"İçinde utanmak kelimesi olmayan yeni bir lisan yarattılar.
Oysa biz denizlerin deniz, yağmurlarin yağmur, aşkların aşk,
insanlarin insan olduğu masumiyet çağlarından geliyoruz…"
#İlhanİrem
📸İlker Kavruk
Not today Justin
Jules of Nature

roma★
noise dept.
ojovivo
Show & Tell
No title available
d e v o n

pixel skylines
No title available
No title available
hello vonnie
🩵 avery cochrane 🩵
Noah Kahan
Doug Jones

Andulka
NASA
EXPECTATIONS

#extradirty
Game of Thrones Daily

seen from Italy
seen from United States
seen from India

seen from Colombia

seen from Türkiye
seen from Brazil

seen from France

seen from Canada
seen from Colombia

seen from Venezuela

seen from Philippines
seen from Netherlands
seen from Brazil

seen from Cyprus

seen from Netherlands
seen from Brazil

seen from Italy
seen from Thailand
seen from United States
seen from South Africa
@simurguvercinka
"İçinde utanmak kelimesi olmayan yeni bir lisan yarattılar.
Oysa biz denizlerin deniz, yağmurlarin yağmur, aşkların aşk,
insanlarin insan olduğu masumiyet çağlarından geliyoruz…"
#İlhanİrem
📸İlker Kavruk
Esra Üçcan - Mon Cœur Gönül
Aldürma gönül farlı bir yorum
Türk Mizahının Usta İsmi Oğuz Aral
1936 -26 Temmuz 2004
Ölümden daha güçlü bir şey vardır: Gidenlerin, hayatta kalanların belleğindeki varlığı.
Valérie Perrin
1908 Devrimi kutlamalarından (Görsel kaynak Çetinkaya, Osmanlı'yı Müslümanlaştırmak kitabından )
İRİS'İN ÖLÜMÜ
Bugün kalbimi eski bir plak gibi
Öyle çok tersine çevirdim ki:
Bazı şarkılar vardır
Cızırtılı bir yağmur gününü anlatır
Uzaklarda süren sarı yağmurluklu bir hayatı
Deniz bazen kendini kaldırımlara fırlatır,
O zaman bir yavru yengece bakan
İnsanların şarkısı olurdu o şarkının adı.
Keşke ismim İris olsaydı,
Keşke ismim herkese
Sarı yağmurluğuyla koşan hayatı anlatsaydı.
Bazı şarkılar vardır
Ellerim kocamanlaşır, tuhaflaşır
İşte o ellerimle herkese
Çamurlu şiirler uzatsaydım
Hepsi çok kirli olsaydı tanrım!
Bazı şarkılar vardır
Kırmızı akşam sefalarını anlatır
Karanlığın kalbinde yalnız, açmanın acısını
Komşu kadınların basma elbiseli konuşmalarını
Geceyi onlar bahçeye taşırdı
Ben ne zaman öleceğim tanrım!
Sabah olunca mı?
Keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım
İrileşen, gitgide irileşen ağaç gibi
İsmi nedensizce İris oluveren bir ağaç gibi
Şu odanın ortasında dursam,
Saat kuleleri dökülürdü dallarımdan tanrım!
Artık sarı yaprakların ölü olduğuna inanmıyorum.
Bazı şarkılar vardır
Kanatlarında yağmuru taşıyan kelebeği anlatır
Kırmızı bir çakmak gibi neşeli ölmek olurdu
O şarkının adı,
Ardında yalnızca nemli sigaralar bırakmanın acısı
Keşke ismim İris olsaydı,
Keşke ismimin bir anlamı olmasaydı.
Herkes çıkarsın kalbini
O çirkin mücevher sandığından
Ve herkes onu birbirine fırlatsın tanrım!
Didem Madak
Bir Kadına Düşen
“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”
Simone de Beauvoir
I. Ağırlık Ölçüsü
Kadını ilk kez tarttılar. Terazide değil; bakışlarda.
Sokağın ortasında durduğunda, herkes ona kendi yükünü astı. Anne olmalıydı, susmalıydı, güzel olmalıydı ama fark edilmez. Kimse bu yüklerin ne kadar ettiğini sormadı. Sormaya gerek yoktu; kadın, taşımak için vardı.
Yürüdü. Duyulan topuk sesleri değildi; taşınan beklentilerin sürtünmesiydi. Her adımda biraz daha ağırlaştı, ama durmadı. Durmanın ne anlama geldiğini biliyordu.
