Stargate SG-1, 01.15 Singularity
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Spain

seen from United States
seen from Malaysia
seen from United States
seen from India
seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from Switzerland
seen from United States
seen from China
seen from Greece
seen from United States

seen from Yemen
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
Stargate SG-1, 01.15 Singularity
"zaten,bir felakete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası,o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir.."
Riley made her way from her suite to Manny’s. She was in Dalton 108, so while they weren’t neighbors by any means, she didn’t have that far to go. And she considered it nice that she didn’t have to go out in the cold to one of the other buildings. As she approached his door it dawned on her: she hadn’t thought to ask if he expected her to kneel or not. Should she? Would he consider it disrespectful if she did not? Riley knew she would expect a submissive to kneel, so she should probably do the same for Manny. Riley got down on her knees, then lifted a hand to knock on the door and waited. @dommanny
Bizi üzen, birileri ya da bir şeyler değil, onlara yüklediğimiz anlamlar. Dolaylı olarak da üzülmemizdeki temel sebep kendimiziz. Bugün benden gidişinin yedinci günü. Tam bir hafta olmuş. Bir ayın dörtte biri. Yılın da yüzde bilmemkaçı. Ayın dörtte birini sensiz geçirmiş olmak gözüme öyle korkunç gözüküyor ki. Aman Allah’ım! Aslına bakarsan bir grup insan toplanmış yıl diye bir kavram uydurmuş. Yılı mevsimlere, mevsimleri aylara, ayları haftalara, günlere, saatlere, dakikalara, saniyelere ve hatta saliselere bölmüşler. 7 günün aman aman bir anlamı da yok. Sensiz geçen ilk günümün mantıken daha zor olmasını beklerdim ama bugün canımdan can gidiyor. Aptal haftalar.
Bu hafta kendimi geliştirmeye çalıştım bazı noktalarda. Kafamdaki, kafamızdaki sorulara yanıt aradım. Bir gün bunları konuşur muyuz bilmiyorum fakat bunların açıklamasını bulmak, varsa yanıtları analiz etmek benim için önemli. En çok kendim için yaptım yani bunu.
Ölüm dört bir yanımızı sarmış. Yas ve kayıp ile ilgili bir seminere katıldım. Harika bir seminerdi. Sadece ölüm üzerine de konuşulmadı üstelik. Her travma sonrası yas sürecinin yaşandığını dile getirdi eğitmen. (Ertelenmiş yas kavramına hiç değinemem şu an.) Senin benden gidişin de bir travma ve şu an bir yas içerisinde olduğumu fark ettim. Kayıp yaşayanların “dünya güvenli bir yer” inancı sarsılırmış. Arttırıyorum; dünya ve insanlar güvenilir değil. Nasıl çıkarım? Mutlu musun beni böyle duygu ve düşüncelere ittiğin için? Öfke bu süreçte sık karşılaşılan bir durummuş. Neyse ki delirmemişim, neyse ki yalnız değilim. Aynı seminerde insana rahatsızlık verenin ölüm değil ona yüklenen anlam olduğu da tartışıldı. Ölüm şayet bir yok oluşsa daha kaygı verici ve anlamsız gelebiliyormuş gözümüze. Peki sen yok oldun mu? Ben buna nasıl bir anlam yüklemem gerektiğine emin değilim.
Bağımlılık üzerine bir eğitime de katıldım. Temel konu sigara bağımlılığı olsa da diğer bağımlılıklara da ucundan kıyısından değinildi. Bağımlı olduğum madde veya kişi ile karşılaştığımda beynimin, bedenimin, hormonlarımın nasıl tepki verdiklerini öğrendim. Bu kadar dürtüsel, bu kadar ilkel olmak beni çok güçsüz hissettirdi. Hemen her durumda olduğu gibi yüksek farkındalıkla da bunun üstesinden büyük ölçüde gelinebileceğinden bahsettiler. Senden ve diğer bağımlılıklarımdan kurtulmak istiyorum. Farkındalığı arttırmak için de temelleri Budizm felsefesine dayanan mindfulness egzersizleri önerdiler. Bu konuda henüz bir araştırma yapamadım fakat yapılacaklar listeme eklendi.
Mindfulness ile ilgili bir yayına katıldım. Hem adamın bende kusma hissi uyandıran aşşşşşşırı sakin ses tonu hem de internetimin çağ dışılığı yüzünden yayından erken vakitte çıkmam gerekti. Belki de evrenin bana “mindfulness işini biraz ertele” deme şeklidir bu, kim bilir?
İlişkilerde hayal kırıklıklarını konu alan bir canlı yayına rastladım. İşi gücü bırakıp oturdum yayının başına. Alanında uzman iki akademisyen yapıyordu yayını ama sohbet havasındaydı. Beklentilerden, idealize etmeden, inkardan bahsedildi. İnkar ama nasıl inkar bak şimdi; karşımızdaki kişinin olumsuz bazı özellikleri var ama görmezden geliyoruz, önemsemiyoruz, “yok ya her zaman da böyle değildir, anlık bir durum” diyoruz. Sonra süreç ilerliyor ilerliyor bu görmezden geldiğimiz durum hooop ilişkinin göbeğine sorun olarak oturuyor. Bu durumu da ilişkimizle bağdaştırdığım çok yer oldu. Bizim için bir defter edindim. Bunları not alıyorum, kavramsallaştırıyorum. İdealize etme durumu da tamamen kafada uydurma gibi. Ben seni kafamda mı uydurdum acaba? Arzu ettiğim adam, mutlu olmayı umduğum profil sen değildin de senin ufacık bir davranış kırıntını genişleterek “heh işte bak doğru kişi bu” mu dedim? Bu sorudan pek emin değilim. Üzerine biraz düşünmem lazım. Bir de aynı hoca ölüm ve ayrılık kavramlarının beynin aynı bölgesi tarafından algılandığını söyledi. Yani beynimizin de ayrılığı ölümle ilişkilendirdiği görüşünü ennn somut hali ile önümüze serdi.
