İnanç Konularının Tartışılması Neden Mümkün Değildir?
Yoksa mümkündür de biz mi bilmiyoruz? Ah öylesine zorlu bir konu ki; tek cümlelik basit bir ifadeyle de anlatılabilir, Salt Aklın Kritiği gibi bir kitap da yazılabilir.
Ben burada ikisinin arasından, birincisine daha yakın bir şey yapacağım. Şimdi, tartışma ne demek? Basitçe şu: Bir nesne hakkında başkasının yargısından farklı bir yargıya sahibiz ve ortaya o yargıya varmamızın gerekçelerini koyup bir şekilde hangimizinki doğru ya da ikimiz birden mi yanlışız acaba diye araştırıyoruz. O zaman, olgu var, ona bakıyoruz ama hızlıca anlamlandıramamış olabiliyoruz, ondan sonra yavaşça bu anlamlandırmaya giden zihinsel sürecimizi gözümüzde canlandırıyoruz. Tartışmada da, ortak deneyimlediğimiz olgu hakkında başka biriyle bunu ortaklaşa yapıyoruz. Burada ortak nesnemize de konu deniyor.
Bir şeyi tartışmaya neden gerek duyuyoruz peki? Dil neden var yani aslında soru o. Daha doğrusu, muhtemelen en önemli işlevi: Bu, organize olmaktır. Organize olmak bir konu üzerinde ortak tasarıya sahip olmak demektir. Eğer bu konu zaman-mekan dolayımsal bir konuysa ortak bir eylem planımızın da olmasını bekleriz. Bundan başka, sevdiğimiz kişilerin bir konu hakkında yanlış yargıya varmasını da istemeyiz. İnanç konularının tartışıldığı bağlamlarda bu iki dolayımı da görebilirsiniz.
İnanç nedir peki? Bu kavramı iki şekilde inşa etmek istiyorum çünkü söz konusu tartışmalarda bunlardan biri kullanılıyor: Mutlak varlıktan (Tanrı) deneyim nesnelerine (tikellere) gitmek, deneyim nesnelerinden tümel yasaların olanaklılığının ilkesi olarak Tanrı’yı kabul etmeksizin nihilizme düşüleceğini tanıtsamak. Yani birincisinde, yegane olumsal (mutlak irade sahibi) bir varlık kabul edilerek çevremizdeki oluş temellendiriliyor; ikincide de çevremizdeki oluşun anlaşılır oluşundan bu anlaşılırlığın temeli olarak Tanrı’nın mutlak istemesine çıkılıyor. Genelde bizim ülkemizde ikincisi olur. Caner Taslaman ve Sözler Köşkü (ve diğer nurcular), bunlarla birlikte ayrıca yeni akım değişik spiritüel öğretilerin tanımsız (aslında agnostik) Tanrı’ları da bu ikinci kategoridendir. Birazcık daha felsefi literatüre aşina olan lakin felsefi düşünceni kapısının eşiğine gelip oradan yüz seksen derece dönmüş olan Öncül Analitik Felsefe Dergisi’nin teist yazarları ve benzeri bazı garip öteki yazarlar ile, felsefi düşünceye yine azıcık aşina olup ateist olarak bu aracı kullanan Efe Aydal ve Diamond Tema gibi bazı diğer içerik üreticileri de ilk kategorideki Tanrı hakkında konuşurlar. Bu iki grubun da din ve iman hakkında söylediklerinin hiçbir değeri yoktur. Felsefi bir nitelik taşımazlar. Filozofların zamanında bu iki kategoriden birinde yer alarak o bağlamda bir sistem inşa etmesi, benim gibi düşünmüyor olmasından değil, dönemine hitap etme gayesindendir. Bu seviyede olan bir felsefeciler mecrasına yazacaksanız, aynı seviyeden başlayıp konuyu iyice soyut ve felsefi olana doğru çekersiniz. Nitekim hepsinde de bu mesele böyledir.
