Derler ki; senin gönlünden geçirdiğin kişi, seni gönlünden geçirir. Ruhların dili yanılmaz.
HalilCibran
taylor price
One Nice Bug Per Day
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Game of Thrones Daily
Sweet Seals For You, Always
ojovivo
Today's Document

izzy's playlists!
I'd rather be in outer space 🛸

No title available
art blog(derogatory)
todays bird
Mike Driver

PR's Tumblrdome

tannertan36
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
No title available
YOU ARE THE REASON

Love Begins
Cosimo Galluzzi
seen from Colombia

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Italy
seen from Ukraine

seen from Ukraine
@sinanblr
Derler ki; senin gönlünden geçirdiğin kişi, seni gönlünden geçirir. Ruhların dili yanılmaz.
HalilCibran
Bir uçak yolculuğunda yan koltukta oturan bir adamın alyansını sağ elinin işaret parmağına taktığını fark eden yazar yorum yapmaktan kendini alamaz. “Bayım alyansınızı yanlış elinize takmışsınız!'' Adam bunun üzerine;'' Yanlış kadınla evlendim de ondan!'' diye karşılık verir.
Yazar Ziglar bu anıyı aktardıktan sonra şöyle sorar; ''Peki ya bu adam doğru adam mı? Yani kadın doğru adamla mı evlenmiş? Yanlış seçilmiş bir insana doğru insanmış gibi davranırsanız sonuçta doğru insanla evlenmiş olmaz mısınız? Doğru seçilmiş bir insanla evlendiğiniz halde yanlış davranıyorsanız yanlış bir evlilik yapmışsınız demektir çünkü. Doğru insan olmak, doğru insanla evlenmekten çok daha fazlasıdır!''
Yazar kitabında şu öyküyü anlatır..
''Yıllar önce Hawai''de başlık parasına benzer bir uygulama revaçtadır. Bir erkeğin sevdiği kızla evlenebilmesi için kızın ailesine belli sayıda inek vermek zorundadır. İnek sayısının 10 adet olması gerekmekle birlikte kızın özelliklerine göre bu sayı değişebilmektedir.
Ve adada iki kızı olan bir adam yaşamaktadır. Kızlardan büyük olanı bizdeki deyişle -kabul görmeyen- tipte, şanssız bir kızdır ve babası ona 3 inek fiyat biçmiştir. 2 inekli bir teklifi de kabul edecektir, hatta iyi bir pazarlıkla 1 ineğe fit olmaya razıdır.
Bir gün adanın zenginlerinden Johny Lingo bu eve geldiğinde herkes onun diğer kızı isteyeceğini düşünür. Oysa yaşlı adamı sevince boğarak büyük kıza talip olur. Herkes en azından isteneni yani, 3 inek ödeyeceğini düşünürken Johny yanında 12 tane inekle gelmiştir.
O dönemlerde normal bir balayı ortalama bir yıl sürmektedir ama gelin ve damat iki yıllık balayı planlamıştır.
Damatla gelinin dönmesinin beklendiği gün ahaliden biri dönüşlerini haber vermeye gelir gelmesine ama gelenlerin Jony ve eşi olduğundan emin değildir. Aslında Johny''i tanımıştır fakat kızdan emin olamamıştır. Yaklaşan kadın çok güzel, zarif birisidir. İyice yaklaştıklarında kimsenin tereddüdü kalmaz. Fakat kızın güzelliği, cazibesi ve çekiciliği en eleştirici gözle bile reddedilmeyecek ölçüdedir. Yakından bakanlar Johnny''nin 12 inek karşılığında iyi bir alışveriş yaptığını düşünürler."
Yazar işin püf noktasını şöyle özetler; ''Johnny 12 inek ödedi, kız 12 ineklik bir kadın haline geldi.''
Bu hep böyle olmaktadır. Eşinize veya sevgilinize verdiğiniz değer, ona kazandırdığınız değerdir. Aslında ''doğru adam'', ''doğru kadını'' inşa eder, ''doğru kadın'' da ''doğru adamı.''
Geldin kırıldı kilidi kalbimin, Gittin şehrime sığmadı hasretin...
