım.Tek tek hepsini sakinleştirdim.Şimdi olsa, böyle bişeyi asla yapamazdım.Kapının önüne yığılır kalırdım.Ama o zaman başka bişey vardı.Bu kadar net hatırladığıma göre, ben şimdi gerçekten 16 yaşında, o zaman 39 yaşındaydım.Öyle olmalıydı yani.Sonra birden durdum.“Neden bunları anlatıyorum?” dedim kadına.Cevap bekleyerek sordum bunu.“Kaçta bitecek?” ya da “ kalkalım mı?” ya da “saat kaç?” der gibi sordum.Kadın cevap verecekmiş gibi durdu, ve “peki, başka aklınıza gelen bişey var mı?” dedi, “bu kadar net hatırladığınız.” Durdum yine.
Babamın bigün sabaha karşı eve sarhoş geldiğini hatırladım.Bir anda.Ben sekiz yaşımdayken.Uzun uzun annemle kavga ettiklerini, sonra babamın bi anda evden sinirle çıktığını hatırladım.Ve anlatmaya başladım.Babam evden çıkınca, koşarak arkasından gittim.Ayaklarıma, kapı önündeki terlikleri geçirdim.Yanına yetişecektim ki, bi anda vazgeçip takip etmeye başladım.Aramızdaki mesafeyi koruyarak, uzun süre takip ettim babamı.Uzun uzun yürüdük.Mahallenin arkak sokaklarından ana caddeye kadar yürüdük, o önde ben arkada.Sonra bi otobüs durağına geldik.Otobüs bekledik, aynı aralıkla.Otobüs gelince, babam ön kapıdan bindi, ben orta kapıyı zorladım ve inen insanların arasından içeri zıpladım, ve babamı izlemeye başladım.Babamı görebileceğim bi yere zulalandım, babamı izledim.Otobüs ilerledikçe inen ve binen insanların arasından babamı izledim.Kafasını demirleri tuttuğu eline yaslamış, istifini bozmadan otobüsün ön camından yola bakarak, öylece ayakta duruyordu.Bu duruşu o kadar net ki aklımda.Hayatımdan hiçbir şeye bu kadar uzun ve bu kadar kaybetme korkusuyla bakmadım bi daha.
Durdu otobüs.Son durak.Eskiden Gülhane Parkı'nın önüne kadar giderdi otobüsler.Bizim mahallenin otobüsleri yani.Tramvay yoktu o zaman.Ve Gülhane Parkı'ndaki hayvanat bahçesinin ilerisinde Sarayburnu'na bakan çay bahçeleri vardı.Şimdi hala var mı bilmiyorum.İşte babam o çay bahçelerine doğru yürüdü, ben de arkasından.Ayaklarımdaki terlikleri fıtfıt sürüyerek takip ettim.Bahçenin en sonunda denize bakan yerde durdu.Bi sigara yaktı.Sekiz yaşındayım.Belli ki annemle babam arasında bi olaylar oluyo, ama anlayamıyorum.Tek bildiğim, babamı buraya kadar takip ettiğim.İş yerinin buralarda bi yerde olduğunu biliyorum bi de.Ama şimdi burda n'apıyo? Burdan işe mi gidecek? Hiçbir şeyden haberim yok.Ayağımda terlikler, babama bakıyorum, babam denize bakıyor.Aramızda beş-on adım var.Babamın da benden haberi yok.Duruyoruz.Yürümeye başladım.Yanına doğru.Gittim, elini tuttum.İrkildi.Beni gördü.Kaldı.Gözleri kanlıydı.Belli ki ağlamış.Hiçbir şey demedi.Diyemedi.Durduk öylece.Baktı baktı ve sonunda sesi titreyerek “hoppalaaa!! Nerden çıktın sen?” dedi ve yine durdu.Etrafına bakındı, gözlerini sildi, uzun bi afallamadan sonra, dönüp bana “aç mısın?” diye sordu.O sorunca birden hatırladım annemin kahvaltı hazırlamak için mutfakta olduğunu ve onların o yüzden mutfakta kavga ettiklerini ve benim henüz kahvaltı etmediğimi.“çok açım!” dedim.Babam bi kere bile nasıl geldiğimi, onu nasıl bulduğumu sormadı.Ben de anlatmadım.Gittik lahmacun yedik.Kola içtik.Kutu kola.Kutu kola yeni gelmişti memlekete.Sonra bana ayakkabı aldık.Terliklerimi poşete koyduk.Başka şeylerden konuştuk.Güzel şeylerden.Babamın akciğerlerine kanserin o sırada yerleştiğini ikimiz de bilmiyorduk çünkü. ** Artık kadın müdahale bile etmiyor, ben anlattıkça anlatıyoru.Benzer bi olay diye konuyu değiştirip mevzuya giriyorum, konudan konuya atlıyorum.Rahatlamışım iyice, vurdukça vuruyorum.