Varoluşçu terapi çalıştım. Rollo May’ler, V. Frankl’lar, Yalom’lar havada uçuştu. An geldi yaşamın anlamını sorguladım, an geldi varoluşsal boşluğa düştüm. Rollo May’in “Nefret aşkın zıttı değildir, kayıtsızlık aşkın zıttıdır.” tespitini okuyunca yutkunamadım. Öyle dakikalarca bakıştık cümle ile. Cümleyi sakince not alıp bugünlük varoluşçu terapi defterini kapattım.
Bir ilişkide sorun varsa geçmiş aile yaşantılarına da odaklanmak gerektiğine yönelik uzman görüşlerine rastladım. İşlevsel olmayan aileler ile ilgili okumalar yapıyorum. Henüz sonlanmadı. Bunu başka yazımda tartışacağım.
Zihnimi devamlı bir şeyler ile meşgul etmeye çalışıyorum ama nereye kaçsam sana dair ipuçları buluyorum. Bir şeyler beni sana çekiyor. Koooskoca bir haftada seni bana yaklaştırmayan dünya beni sürekli sana çekiyor. Ama kader bu ya ben sana ne kadar yaklaştığımı sansam da bir o kadar uzaklaşıyoruz. Sana artık yakın olmak istiyor muyum emin değilim ama emin olduğum bir şey var ki seni seviyorum. Sevgi, bize her şeyi yapma özgürlüğü tanımaz. Ben seni sevdiğim için seni arayamam, haklarını gasp edemem, senden haber almak için ortak bağlantılarımızı kullanamam. Bu çok büyük bir saygısızlık ve mantık dışı olur. Zaten dürtüsel hareket eden bir hayvan gibi hissediyorum bağımlılıklarım yüzünden, bırakalım da bu mantıklı olsun değil mi? Elbette aklımıza uyan şey canımızı yakmayacak diye bir kaide yok. Canım yanıyor. Seni çok özlüyorum. Seninle konuşmayı çok istiyorum. Seni görmeyi, sesini duymayı, sana dokunmayı çok istiyorum ama bunları istiyor olmam elde edebileceğim anlamına gelmez. Sadece istiyorum...
Yeni arkadaşlar edindim. Çok heyecanlanırım böyle zamanlarda bilirsin. Sana hemen anlatmak isterim. Beraber durumu ele alırız, iyi dileklerde bulunup süreci gözlemlemeye koyuluruz. Böylesi deneyimlerimi ve arkadaşlarımı sana anlatamamak da zor geliyor. Eskiden her şey daha anlamlıydı. Şimdi eksik hissediyorum. Çok yarım kalmış gibiyim. Sağlık durumum gittikçe kötü bir hal almaya başladı. Haftayı 5 kilo kayıpla kapatıyoruz. Bu beni biraz korkutuyor. Kısa sürede el atmam gerekebilir bu duruma. Bir hafta daha bekleyelim yine de.
Çok geç oldu. Uyumalısın. Ben de uyumalıyım. Güzel rüya görme umudunu geçtim artık, yalvarırım kabus görmeyeyim. Mümkünse iyi geceler.
Supernatural rewatch - 01.15 The Benders
Another one of my favorites in season 1
I love all the brotherly banter in this episode
Kathleen was great. A badass character and a good actress. I really felt for her
Quotes
KATHLEEN: Samuel Winchester. So, you know that his brother, Dean Winchester, died in St. Louis. And, uh, was suspected of murder.
DEAN: Yeah, Dean. Kind of the black sheep of the family. Handsome, though.
***
DEAN: Sam’s my responsibility. And he’s comin’ back. I’m bringin’ him back.
***
KATHLEEN: I ran your badge number. It’s routine when we’re working a case with state police. For accounting purposes and what have you.
DEAN: Mmhmm.
KATHLEEN: And, uh, they just got back to me. It says here your badge was stolen. And there’s a picture of you. (a heavy African-American man.)
DEAN: I lost some weight. And I got that Michael Jackson skin disease.
***
DEAN: Look, here’s the thing. When we were young, I pretty much pulled him from a fire. And ever since then, I’ve felt responsible for him. Like it’s my job to keep him safe. I’m just afraid if we don’t find him fast—please. He’s my family.
***
DEAN: Demons I get. People are crazy.
***
DEAN: Oh, eat me. No, no, no, wait, wait, wait—you actually might.
***
DEAN: You hurt my brother, I’ll kill you, I swear. I’ll kill you all. I will kill you all!
***
DEAN: Never do that again.
SAM: Do what?
DEAN: Go missin’ like that.
SAM: You were worried about me.
DEAN: All I’m sayin’ is, you vanish like that again, I’m not lookin’ for ya.
SAM: Sure, you won’t.
DEAN: I’m not.
SAM: So, you got sidelined by a thirteen-year-old girl, huh?
DEAN: Oh, shut up.
SAM: Just sayin’, gettin’ rusty there, kiddo.
In German it is S-Day (dissection=Sektion) and it’s way more funny because...biology lesson...and the letter S..... xDDDD
#MySPNLittleMoments 26/365
When your big brother comes to the rescue ❤️