Baba evlerini yaşatan, ancak ve yalnız annelerdir. Zira, anne hayattaysa, babanız bütün bütün ölmüş sayılmaz. ... Baba ocağına her gidişinizde kapıyı anneniz açıyor ve sizi karşılıyorsa, dünyanın bütün hazinelerine sahipsiniz demektir. Baba evi, sonsuz saadetler kaynağıdır çünkü. İnsan, hiçbir mekânda orada yaşadığı kadar rahat, orada bulunduğu kadar mesut, orada olduğu kadar çocuk değildir. Bir gün annenizi yitirir ve evin kapısını kendi anahtarınızla açacak olursanız, o zaman her şey değişecektir. Sizi, dilsiz eşyalar ve karanlık köşeler karşılayacaktır. Ev sahibi, babanızdan son kalanları da yanına alıp gitmiştir artık. Odalarda konuşan kimse kalmamıştır..
Alıntı
Bir kasabada her gün hava kararınca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanlarına alır, komşularının evlerini soymaya giderlermiş. Fakat gün doğarken geri döndükleri her seferinde kendi evlerini de soyulmuş durumda bulurlarmış. Ama ülkede kimse kaybetmezmiş, çünkü herkes birbirinden çalarmış.
Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Geceleri, diğerleri gibi çantasını fenerini alıp hırsızlığa çıkmaktansa, evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş bu adam. Hırsızlar da onun evinin önüne geldiklerinde içeride ışık yandığını görünce döner giderlermiş.Fakat bu durum böyle bir süre devam edince, ahali ona kızmaya başlamış: "Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını engellemeye hakkın yok" demişler. Bunun üzerine dürüst adam, geceleri ışığını söndürüp dışarı çıkmaya başlamış.Her gece, hırsızlık yapmadan orada burada dolaşır durur, sonunda yatmaya evine dönermiş. Fakat her döndüğünde evini soyulmuş bulurmuş. Sonuçta bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek içecek hiç bir şeyi kalmamış ve memleketini terk etmek zorunda kalmış.
Kasabada hırsızlıkta ustalaşıp giderek zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zamanla, zengin fakir ayrımı çoğalmış.Zenginler mallarını korumak için bekçiler tutmuşlar, hapishaneler kurmuşlar. Kendi mallarının çalınmasını da yasa dışı ilan etmişler! Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş!Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da oraları terk edip gitmişler. Zenginler ve maaşlı soyguncular ise ortada soyacakları kimse kalmadığından servetlerini yavaş yavaş yitirmeye başlamışlar.
Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için oraları ilk terk eden dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler. Sora sora nerede yaşadığını öğrenmişler.Evine gittiklerinde kapıda yazılı bir kâğıt görmüşler.
Kâğıtta şunlar yazıyormuş:"Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa, her şey için çok geç olmuş demektir...
Eğer benim olsaydı,sana zaman hediye ederdim.Elimde değil.Ancak şimdi sana,koca bir boşluk getiriyorum kucağımda.
İçinde saf sözcükler ve dağılmış bir ben olan.Zamanlı zamansız.Tamamen senin.İstediğin gibi doldur.
Sevdiğin kadar anla,anladığın kadar sahip ol.