Bizi esas ilgilendiren “yargı” kavramına gelelim. Buna hüküm ya da kanı da diyebilirsiniz. Yani ben bir şeye şahit oluyorum ve o şeyin iç yüzünün falanca şekilde olduğunu zannediyorum. Gündelik hayatta karşılaşma sıklığımız ve işimize yaramasının muhtemel olması oranında da bu zannımızda emin olmakta ısrarcı davranırız. Mesela taş görünümlü bir sünger bize atılsa eğiliriz ya da kafamızı koruruz. Ancak mesele soyutlaşıp teorikleştiğinde bu ısrarımızı bırakmamız beklenir. Yine de çoğunlukla insan evladı bu teorik konuları pratik olanlarla (gündelik hayattakileri kastediyorum pratik derken) birbirine sıkı sıkıya bağlar ve bu bağı ikinciler için, birinciler lehine görünerek yönetir. Bu da çoğunlukla bir halkı manipüle etmek, yönetmek ve sömürmek için kullanılır ki son derece efektiftir. Geri kalan, halkı, teorik olanların pratik olanlarla yapay bağının görülmesine imkan tanıyacak kadar eğitimden sistematik olarak mahrum bırakmaktır. Ne var ki bu başka bir konu. Şimdilik elimde şu var: Yargılarımızın mümkün olduğunca ortaklığına ihtiyacımız var çünkü birlikte yaşıyoruz.
Bu yargılar nasıl oluşuyor? Yine felsefenin kadim problemi düalizmle karşı karşıyayız çünkü bir ben varım bir de dışarısı, orayı duyumluyorum, dışarısı bana duyu organlarım yoluyla veriliyor, ve ben bir yargı sahibi oluyorum. Bu bir yere kadar çalışır arkadaşlar. Yemek yiyip sevişip yatabilirsiniz. Diğer şeyler için farklı yollar geliştirmeniz gerekir. Ama o şeyler, yemek yeme sevişme ve barınma gibi hayati değildir, en azından hepimiz için. Mesela kaliteli müzik dinlemek herkesçe hayati değildir, olmasa da olur. Ya da Tanrı’yı keşfetmemiş olmak kimisine göre çok da kötü bir şey değildir. Ancak bir imanlının en önemli değeri Tanrı’yı tanıyor olmasıdır. Ama o tanısın biz de tanımayalım, ne var bunda?
Şu var, ne yazıktır, burası felsefi değil psikolojik bir pasaj olacak. Çünkü bu acınası tavır, yani herkesin bizim gibi düşünmesine ihtiyaç duyma tavrı, bizim maymun olan ama çok da şirin olmayan doğamızın özelliklerinden biri. Başka fikir ihtimali bile karşımıza çıksa hemen rahatsız oluveririz, eğer zihnimiz yeterince terbiye edilmediyse. Bunun iyi niyetli versiyonu olarak bir de şu var: Çocuğunun cehenneme gitmesini istemeyen ya da çocuğunun imansızlığı kendisinden sorulacak olan Hz. Muhammed’in yüzüne bakamayacak baba sendromu. Bu iyi niyetli ama cahilce. Sebebi de henüz diyalektik aklın kullanımının tam kavranamamış olması. O kavrandı mı ateist olmazsınız ama öyle demiyorum; aksine ne yargıya varırsanız onu çok daha güzel kavrarsınız diyorum.
