“Özgür İrade” Teriminin Felsefi Çözümlemesi
Söylem şu bağlamda gündeme gelmektedir: Eylemlerimizin bu derece dışsal uyarımlara güdümlü olması halinde irademin özgürlüğünden nasıl söz edebilirim?
Bu gündeme geliş, birkaç farklı bakımdan ele alınabilir. Yazının bu bölümünde, iradeyi ve onun özgürlüğünü tartışan filozofların, ki aslında bu onun tanımının yegane özsel ögesidir, bu tartışmayı yapmadan önce onlara filozof dememize neden olan tanımlamalarına benzer bir metod izleyerek Türk dilinde bu tartışmayı gündeme getirirken kullandığımız sözcüklerin anlamlarının tarihselliklerinde nasıl inşa olduklarını analiz edeceğim.
“Bu” ya da “şu” derken, “orada olan” diye gösterdiğimiz nesneyi imlerken zihnimizde neler dönüyor? Bu, psikolojik bir fenomen değildir. Aksine, psikolojinin bir bilim olarak, orada olan her neyse zihnimin ona yönelmesine zemin oluşturan araçları kullanırken nasıl davrandığını inceleyebilmesine olanak sağlayan zemindir. Problem daha derinlerinde şöyle bir sorun taşımaktadır: Zihnimin oradaki nesneye yönelmesi, onun kendi edimi midir; yoksa nesne ve benim zihnimin yönelimselliği arasında kaçınılmaz bir ilişki vardır da ben yönelme derken aslında nesne tarafından zihnimin işgal edilmişliğini mi imlemekteyimdir? Böyle bir sorunun sorulması meşrudur: Çünkü, zihnim edimsel ise (yani kendi öz eyleminden söz edilebiliyorsa), o halde hiçbir şeye yönelmediği halinden, yani yalın bilinçten neden söz edemiyorum? Değilse eğer, benim bilişime (ya da yönelimime) konu olan nesneyi, diğerlerinden seçip neden yönelimimin konusu ediniyorum?
Yönelim, yönelen ve yönelilen; çağdaş tabirle belki ilgilenme, özne ve nesne; bu yazının araştırdığı konu olan özgür iradede şöyle bir özsel önem taşımaktadır: Bir fıstığı nereden biliyorum? Fıstık, fıstık olması bakımından, ve böylelikle de varlığı temsil eden bir tikel olarak ayrıca, hem de hakikatten de dolayısıyla pay alarak, zihnime uygun biçimde orada durmaktadır da benim zihnim orada duranı toplamak üzere oraya nüfuz mu etmektedir? Yoksa, ben fıstık yiyebilen bir canlı olarak, yani fıstığın kendisi için yaşamsal önemi olan besini sağlayabilen nesnelerden biri olarak orada durmasından ötürü benim zihnimin seçebileceği bir fenomen olmasından mı ona yönelmekteyim? Yalnızca şu anlık, basitleştirme amacıyla ve yanlış olarak söylüyorum, ilki özgür iradenin varlığını, ikincisi yokluğunu doğurmaktadır.
Buraya kadar, problemi halk düzeyinde olmaktan çıkarıp yine de çok teknik bir hale getirmeden konuşulabilecek bir düzleme taşıdım. Öyle ki, sözcüklerimizin nereden gelip ne anlam ifade ettiğini bilebilmemiz için, felsefede onları kendimize has bir tanımlayış metodumuz vardır. Çünkü böyle yapılmazsa, herhangi bir felsefi tartışma rahatlıkla çağrışımsal düşünmenin kurbanı olacak ve oraya buraya savrulacaktır. Bu savrulmanın halk arasındaki adı, saçmalamaktır. Saçmalamak, günlük dolaşımda hayli yer eden sözcüklerin ortak imlemlerini fazlaca ihlal ettiğinde, herkes için anlaşılabilir bir durumdur. Ne var ki felsefi düzeyde bir tartışmada saçmalandığını anlamak için biraz daha konuya hakim olmak gerekir. Gündelik hayatta saçmalandığında nasılsa, felsefede saçmalandığında da aynı durum ortaya çıkar: Anlaşma gayesinin yerine getirilememesi, ki onun için iletişim kurarız. Hatta, bu yazının konusu olmamakla birlikte, bilinç denen devasa kavram ve onun uzantısı olarak dil ve düşünce, salt bu gayeden diyalektik olarak, aynı özgür irade teriminin doğumu gibi gündeme gelmektedir. Yazının ikinci bölümünde, kavramı ele almak için dizgemi oluşturacağım.