Bir eczanede çalışıyorum. İçeri bir çocuk girdi. Güler yüzlü, etrafına neşe saçan,düzgün görünümlü bir gençti. “Regl ağrısı için ilaç alacaktım ne önerirsiniz?” dedi. “Majezik öneririm ben, vereyim mi?” dedim dalgaya alarak. “Olur” dedi, bir paket majezik alıp gitti. Bir daha ki ay yine geldi aynı çocuk: “Majezik alabilir miyim ?” diye sordu, yine bir paket majezik alıp gitti. Bu çocuk her ay gelip,bir kutu majezik alıp giderdi. Bir keresinde merak edip sordum,“Neden her ay gelip,regl sancısı için bir ilaç alıyorsun?” dedim,anlattı. Bir kız arkadaşı varmış,çocukken tecavüze uğramış ve o günden beri psikolojik sorunlar yaşıyormuş. Bu çocukta ona destek olmak için herşeyi yapıyormuş. Her ay regl olduğu zaman,ona “Regl destek paketi” adıyla bir pakette Majezik,sevdiği çikolatalar ve üzerine kendi elleriyle yazdığı, onu ne kadar sevdiğini anlatan bir şiir yazılı sıcak su torbası veriyormuş. Aylar ayları kovaladı,bir gün yine aynı zamanlarda bu genç girdi içeri. Fakat farklı bir durum vardı. Bu sefer suratı asık,mosmor halkalar vardı gözlerinin altında. “Bir majezik” dedi,ilacı aldı,parayı ödedi ve gitti. Ne olduğunu soramadım bile. Ertesi ay tekrar geldi,daha berbat durumdaydı. “bir maje…” cümlesini bitiremeden bayıldı. Ayıldığında,ne olduğunu soracaktım ki telaşlandı “Saat kaç,gitmem lazım ne zamandır yatıyorum? Sevgilim paketimi bekler,çabuk majezik ver” diye heyecanlı bir şekilde konuşmaya başladı. Sakinleştirip konuşturdum oğlanı sonunda. İki ay önce paketini götürdüğü gün,kız arkadaşı intihar etmiş. Kızın cenazinden sonra paketi,mezarının yanına bırakmış oğlan. Ertesi gün mezarı ziyarete geldiğinde paket orada yokmuş. “Demek ki hala ihtiyacı var bu pakete,” dedi ve ağlamaya başladı. Gözlerime dolan gözyaşlarımı var gücümle tuttum ve dedim ki,“Hadi kalk,vakit kaybetme. Kız arkadaşın paketini bekler”. Başını salladı,ilacı aldı paketine koydu ve ağlayarak uzaklaştı. O gittikten sonra,dükkanın kapısını kapattığımı ve akşama kadar ağladığımı bilirim ben. O dükkandan taşınalı seneler oldu,geçen o mahalleye düştü yolum. Sordum soruşturdum buldum o çocuğu. Evine gittim,kocaman adam olmuş. Bir kızı vardı yanında dünyalar tatlısı bir kız. Adı Senem Deniz. Eski günlerden açıldı konu,“Hala gidiyor musun?” dedim. Kızına “Kızım sen biraz içeri git bakalım,büyüklerin bir konuşsun” dedi. Kız,“Tamam babacığım” diyerek odasına gitti. Kızın duymadığından emin olduktan sonra başladı ağlamaya “2-3 sene önce bırakmıştım . Rüyama girdi abi,acı çekiyorum dedi bana. Artık sevmiyor musun dedi bana abi. Nasıl gitmeyeyim? Demek ki alıyor abi. Demek ki acı çekiyor abi” dedi. Vefat eden kızı arkadaşının ismi Senem. Deniz ise eğer çocukları olursa diye seçtikleri isimmiş. Kızı yetimhaneden almış,o günden beri hiç hayatında bir kadın girmemiş. Kızı da içeri göndermesinin sebebi,babasının ağladığını görmesin,babasını güçsüz bilmesin diyeymiş. “Sevdiğimi koruyamadım,bu kızı koruyacağım abi” dedi bana. “Sen,sen güçsüz değilsin oğlum. Sen bu dünyada tanıdığım en güçlü adamsın. Korursun içini ferah tut” dedim,sarıldım. Tir tir titriyerek ağladı.Koskoca adam titreye titreye ağladı. Kim bilir kızı görmesin diye ne zamandır içinde tutuyordu. Saatlerce ağlamıştır belki de ,bilmiyorum. O gece oturdum düşündüm. Yaşadıklarını,o kızın yaşadıklarını düşündüm. Ölüm,ölene kolay,kalana zor be kardeşim. Ölen ölüp gidiyor da,kalan sürünüyor. Hayatınızda, sizin mutluluğunuz için çabalayan insanları,ölümünüzle sınamayın. Hayatta herşeyden umudunuzu kesseniz de,sizi sevenler,sizin sevdikleriniz için tutunun. Hiçbir şey vazgeçmek için sebep değil. Hiçbir şey
alıntı
Ben uzağı hiç gidemeyeceğimiz yerler sanırdım.. Meğer uzak, bir yüreğin bir yüreği, göremediği yermiş..
Bazen, eriyip tükendiğinizi düşünürsünüz.Oysa bazı anılar, soğudukça şekillenir ve hayatınıza yapışıp kalırlar.
“Derler ki,
‘Aynı duyguyu paylaşan kederli ruhlar birbirleriyle karşılaştıklarında huzur bulurlar.’
