Günlerden perşembeydi. Yada cuma veya cumartesi. O zamanlar günlerin ekseriyetle aynı geçtiği dönemlerden olduğu için hangi gündü,saat kaç sularıydı, hava soğuk muydu,kar mı,yağmur mu vardı hatırlamıyorum. Sadece yazmama değer, kaburgalarıma baskı uygulamış ve hayatımın en orta yerine fiyakalı imzasını atmış bir olayı hatırlıyorum. Belki de uyduruyorumdur. Çünkü şu zamanı çekilebilir kılan en güzel detaylar anılardır ve bir insan kendi için yeterince anı biriktiremiyorsa anı uydurabilir. Kişi bu durumda yalancı mıdır? Haşa. Kişi bu durumda insandır hem de en saf haliyle. Karşılıklı oturduğumuz masada onun arkasında kalan ne varsa kesiyordum. "Ne düşünüyorsun?" Diye sordu. "Bütün ihtimalleri düşünüp makul yolları hesaplıyorum." Dedim. Güldü. Mesela bir espri yaparsınız karşınızdaki adam anlamadığı için buz gibi bir gülümseme takınır. Bu soğuktan insanın içi ürperir. İşte o da öyle buz gibi güldü. Bu çirkin gülüşe de "Çok ince düşünüyorsun." Diye ekledi. Ben de mahcup bir ifade takınıp bu mahcubiyetin yanına bir sandalye çektim, üzgünüm dedim böyle olmak istemezdim. Bu cümleyi de aldım o sandalyeye oturttum. Ben,mahcupluğum,üzgünlüğüm ve o aynı masada kalakaldık.
Dümdüz insanlar vardır. Mesela a şehrinden b şehrine giden yollar yamulurken bu insanlar yamulmazlar. Bir duvar kadar düz olabilmeyi kendilerine lütuf görürler. İnsanın insanlığından ötürü düşünmesi anormalken, insanken düşünmemek en makul olan gibi gelir. "Ben Oturup ömrümü saatlerce günlerce düşünerek geçirdim, güneşi düşündüm, ayı, karıncayı, bu dünyada olduğum yeri, kendi dünyamda verdiğim yerleri, bıkmadan usanmadan düşündüm. Aşık olmadan önce düşündüm, öpüşmeden önce, gülmeden, ağlamadan önce de... Çoğu kez düşündüğüm gibi olmasa da bu sefer de bunu düşündüm. Yaşadığım her neyse bin kat daha haz aldım, hafızamda yer etti, akıllandım ama daha çok delirdim. Kendimi bir su birikintisine atıp vücudumu suya ödünç vermeden,sürekli çırpınarak düşündüm. Hiç de pişman olmadım, hiç de üzülmedim bunun için. Karşıma geçip düşünememeyişinle hatta Allah ne verdiyse yaşayışınla mı gurur duyuyorsun sen? Yaşadıklarını tek bir ezberden yaşayıp " yaşıyorum." Demeye utanmadan, dünü hatırlamadan, bazen hatırlayıp özlem duymadan, kendini aramadan yaşayınca gerçekten yaşamış olduğunu mu sanıyorsun? Ne için kullandığını bilmediğin o beyninle mi düşünüşümü sorguluyorsun? Hissetmekten çekindiğin her duyguya vurduğun zincirler kırılmasın diye mi o güzel aklını yormuyorsun?" Diyemedim. Ben kelimelerin hiçbirini yerlerine yerleştirip düzgün bir cümle kuramadan o " Bu kadar düşünmene gerek yok, bulunduğun zamanı yaşa." Deyiverdi. Meğer Horatius senmişsin de haberimiz yokmuş! Nasıl oluyorda bir insan fazlalığınızı eksiğiniz olarak görebiliyor? Yüzüne de alaycı bir ifade takınıp beni olduğum yerden, yerin dibine sokuyor.
Bu böyle olunca ben de İnsanları ikiye böldüm. 1-Çok düşünüyorsun diyenler 2-Ben hiç öyle düşünmemiştim diyenler. Bu ikisi arasında çok büyük farklar vardır. İlk grupta bulunanlarla asla iyi anlaşamadım. Onlar düşünmedikleri gibi düşünüleni anlamakta da sıkıntı çektiler. Bu dünya için bir fasulye kadar olduklarını çoktan kabul etmişlerdi. Evlerinde hesap yapıp iş koşturmak, ara sıra yanlarına bir kadın almak,sandıklarının aksine hiçbir insanı mutlu edememek onlar için bir yaşam belirtisiydi. Diğer gruba hep hayrandım, saygı duydum, saygı gördüm, neden dedim 5 parmağımız var? Düşündü, günlerce, haftalarca isyan etmeden bir cevap aradı. Onların güzel akıllarını seveyim. Onlar eve geldiklerinde kapıyla selamlaştı, annelerini öptü, bir kadın düşündü, sigarasının külünü yerlere düşürdü, çok düşündü, çok güldü. Durumlar böyleydi. Masada hala 4 kişi oturuyoruz. "Bir şey söylesene, niye sustun?" Dedi. "Masa kalabalıklaştı, gürültüden konuşamıyoruz. Mahcubiyetim ve üzgünlüğüm seni sevdiler, ama ben sevecek başka bir şey bulmalıyım." Dedim.