Bu tavrın cahilce olmasının sebebi şu: Ruhumuzun biri coşkularla alakalı olan, ya da güncel deyimiyle duygularla alakalı olan bir bölümü, bir de akılla alakalı olan, mantıksal bölümü olsun. İman ruhun coşkuya iye olan kısmının bir edimidir. İki artı ikiye dört demek de mantıksal olana. Ancak biz genel olarak dışarısı dediğim yeri anlamlandırırken orada iki artı ikideki gibi bir kesinlik ararız. Rahat ettirir bizi. Hatta dilimize bile geçmiştir; bizim gibi düşünüldüğünde “evet çok mantıklı” deriz. Genel olarak benzer fenomenlere insanların çoğunluğunun benzer anlamlar yüklemesi “sağduyu” sayesinde olur ve bu terim çok büyük oranda olumlu bir anlam yükü taşır. Ancak Zenon ve Herakleitos çok açıkça göstermiştir ki sağduyuya asla güvenemeyiz. Hele araştırdığımız nesnenin değeri sonsuza gittikçe, o oranda temkinli ve şüpheci olmalıyız. Yani “abi şu kaşığın bile yaratıcısı var görmüyor musun abi gözün mü kör” söylemiyle aslında meselenin ne kadar apaçık, basit olduğunu ifade etmekle meseleyi o oranda değersizleştirmiş olursunuz. Bunun farkında olan tasavvufçulardan da tam tersi bir eğilim olarak sağduyuya en uzak söylemlerin şekillendiğini görürsünüz: “Ben Tanrı’yım”, “Bir Ben var benden içeri”. İkinci söylemdeki sağduyuya aykırılık hemen görünmüyor olabilir ama çok açıktır: Aynı yerde iki şey bulunmaz. Merak edenler Aristoteles Metafizik 3 olması lazım bi de Fizik’in başlarında bir yerde detaylıca bahsediyor oralara bakabilirler, Anaksagoras’ı ve nicelerini eleştirirken.
Yazı uzayıp gidecek o yüzden şimdilik bu paragrafla şu şekilde sonlandıracağım: Yahu iman etmek kötü bir şey mi? Hayır. E o zaman başkalarına yaymaya çalışmamız neden kötü? Çünkü özneldir ve coşkusaldır. Karını paylaşmak gibi bir şeydir açık konuşmak gerekirse. Bu yüzden inancımız ve sebebimiz sorulduğunda rahatsız oluruz. Sınırlarımız ihlal edilmiş hissederiz. Ha ama bu değerler kişiden kişiye değişir sen neden karısını paylaşmayı rahatsız edici bir örnek olarak veriyorsun diyen arkadaşlar için, benim değerlerimin de bu şekilde olmasının yanlışlığının nedenini anlamamış olduğumu ifade etmek isterim. Sosyal medyada kendini akıllı sanan lise çağındaki bir çocuk düzeyinde teorilerle etik yapmaya çalışmayın artık, bir diyanet işleriniz eksik. Bu sayfanın yazarlarına da bu eleştirileri getirmeyin, sizi biraz aşarlar. Son olarak iman hakkında rasyonel bir tasarıda bulunamazsınız: Çünkü rasyonel tasarıların tuğlaları duyu verilerinden gelir ve Tanrı ya duyumsanamaz demek zorundasınız ya da bu duyumsanım en öznel olandır demek zorundasınız çünkü mutlak varlığın tezahürü hakkında konuşuyor olacaksınız. Yani duyumsadığınızda aslında taşı duyumsama ile Tanrı’yı duyumsama özdeş olacak. Her şeydeki birliği ve birlikteki her şeyi duyumsamış olacaksınız. Bu düzeyde bir kavrayışın örneği İbn Arabi’de vardır. Böyle yazınca hoş geliyor hatta eğer çocuğunun ateist olmasından muzdarip iyi niyetli baba sendromu yaşayanlardan biri bu cümleleri okuduysa çok sevmiştir. Lakin bu cümlelerin nesnesi olarak tasarlanan bir Tanrı temelinde şekillenen ontolojiyi tartışamazsınız. Çocuğunuzla tartışamazsınız ya da başkasına “hadi sen de inan” diyemezsiniz, çelişiktir bu Tanrı anlayışıyla. Onu sadece yaşarsınız. O yüzden güzeldir zaten. Cahillik de işin tam burasındadır.
