O, orada olan, ya da orada olanların tamamına verdiğimiz genel isim olarak en mutlak içeriksizin adı, yani varlık, neyi gösterir? Bir varlık var da ben onun karşısında durup izliyor muyum? Yani, sulandırılmış deizmin tanrısı gibi, her şeyi yarattım da kenara çekilip izliyor muyum? O halde kenar dediğim yer, benim orada olmaklığım, az önce söylediğim “her şey”in dışına nasıl çıkabilir? Oraya dahil olması gerekirdi. O ve orada olan, bunların genel adı olarak varlık, içinde benim bulunup da kendisine yöneldiğim bir nesne olarak düşünüldüğünde, böyle bir çelişkiye yol açarak kendi kendisinin yıkımını imlemekte ve ortada kocaman bir hiçlik bırakmaktadır. Belki tüm bir ontoloji, bu hiçliğin ortaya çıkışında da inşa edilebilir ve ironik olarak da okuması hayli haz verici olabilir (Sartre, Varlık ve Hiçlik). Lakin burada genel bir durum var, felsefenin tüm kavramlarında karşımıza çıkacak bir durum, zihnimizin öyle bir edimi var ki, kavramları gündeme getirirken, tıpkı özgür irade ya da deizmin tanrısında olduğu gibi, gündeme getirişi için en az iki koşul (nesne ve yüklem, büyük ve küçük öncül, dolayısıyla kıyas) gereksiniyor; ancak sonrasında bu ikisine de yöneldiğinde onu tatmin etmeyen bir durumla karşılaşıyor ve ikisini de terk edip nihilizme düşüyor. Bu biçimi özgür irade tartışmasına ve onun spesifik olarak görünüme geldiği fıstığa uyarlayacak olursam şunu demeye getiriyorum: Fıstık hakkında, o fıstık olmak bakımından ben ona gidip biliyorum ve tadı olan, yenebilir olan bir şey olduğunu anlıyorum da ona yönelmekle bunları seçmiş oluyorum ve dolayısıyla özgür iradem var diyebiliyorum; öte yandan, kendisini fıstıkla besleyebilen bir canlı olarak evrimleştiğim için, ki bu kendisini besleyebilecek (Aristotelyen anlamda deviniminin sürekliliğine hizmet edecek) nesnelere yönelme eğiliminde olmayı imler) ona yöneliyorum da denebilir ve bu da özgür iradem yok demektir. Burada ikisini aynı anda kabul edemeyişimizin sebebi budur; fıstık fıstık olarak dışarıdaysa, onun fıstık olmaklığı nesnede (Aristotelesçi anlamda yine, maddesinde) içeriliyordur ve ben özne olarak ona yöneliyorumdur, özgür iradem vardır. Lakin fıstık, fıstık olarak dışarıda değilse zihnimdedir ve zihnimin dışarıyla ilişkiye girme araçları ve imkanları ile sınırlı olup gerçekliğin yalnızca bana ayrılan minik bir bölümüyle sınırlıyımdır ki özgür iradem yoktur. Zihnimizin sıçrama yapmak isteyip yeterli dayanak bulamayan, yahut bir metaforla, bacaklarının zayıflığından ötürü sonraki aşamaya atlayamayışının nedeni ya da noktası işte burasıdır: İkisi de bize çok makul geliyor. O halde ne yapalım ölelim mi? Çünkü şöyle de bir sorun ortaya çıkıyor: Kendi iradesi hakkında varlığın tamamını gözlemleyerek, eğer onun içinde bulunma dolayımındaysa bir de, nasıl olup da yargı veriyor zihin: Bu özgür iradenin olmadığına yönelik çıkarıma bizi yönlendiren tasarımı değiller ve yok eder. Ancak diğer türlü de, fıstık, fıstık olmak bakımından dışarıdaysa Parmenides’in “Bir”ine kadar geri giden bir süreçle tüm bir varlığı özdeş kılarız ve ayrımları sağduyuya aykırı düşecek şekilde yok etmiş oluruz ki bu varlığı yok etmek demektir aslında, özgür iradenin var olduğuna dair tasarımı yok edecektir. Bu son kısım kritik olduğu için sadeleştiriyorum:
Fıstık var, fıstığı biliyorum ve yönelmek (yemek, tercih) benim elimde; özgür iradem var.