O hiç tanımadığın gönlünün beklediği huzurunu,yoluna yoldaş, haline hāldaş, derdine hemdert olacak insanı çok özledin biliyorum...
Yıllardır onun için kalbini güzel tuttun.
Değmedi gönlüne namahrem eli ve sevgin bütünleşti.
Gözlerin yorgun, sabrın olgunlaştı.
Ama dayan, çok az kaldı.
Bir kaç adım daha.
Birbiriniz için yürüdüğünüz bu dikenli yolda, güle erişmek için sadece bir kaç adım daha.
Merak etme, kavuşacaksın.
Bütün dualarını toplayıp hepsini bir yuvada yaşayacaksın.
Yoruldun, belki de defalarca kırıldın.
Ama baksana kozalağın bittim dediği yerde,Allah Kelebek Ol diyor.
İnsanın solduğu günde duası yeşeriyor.
-Birbirinizi bulmak ne kadar meşakkatli olursa, inan ki kavuşmak da o kadar güzel oluyor…”
Kadın, sordu Adama Bana bir şiir yazar mısın? Adam sustu. Kadın tekrar sordu Adam tekrar sustu ve baktı Kadının gözlerine Hadi sen bir çay koy kaçak olsun Kadın demledi çayı sevgisini katarak Ve bir heyecanla bekledi Kendisine yazılacak olan şiiri Oturdu adamın karşısına Adam tuttu kadının ellerini Önce alnından öptü sonra avuç İçlerini Ve Kadına dedi ki şiir zaten sensin Yazmaya kıyamadığım Ben yazarsam başkası okur diye korktuğum...
Ben sana; "Gel beraber mükemmel bir çift olalım, hiç ayrılmayalım, herkes bizi kıskansın." demiyorum ki. Gel diyorum beraber insanları boşvererek şarkı söyleyelim diyorum. Dört dörtlük söyleyelim de demiyorum ki. Bilmediğimiz yerleri sallarız Allah ne verdiyse. Ben sana gel beraber yemek yapalım, mükemmel kekler pişirelim demiyorum ki. Mahvedelim edelim; yemeği de mutfağı da. Ama yiyelim yine de biz yaptık diye.
Sonra gel harika bir hayatımız olsun demiyorum ki. Kavga edelim, ayrılalım. Aşkı kuvvetlendiren ayrılıklar değil midir zaten? İşte, olsun. Sıkıcı bir beraberlik olmasın. Kavga da olsun arada. Beraber kitap okuyalım, kültürlü iki çift olalım demiyorum ki ben sana. Gel diyorum, beğendiğimiz kitapları alalım kültürlü olmak mı? Boşver. Zevkimize uygun okuyalım. Sadece beraber okuyalım diyorum. Sonra ben sana numaradan korku filmi izleyelim böylece sana sarılabileyim, romantik olur demiyorum ki. Gel diyorum, ya komik bir film izleyelim kahkahalarla eğlenelim. Ya da hüzünlü bir filmle göz yaşlarına boğulalım. İçimizden nasıl geliyorsa yani.
Sonra ben sana romantik akşam yemekleri yiyelim, sana çiçekler alınca, öp beni demiyorum ki. Gel diyorum, söyleyelim bir çiğ köfte, yiyelim beraber. Sonra ben sana aç romantik bir müzik dans edelim beraber demiyorum ki. Gel diyorum; açalım bir hip-hop kopalım beraber. Sonra ben sana gel sinemaya gidelim, güzel filmler izleyelim, gezelim beraber demiyorum ki .Gel diyorum, al formaları maça gidelim, bağıralım avazımız çıktığı kadar. Sonra ben sana karda güzel fotoğraflar çektirelim, kıskandıralım insanları demiyorum ki. Gel diyorum al şu kar topunu fırlatalım beraber milletin kafasına. Sonra diyorum gezelim kaykayla, basketbol maçı yapalım beraber. Ben demiyorum ki sana; Mükemmel bir çift olalım, kusursuz, harika anlaşalım. Ben sana mükemmel bir kadın ol demiyorum ki... Ben diyorum ki sana; gel benimle hayatını yaşa. Kimsen o ol, değiştirme kendini, doğal olalım. Ne istiyorsak onu yapalım. Gel diyorum bak, söylüyorum. Gel; boşverelim insanları, keyfimize bakalım, mutlu olalım…
Yani kısaca, Şems-i Tebrizi'nin dediği gibi; "Sen ol da; ister yâr' ol, ister ' yara '; lütfun da başım üstüne, kahrın da..
