“Ev neresi?” sorusunun cevabını aramayı uzun süre önce bıraktım. Çünkü bu arayışta bir hata vardı daha en başından…
“Ev” dediğim hiçbir zaman mekânlar olmamıştı. Ev, insanlarımdı…
Kim olduklarını bilenler okuyorsa eğer şu anda, gülümsüyorlardır. Gözümün önüne geliyor gülümsemeleri…
Salon kanepesine bacaklarımı uzatıp açtığım bir şişe roze, ya da dışarıda kar yağarken battaniyenin altında yanıma aldığım sıcak çikolata (gerçek kakodan) sıcaklığındadır gülümsemeleri… “Ev gibi” dersin ya öyle işte… :)
“Kimsenin seçmediği gitmelerin tutkunu” demiş Berxwedan.
Kaç kez gözyaşı molası verdiğim o kitapta sanırım en çok bu satırda durdum.
Sanırım en çok bu satır “bana aitti”. Çünkü ben hep gittim… Bazen “evi” bulmak için, bazen sadece yok olmak için.
Çok uzun süredir kaçar, küser, terkeder gibi gitmiyorum. Sadece yanıma “beni” alıyorum ve gidiyorum. Bazen uzağa, bazen arka mahalleye, bazen sadece ahşap bir masaya…
Tutkunu olmak işte gitmelerin, en çok da “kimsenin seçmediklerinin”. Ve böyle zamanlarda çıkıyor “evlerim” karşıma.
“Gitmek” ve “ev” üzerine sıklıkla düşündüğüm şu dönemde Tarkovski’nin bir sözüne rastladım.
“Kendinizi, kendinizle zaman geçirmeyi yalnızlık sanmayacağınız şekilde yetiştirin.”
Bir zamanım olmuştu benim, kendimi bırakıp gittiğim. İşte o, tam olarak “terk etmekti”. Ve bir gün, kalan ben, giden beni affetti. O günden bu yana “kimselerin seçmediklerine” beraber gidiyoruz. Ve kutsal saydığınız her şeyin üzerine yemin ederim ki bu, dünyanın en temiz özgürleşmesi.
Kapıları çarpmadan, köprüleri yıkmadan, korkmadan, canınızı yakmadan gitmeyi deneyin. Çünkü yine bir gün bir “evinize” rastladığınızda, o da sizi “ev” bilmek isterse dramalar değil de sıcak çikolata en güzel ikram oluyor….


