Bir vitrinin camında kendini gördü. Üstüne geçirilmiş roller, dar gelen kaderler, etiketi koparılmamış bir hayat duruyordu karşısında. Camın arkasındaki mankenler kadar sessiz, onlardan daha yorgundu.
Toplum ona hep aynı soruyu sordu. Yüksek sesle değil; bakışlarla, suskunluklarla, yönlendirmelerle: “Bize ne olacaksın?”
Kadın ilk kez cevap vermedi. Yürümeye devam etti. Yük hâlâ omzundaydı, ama artık onun adımlarına uymak zorundaydı.
---
II. Taşıma Kapasitesi
Kadının bedenine bakarak karar verdiler neyi taşıyabileceğine. Gücünü sormadılar. Alışkanlıklarını, korkularını, sınırlarını hesaba katmadılar. Bedeni yeterince sağlam görünüyordu; gerisi ayrıntıydı.
O taşıdı. Söylenmeden, şikâyet etmeden. Evleri, insanları, suskunlukları. Yorulduğunu fark ettiğinde, çoktan normal sayılmıştı bu yorgunluk. Kadınlar yorulurdu; bu, düzenin bir parçasıydı.
Bir gün yük ağır geldi. Durdu. Dizleri titredi, bedeni ağırlaştı. Etrafındakiler telaşlandı. Yükten değil, duruştan rahatsız oldular. Çünkü kadın durduğunda, herkesin aceleyle kurduğu denge bozuluyordu.
“Biraz daha sabret.”
“Az kaldı,” dediler.
Kadın yere bakmadı bu kez. Yükle arasındaki mesafeyi fark etti. Taşımanın bir kader değil, bir alışkanlık olduğunu anladı.
Yükünü indirdi. O anı kimse unutmadı. Kadın hafifledi; dünya ilk kez gerçekten ağırlaştı.
_Ece Ersoy _
Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980’de, askerî darbenin hemen öncesinde faşist katillerce evinin önünde katledildi.
"Bence savaştan kazanç sağlayan ve savaşı kışkırtmaya yardımcı olan herkes, savaşın başladığı ilk gün, savaşacak olan ülkelerinin sadık vatandaşlarının yetkili temsilcileri tarafından kurşuna dizilmelidir."
Ernest Hemingway /Silahlara Veda
20 Temmuz 2015 oyuncakların kanadığı gün hatırladınız mı ?
"insan kendi hayatını sorgulamadan yaşamayı sürdürürse insan sayılmaz"
Kalan /Leyla Erbil
"ISSIZLIĞIN KÖKENİNE YOLCULUK" TANITIM
Bir kitabı yazmaya hemen başlayamıyorsun.
Önce bir şey kırılıyor içinde; çıttt! diye bir ses çıkıyor. Ses ruhunda yürümeye başlıyor. Yayılıyor zihnindeki evrende. Biri bağırmaya başlıyor içinde çılgınlar gibi: “Ben herkesin kırılışıyım!” Sonra bir bulut konvoyu gelip yerleşiyor üzerine. Sırtüstü uzanıp söyleşiyorsun onlarla. Bulutların diliyle konuşuyorsun. Bulutların dili; şiirin, hiçliğin ve el değmemiş sözcüklerin serpildiği düşsel bir ülkedir. Serpiliş: Renklerin imparatorluğu… Roman ve şiir, farklı yönlere uzaklaşan iki tren olsa da geniş bir daire çizip aynı istasyonda buluşurlar. Bulutlar bilir bunu, çünkü bulutlar o iki trenin ölümcül yakıtı olan “Anlam” ihtiyacını karşılar.
Issızlığın Kökenine Yolculuk, felsefi bir çığlıktır.
Başka bir gezegenin cehennemi olduğu iddia edilen (Aldous Huxley demiştir) bu dünyada, her şey akıl, felsefe, mantıkla çözülemediği için -parçalanmış gerçekliğin- saldırısına karşı insanın çaresizliğidir. Duyul-ma-ma-nın tarlasıdır Issızlığın Kökenine Yolculuk. Ölüm, yaşam, varoluş ve uçurum tadında bir aşkı barındırıyor içinde. Duyguların toplantı salonunda alınıyor bütün kararlar.
Sonra bulutların işaretiyle yolculuk başlıyor.
Yolculuğun sadece bir yerden başka bir yere gitmek olduğunu zannedenler yanılırlar. İnsan zihninin en ücra yerlerindeki hareketlilik, bir yerden çok yere, sonsuzluğun içinde güç oluşturan ANLAR topluluğuna götürür insanı. İmge, tanrıdır orada. İmgen yoksa anıların da yoktur, anıların yoksa bugünün ve geleceğin düşsel ülkesinde hislerin en yoksulusun.