1930’larda Paris’teki meşhur Seine Nehri’nin kıyısına vurmuş kimliksiz bir genç kız cesedi bulunur. Yapılan otopside kızın 16-17 yaşlarında olduğu ve intihar ettiği anlaşılır. Morg doktoru kızın pürüzsüz cildinden ve huzurlu tebessümden çok etkilenerek, yüzünün balmumundan bir kalıbını alır.
Sonra kıza Seine ismi verilerek Paris’teki kimsesizler mezarlığına defnedilir.Aldığı yüz kalıbını evinin salonuna asan doktoru ziyarete gelen yakınları ve arkadaşları, kızın yüzündeki ifadeden çok etkilenirler. Garip bir huzur ve kaybolmuş bir mutluluğa benzettikleri yüzdeki ifade, Paris’te dilden dile konuşulmaya başlar. Kalıbı duyan oyuncak üreticisi Asmund Laerdal, 1940 yılında kızın yüzünün PVC’den kopyalarını üretir ve bazı oyuncaklarda kullanır. İsmini ‘Annie’ koyduğu ve kızın yüzüne sahip olan oyuncak bir bebek, o yıl Avrupa’da en çok satan oyuncak olur.
1958 yılında Amerikalı Dr. Peter Safar ağızdan yapılan suni teneffüsü keşfeder ve bunun eğitimi için kullanmak üzere, oyuncak üreticisi Laerdal’dan 500 adet gerçek insan boyutlarında Annie bebeği sipariş eder. Ne var ki dönemin Amerikan hükümeti bu eğitimi gereksiz bularak satın almayı iptal eder ve üretilen bebekler elde kalır. Bunun üzerine oyuncak şirketi sahibi Laerdal Norveç’le anlaşarak bebekleri oraya gönderir.Bu tarihten sonra zamanla tüm dünyada suni teneffüs eğitimleri için aynı model cansız mankenler kullanılmaya başlar ve hepsinin yüzü Parisli Seine’in yüzüdür.Bir nehirde hayatına son veren Seine’in hayata gizemli vedasının tebessümlü dudaklarında, yüzbinlerce insanın hayatını kurtaran öpücük saklıdır
Kaç yaşındayım bilmiyorum...Karşıma çıktığın gün doğdum işte..Gerisini sen hesapla artık..
Yaşım...Seni yaşamışlığım kadardır benim!
Nasıl anlatılır gülüşünün sesi ?
Adının güzelliğine hangi alfabede rastlanır?Senin bakışın hangi şiire benzer? Kime dokunur, sarılır, uyur bu kalp? Hangi insanda rastlanır sana ?
Gel de anlat….Senden başkası nasıl sevilir bilmiyorum ben...
Fotoğraflarla konuşmaya başladığın zaman, hayatın ne kadar kısa olduğunu anlarsın. Sonra ki cümlelerin, keşke ile başlar. Keşke daha sıkı sarılsaydım.
Bir kadın anlatıyor: Kocam bir mühendisti. Onunla sakin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sakin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı.Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu. -Sonunda kararımı ona da açıkladım: Boşanmak istiyordum.Şaşkınlıktan gözleri açılarak ”niye?” diye sordu.”Gerçekten belli bir sebebi yok” dedim, ”sadece yoruldum”Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki! -Sonunda sordu: ”seni caydırmak için ne yapabilirim?” Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ”İşte mesele tam da bu” dedim ”Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.” ”Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl”olacak. Bunu benim için yapar mısın?”Yüzümü dikkatle inceledi ve ”Sana bunun cevabını yarın vereceğim” dedi.Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu. Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı. ”Hayatım” diye başlıyordu,”O çiçeği senin için koparmazdım” Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim. ”Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.” ”Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.” ”Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var. ”Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.” ”Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin – gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.” ”Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.” -Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.”Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütlekapıda bekliyorum.” Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.Artık çok iyibiliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçe ği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim Bu gerçek aşktı -İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz. -Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz Ama hep oralarda bir yerdedir. -Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.. HAYAT tam da böyle bir şeydir.