Bir Davaya Adanmak,
Bir davaya adanmak, o davanın ne kadar büyük bir dava olduğunu gösterdiği gibi aynı zamanda sonraki nesillere bırakılan bir mirastır. Ancak bu sadece adanmayı konuşmakla, bir davaya adanmış olmayı söylemekle olmaz. Adanılan dava bir sevdaya dönüşmedikçe, uykuları kaçırmadıkça, yemeden içmeden kesmedikçe, gülmeyi unutturmadıkça tam olarak adanılmış sayılamaz. Tıpkı şarkın şanlı Sultanı Selahaddin Eyyubi gibi… “Kudüs tutsakken ben nasıl gülebilirim?” diyordu. Kudüs ve Mescid-i Aksa onun için bir davaya, bir sevdaya dönüşmüştü. Kudüsle yatıp Kudüsle kalkıyordu adeta. Kudüs’ü bir asırlık esaretten kurtarma arzusu ve davası onu gülmekten, yeme-içmeden kesiyordu. Allah Celle Celaluhu da kendisini Kudüs’ün kurtuluşuna adayan Selahaddin’e fethi nasip ediyor ve bu şekilde tarihe geçiyordu. Aynı şeyi Fatih Sultan Muhammed Han için de söyleyebiliriz. “İstanbul surları çok güçlü, yıkılamaz” diye olumsuz görüş bildirenlere kızıyor, atını denize sürüyor, “Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni” diyerek kararlılıkla ve azimle kuşatmaya devam ediyordu. Elli üç gün süren kuşatmanın ardından Allah Azze ve Celle İstanbul’un fethini nasip etti. Hedefine doğru giderken engellere takılanlar değil zorluklara aldırmayanlar hedeflerine ulaşabilirler. Tüm bunların ışığında diyebiliriz ki bir davanın müntesipleri o davaya her ne pahasına olursa olsun sarılmadıkça, geçmişte kendini adayanlar gibi zorluklara talip olmadıkça başarıya ulaşamazlar. Müslümanlar büyük hedefler için büyük bedeller ödemeyi göze almadıkça o hedeflerin sadece edebiyatını yapmış olacaklarını, bu şekilde hedeflerine ulaşamayacaklarını bilmelidirler. Rahmetli Şehid Hasan El-Benna ne güzel söylemiş: “Yarınlar yorgun olanların değil rahatından vazgeçenlerin olacaktır.” -Murat Gülnar
