Ey Adalet, ne kadar kolay kuşatıldın!
Haksızlığa ve adaletsizliğe karşı verilmeyen her mücadele insanın yenilgisidir. Kırılan başka bir şey daha yayılmaya başlar birden. Yükselir acının sanatı. Genişler kırılışlar atölyesi. Tınnn’ diye metalik bir ses duyulur yine: “İnsan herkesin kırılışıdır.”
Anlıyorsun; bu dünya yaşamak için uygun bir yer değil. Çünkü insan doğuştan sorunlu bir tür. Onu iyileştirme şansın yok. İki yol var: Ya kayıtsızlık şenliği ya da katlanma! “Yeryüzüne katlanmanın acemisiyim!” dedi adam kadının yaralarına bakarak ve yüzündeki şiiri göstererek… Kadın, “Öyleyse bana uçurumlarını göster!” dedi bir hüzün ustası olarak.
Kayıtsızlık şenliği ise;
Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault’un “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” sözlerindeki kadar korkunçtur. Bu belki de taşların en uzun söyleşisidir. Derinlik gerekiyordu yeryüzüne katlanmayı seçenler için. Mutluluğu bulmanın imkânsızlığının kesinleştiği bu kronik karanlıklar çağında, insanı huzura sadece derinlik götürür. Derinlik yoksa bakışlar bulanıktır. Dostluklar, sevgiler ve yolculuklar bulanıktır. Aşk bulanıktır ve kuşkuyla doludur: Senden sürekli uçurumlarını göstermeni ister, inanmak için… Onlar dünya dilleriyle, sen ise bulutların diliyle konuştuğun için yapayalnızsındır… Yapayalnızsındır… Bir ordu kadar yapayalnız… Dokunduğun herkes yaşamaya kaldığı yerden devam eder ama sen kimsenin duymayacağını bile bile sırtüstü uzandığın yerden seslenirsin: “Ben herkesin ölüsüyüm!”
Bu ağır melankolinin ardından kitabımızın (roman) arka kapak yazısı şu şekilde oluşturdu kendini:
“Devam etti Sarp ve konuşurken büyülü yolların sesini kullanan, eskimiş, önceliği yitirilmiş bir adamdan bahsetti: “Düşünce acı çektirir.” diye yazıyordu adamın göğsünde, yazmaktan çok kazımışlardı göğsüne bunu. “Düşünce acı çektirir.” Onu ıstırabın ağır işçisi saymışlardı. Koştu, insanlara çarpa çarpa, yerlere düştü, kalktı, tekrar düştü, yine kalktı. Dönüp bakmadılar ona. Son bir hamle yapıp çağın sahnesine çıktı. Herkese göstermek için açtı göğsünü, göstermek istemişti kâinatın kalp atışını. Gösteremedi. Hayat, tüylenmiş bir kazak gibi kaşındırıyordu bedenini. Yoruldu düşüncenin Zerdüşt’ü. Oturdu dünyanın uçurumlarla dolu kenarına. Kendi kendine konuşmaya başladı, kelimeler birbirine benziyordu. Ellerine baktı; kanıyordu elleri gölgelerin ölümünü temizlemekten. Bir kedi ellerini kiraladı onu sevmesi için. Bir avuç masumiyet oluştu. Bakışlardaki en tenha mahalleydi yaşama sanatı. Devam ediyordu serüven, yanında yürüyen duygu ordusuyla. Bu görünmeyendi. Görünen ise karanlıklar musluğu akarken herkesin ağzını o musluğa dayamasıydı.”
***
Belki bir gün yine, sözcüklerin günbatımında
başka bir roman yazmaya başlarken
yakalanırım anlam taşıyan kuşlara.
(https://www.edebiyatdefteri.com/251504-yazi/)
“Sen benim için yaratılmıştın. Belki de bir ceza olarak.”
Fyodor Dostoyevski
"Biz evvela kelimeleri öğreniriz,
Sonra yaşadıkça teker teker manalarını."
Ahmet Hamdi Tanpınar
"Aşk da devrim gibidir; ikisinde de geri dönüş yoktur. İkisinde de gözünü kırpmadan yürürsün barikatın üstüne."
Gülten Akın
Utancı bilerek yaşamak korkunç. Daha korkuncu da var:
Utancı bilerekten yaşatmak. Gördük hepsini işte daha da görüyoruz .
... /...
#EdipCansever
Onbeşimin temmuzu..🎬
Siz oynadınız, siz izleyin...