Bi akşam, ben 12-13 yaşlarındayken ablam eve ağlayarak geldi.Kızın peşine bi serseri dadanmış evin önüne kadar rahatsız etmiş ablamı.Babam bunu duydu, balkona fırladı.Balkondan bağırmaya başlayınca, kalkıp babamın yanına yetiştik.Babam yok! Kapıdan çıkmış olamaz, görürdük.Ne ara indi aşağı da, bağırarak koşturuyo çözemeden, babamın balkondan atladığını anladık.İkinci kattaki evimizin balkonundan atlayıp serserinin peşine düşmüş.45 numara çıplak ayaklarının sesi geliyor, asfalta yapıştıkça tabanları.Adam laz! yapacak bişey yok.Ayakkabılarını aldım elime, peşinden koştum.Aradım biraz, sonra ilerde köşeyi geçince kahvenin oralarda bi yerde, tarife uyan kirli sakallı bi çocuğu, bi arabanın kaportasında oturtmuş laf anlatıyorken buldum.Gittim yanına.Çocuk babamdan özür diledi.“haydi bakim çocuğum, şimdi evine, bi daha sakın görmeyeyim böyle şeyler, hadi bakalım, hadi aslan!…’ diye ensesini okşayarak yolladı çocuğu.Mevzunun sonuna yetişmiştim, n'oldu orda kimbilir? Ayakkabıları attım önüne.Ayaklarına baktı.Cam batmış, hafif kanıyo.Kenarda duran kokoreççinin tezgahına elini yaslayıp, sıyrıktan akan kanı eliyle temizledi.Bana döndü, ’‘aç mısın?” dedi yine.“ açım” dedim.Kokoreççiden kokoreç aldık.Annemlere de yaptırdık.Seke seke eve döndük.Dönerken, “sen bu çocuğu tanıyo musun?” diye sordu bana.Kokoreçin yarısını ağzıma soktuğumdan konuşamadım.“tanımıyorum” der gibi kafamı iki yana salladım.Aslında tanıyordum.Babam da tanıyordu.Mahallenin berberi Bektaş'tı o.Babam o karanlıkta tanıyamamış, yanlış çocuğu yakalamıştı.Çocuk da babamdan korktuğu için, durumu yeterince izah edememiş, bikaç itirazdan sonra tıpış tıpış evine gitmişti.Ama ne olursa olsun, kızını korumak için ikinci kattan atlamıştı babam ve seke seke eve dönerken bunu ona söyleyemezdim.Böyle bilmesinin kimseye zararı yoktu, serserinin biri kızını rahatsız etmişti, o da haddini bildirmişti.Durum bundan ibaretti.Zaten mesaj yerine ulaşmış olmalı ki, o kirli sakallı serseriyi bi daha görmedik ve ben bi daha o kadar güzel bi kokoreç yemedim hiç!
Kadının yanında çıktıktan sonra, kendimi suçlu gibi hissettim bi süre.Çocukluğuma ait anıları paylaşmanın sıkıntısını yaşadım.Arabaya kadar yürüdüm.Sonra salladım kendimi.Fulya'daki yokuşta, arabanın camlarını kapadım.Radyonun sesinin açtım.Hayvan gibi bir İstanbul trafiğinde, eşşekler gibi ağlamaya başladım.Bağıra bağıra.Neye ağladığım belli değil! Umrumda da değil! 40 metrede tüpü bitmiş bi dalgıçın son çaresi gibi, vurgun yememek için ciğerlerdekindeki bütün nefesi tüketene kadar bağırarak yüzeye çıkmaya çalışır gibi, nefessiz kalana kadar ağladım.16 yaşımda acıktım bahanesiyle beni yanından uzaklaştıran ölüm döşeğindeki babamı, 39 yaşında Fulya'da ağır bi trafiğin içinde bağıra bağıra gömdüm.Anca gömebildim.Sonra bi kebapçıya girdim, iki lahmacun söyledim, bi de kutu kola.
Ot Dergisi Ağustos 2015 sayısında alınmıştır.