Kayıp Ruhun Zindanı Esrarname II
Esrarname I’i ortalama iki ya da üç sene önce okumuştum. Aradan geçen uzunca bir zaman sonrası kütüphanede elime rastgele geldi ve biraz geçmişi yad etmek için okumaya başladım.
Aradaki zaman farkı sebebiyle ne yazık ki karşılaştırmalı bir inceleme yapamıyorum. Umarım mazur görürsünüz.
Fantastik edebiyat türüne örnek sayılabilir aslen. Dahak, Asfar gibi doğaüstü varlıklar, muskalar, insanüstü yetenekler var. Bu konuda nispeten orjin bir konu ele aldığını düşünüyorum Esrarname isimli bir kitap var ve doğaüstü bir varlığın içine hapsedilmesiyle insanoğluna yetenekler veriyor. İnsan lisanında yazılmayan, sürekli yer değiştiren harfler, korkunç resimleri, yok edilemez olması, Nagehan’ın uyku durumuna benzer bir halde sadece onu okuyabiliyor olması...
Kitap, Esved’in ortadan kayboluşu ile beraber ortaya çıkan hırsızlıklardan birinin anlatımıyla başlıyor. Bu bölümde okuyucu yazarın dişi olduğunu hissediyor. Başkaları ne der bilmiyorum ama burada çok basit, doğal olacağım derken başarıya ulaşamamış bir anlatım var.
Benzer anlatımda daha ileride iğne oyalı çeyizini anlatırken başımıza geliyor.
Bir kız yengesinin, herhangi birini isteyip de oynatamadığı görülmüş iş değildi. Çünkü bu yolda yapılacak her türlü şey -çekiştirme, dürtme hatta çimdikleme- mübahtı....
.. Bİirazdan kolu koparılırcasıne çekilecek, “Aaa ne kadar ayıp, nişanlı kızların oturduğu nerede görülmüş, kalk da iki dönüver” diye ayağa kaldırılıp onlarca kadının önünde rezil olma pahasına şıkır şıkır oynatılacaktı.
..Sonunda korkulan olmuş, yenge hanım hedefi şaşırmaya bir ok misali Nagehan’a doğru atılıp koluna yapışmıştı. Nagehan, “Ben pek bilmem oynamayı” dedikçe kadın üsteliyor, “Aaa, ölümü gör kız, biz biliyormuyuz da oynuyoruz? Vallahi ayıp olur diyerek omuz titretiyor, bir yandan da kızın kolunu çekiştirerek yaygaralar koparıyordu...
İkinci bölümde Pervend Hatun’un ölümü işlenmesi, bu bölümün ne olduğunun açıklanmasının son bölümlere bırakılması yerinde ve güzel bir karar olmuş. Gerçekten romanın asıl girişi diyebiliriz bu bölüme.
Genel olarak romanda dikkat dağıtan sorunlardan birisi de yerli yersiz eski sözcükler kullanılmış olması. Bunlara okuyucuya konuyu anlatırken yer verilmiş, Yiğidi öldür hakkını yeme derler. O yüzden belirtmek gerekir ki bazı Farisi tamlamalar güzel durmuş. Ne yazık ki bunların çoğunlukta olmadığını da belirtmek lazım. Eski kelimelere gereksiz ve çok yer verilmesinin anlamsız olması bir diğer eksi yön.
Karakter diyaloglarında yapaylık var yer yer. Babasının Nagehan’ın Esrarname’yi imha etmediğini öğrendiğinde öfke hissedilmiyordu kelimelerin arasında. Çok kısa geçiyor babanın karakter olarak konuştuğu hissedilmiyor pek.
Aynı şekilde bütün kitap boyunca Esrarname’nin gizemi gidiyor. Nasıl bir şey çözülebilecek mi? Bütün sayfalar ardı arkasına böyle doluyken başarısız geçişlerle dolu bir olay çıkıyor karşımıza. Cin Nagehan’ı alıp götürüyor ve kendi lisanını öğretiyor. Sonrasında zaman ve mekan yolculukları arasındaki geçişler oldukça sönük. Nerede olduğunuzu anlamanız için gerçekten birkaç kere okumak gerekebiliyor.
Olay sonrası demin bahsettiğimiz Esrarnamenin Büyük Gizemi çözülüvermiş. Evet Nagehan cin dilini öğrendi nasıl öğrendiğini güç bela anladık. Ama sonrası?
Sütkardeşine “Ben Esrarname’yi çözdüm.” diyerek olay geçiştiriliyor. Sayfaları sırf bu yüzden çevirdiğimiz Esrarname’nin gizemi çözülmüş biz bunu Nagehan’ın eline aldığından bile haberimiz olmadan öğreniyoruz.