Fıstık zihnimde var, yönelimselliğin koşulu da zihnimin kendisi, dışarıdaki o tamamını bilemediğim şey (Kant’ta noumenos) bana fıstık ve tat alabileceğim bir şey olarak görünüyor, o halde özgür iradem yoktur. Sınırlıdır denmesi gerekiyor gibi görünebilir, lakin yazıyı uzatmamak adına irdelemeyeceğim, bu yoktur demeye gelir.
Sonra bunları teker teker kendi dizgelerinin nasıl kendi aleyhlerinde kullanımlara denk düştükleri gösterilerek çökertilmişti:
Fıstığı bilme koşulumu, yani varlığı bilir olma niteliğimi koruyarak ama aynı zamanda kendimi onun (varlığın) dışına çıkarmam nasıl olanaklı olabilir? Bu çelişiktir.
Fıstıklık konsepti zihnim ve dışarısı arasında nasıl ilişki kuracaktır? Bu daha da çelişiktir.
Bu problemin çözümü olarak, varoluşçu bir perspektiften terimleri inşa etmek gerekir. Hatta belki zihni yeniden tanımlamak, Heidegger gibi. Aslında zihin dediği şeyi komple Varlık ile değiştirerek bunu yapar. Çözüm şudur: Zihnimizin bu iki çelişkiyi doğurduğu noktada içine düştüğü rahatsızlık aslında varlıktır. İrademiz de bu dolayımda gündeme gelmektedir. Yani, bizi biz yapan, fıstık yemek için ona yönelmemiz ya da diğer gündelik edimlerimiz değil, bu tarz “felsefi” dediğimiz ve kesinlikle felsefecilere has olmayan tartışmalarda kendini göstermektedir. Burada olan, yüksek entelektüel edimlerimizi (buna logos/logein diyelim) tetikleyen tartışmalarda kendini gösteren özsel yanımızın ortaya çıkışıdır. Bu beliriş, kendini spesifik durumlarda ortaya çıkarır. Örneğin, Kant’ın yalan söyleme ya da insan öldürme hakkında verdiği örnekleri, Tramvay Problemi gibi tasarıları tartışırken. Fıstık ve zihnin diğer gündelik kullanımları, bu yanımıza yalnızca arazi olarak konu olabilir. Arazi konu oluşları özsellermiş gibi ele alıp kavramları bu dizgeyle görünüme getirmek, kategori hatası olur ve aslında soruyu baştan yok eder. Çözümü de, özgür irade tartışması için aslında çok basittir: Özgür irade yoksa bu soruyu kim soruyor? Çünkü bu sorunun kendisi ve yarattığı soru olmaklık hissi, yahut buna verilecek muhtemel olumsuz cevaplara karşı duyulacak rahatsızlık, aslında kendini fıstıkla aynı minvalde görünüme getirmektedir. Bu tarz soruları sorup, bir de cevabı ballandıra ballandıra özgür iradenin olmadığına çıkaranlar ve bunu size hayatın gerçeklerini anlatmak için, kendisi bu gerçekle yüzleşmiş sert bir adammış ve sizin iyiliğiniz için bu biricik hakikatlerini sizinle paylaşıyormuş gibi lanse edenler, ucuz retorikçilerdir. İleri okuma için: Heidegger - Varlık ve Zaman, Kant - Pratik Aklın Eleştirisi, Sartre - Varlık ve Hiçlik, Augustinus - İtiraflar, Hegel - Tinin Fenomenolojisi