Dövüş sahnelerinin tasviri içler acıtıcı. Başlarda Esved’in haydutu yakaladığında duyduğu zevki tadabiliyoruz. Çok az da, fazla da olmasa da hissedilirken iş Asfar, Nagehan dövüşmesine gelince üzülerek söylemek gerekir ki yerlere düşüyor. Asfar’ın can çekişmesi çok kısa ve güdük kalmış. Üstelik Nagehan’ın Asfar’ı öldürebilmek adına biraz daha çabalaması gerekirdi. Yani şahsi düşüncem o.
Nagehan’ın İbrahim Ethem Bey’in öldüğünü düşünüp arkasına bakmamaya çalışarak oturup ağlaması.... (Neyse geçelim, geçelim...)
Sonlara doğru Nagehan’ın kitaba bağlanmışlığının güzel vurgulandığı yerler var. Ama tekrar karşımıza çıkan yapay bir diyalog ile Nagehan ve İbrahim Ethem Bey arasında geçen kavgayı takriben Esrarname yakılıyor. Çok da sıradan ya da çok da sıra dışı bir son değildi zannımca.
En son olarak da karakterlere bir bakalım. Tam burada araya girip karakterleri ayrıca semaptik olduğunu bahsetmek lazım. Örneğin Hattap dedm olaydı keşke. Ali Cengiz kahramanım bak. :)
Ali Cengiz okuyan herkeste sempati bırakmıştır. Yazar, çocuk gözüyle baktığında çok da başarılı olamasa da Ali Cengiz’i kahramanımız yapmaya yetecek bir anlatım da koymuş ortaya.
Asfar. Kitaptaki en kötü kahraman. Hiçbir zaman uzun uzun Asfar şöyledir böyledir diye betimlenmemiş. Yeri geldiğinde korkutmak istediğinde ya da kızdığında yeteri kadar teferruat verilmiş. Bence gerçekten oldukça hoş bir detay olmuş bu.
Nagehan Ana kahraman. Kıskançlığı, sondaki kitaba bağlanışı, Esved olmayı arayışı... Ehhh... Karakter olduğunu kitabın olay örgüsünden yırttığını hissediyorsunuz ama Ali Cengiz kadar da tatlı değil.
Hattap Hatırası büyük olan hançerinin saklanmasıyla eski kimliğini unututp Asfar’ın telkinleriyle başka kimliğe edinmiş olması fantastik bir kitap olduğunu tatlı tatlı hissettiriyor bence. Ali Cengiz’i koruyup gözlemesi de tam anlatılan sakalına uygun tontoş bir dede tasviri etrafında birleşiyor.
İbrahim Ethem Bey Açıkcası figüran gibi durmuş. Nagehan’a aşkını hiç hissedemedim. Aniden ortadan kaybolması kitabın içini dolduran bir etmen olmuş bence.
Hamdi Bey ve Banu Hanım. İkisi de figuran. Hamdi Bey medrese kapıcısı, Banu Hanımm medrese muallimi. Hamdi Bey’in çalıştığı evde kıtlık çıkması gülümseten bir detay oldu. Banu Hanım neşeli ama diyalogları daha içten olmalıydı.
Zait ve Yedi Adamı Yedi Adam gerçekten farklı bir detay olmuş. Hiç laf etmeyen düze gidin denildiğinde taş çıkarsa karşına etrafından dolanmayacak kadar emre sadık iradesiz karakterler. Sonlara doğru Mankurt olduğunu öğreniyoruz. Buraya eksi artı bir şey demiyorum. Bana göre çok klişe olmuş ama orjinal bulanlar da vardır.
Yedi adamı yöneten Zait kurnazlığını belli eden detaylar var. Hikayeden çıkışı biraz daha belli olsaydı en azından veda edebilseydik.
Dilber ve Ziban Dilber çocukluğunda gördüklerinin etkisiyle suskun ve edilgen bir tip olarak canlandırılmaya çalışılmış. En azından ben okurken yapay zeka olarak hissettim. Psikolojik tasvirler hiç yok ve haliyle Dilber’in düştüğü durum yapay zeka olarak düşünülüyor.
Ziban Dilber’i koruyup kollayan cin. Bir iki kere görüşüyoruz sadece. Ama Nagehan’ın Asfar’ı öldürmesi için kandırması da kitabın final yolunu döşeyen taşlardan oldukça alımlı ve iri olanı.
Özetle geçişler, anlatım dilinde bazı sorunlar, diyaloglarda yapaylıklar olsa da nispeten özgün bir konu üstünde yükselen ortalama bir kitap.