Isabelle…
Kitabın arka kapağında yer alan yazı aynı şu şekilde:
“… André Gide, büyük bir ailenin parçalanmasını, ahlaki bir yıkılışı, bir şatonun çöküşünde simgeleştirirken, estetiğin sunduğu görünüm ile gerçeklik arasındaki uçuruma işaret ederek bu alçakgönüllü öyküye büyük bir derinlik kazandırıyor. Isabelle, büyük bir ailenin çöküşünü, bir şatonun çöküşüyle simgeleştiriyor.”
Yalan. Koca bir yalan.
En baştan başlarsak André Gide arkadaşlarıyla büyük bir parkı olan artık yıkılmaya yüz tutmuş bir şatoya giderler. Gerard isimli dostu bu şatonun bu hale nasıl geldiğini anlatmaya başlar. Bu bölüm ilk birkaç sayfada italik yazıyla verilir ve sonunda arkadaşlarının birinin kılığına girip o öyküye başlarız.
Konu olarak nispeten bir vasatlık taşıyor üstünde. Tezi için şatoya gider karakter ve bazı ailevi durumlarda gariplikler ortaya çıkar. Şatonun küçük oğlunun babası ölmüş, annesi ortalarda yoktur. Şatonun sahibi başka bir aileyle beraber yaşamaktadır Şatonun kime ait olduğu neden başka aileyi yanlarına aldıkları ayrı bir çelişki ve gariplik barındırır. Karakterimiz bunu merak edip öğrenme peşine düşer. Şatonun içerisinde yer alan köşkün penceresinin altında pislik içinde kalmış bir mektup bulur. Sonrasında büyük bir aşkı (!) öğrenir.
Özeti çıkardığımda da fark ettiğim gibi herhangi bir orjinlik yok. Hele sonlara doğru aşkın gelişmesini öğrenmeye kalktığımızda feci bir yazım hatası çıkacak karşımıza. Durun sırayla gidelim.
Tasvirler orta seviyede kalmış. Tutup da tadını çıkara çıkara şatoyu ya da etrafını zihnimde canlandıramadım. Bazı yerlerde durum içler acısı bir hale dönüyor. Çevirmenden mi yoksa yazardan mı kaynaklı bilemiyorum ama pasajı aynen yazıyorum:
“ …Resimdeki meleksi safiyet, yerini tutkulu bir mahmurluğa bırakmıştı ve ressamın aralık olarak çizdiği dudaklarının kenarı, hangi bıkkınlıktan bilinmez, kırışmıştı. “
Evet buraya kadar betimleme gayet güzel. Yılların yiyip bitirdiği nice dertlerden geçiren üzgün ama çok da güzel bir kadın bu. Ama devam edersek:
“ …Başında, bağcıkları taftadan, hareli tüyleri olan küçük bir fötr şapka vardı; simsiyah bir bukle, bağcığın üstünden dışarı fırlamıştı, başını eğdiğinde önüne sarkıp şakaklarını gizliyordu. Boynunda BOKBÖCEĞİ yeşili kurdele olmasaydı matemde sanılabilirdi.”
Karşımızda aşkı uğruna çok ıstırap çekmiş melek gibi kadının kurdelesinin tasviri… Bokböceği yeşili nedir usta. Rengi tanımlayacak başka hayvan ya da kelime mi kalmadı…
Hemen arka sayfasında “... Yüzüklerden iki üç tanesi yere düştü. Isabelle aç bir köpek gibi yüzüklerin üstüne atılıp kaptı.” Cümlesi var. O çaresizliği, atmosferi tanımlarken Isabelle’in meleksiliğinden arta kalmış son parçayı da aldı gitti yazar bizden.
Kitap boyunca geçişlere neredeyse hiç uğraşılmamış. Telgraf geliyor. Karakter sesli bir biçimde üzüldüm, Allah, Allah… Diyor soruyorlar sonrasında ne yazdığını. Paris’ten çağırıyorlar beni diyor. Yaşlı adam ama bunu yapamazsınız araştırmanız için size belge hazırlamıştım diyor, karakter aaaaa dur öyle yapıyım diye içinden geçirip hemen hayali bir telgrafı, olmayan bir adrese yazıyor.
Diyaloglar bir insanın konuşmasını andırıyor ancak her diyalogda akılda kalan karakterin, konuşma bitse de kurtulsam diye içinden geçirdiği oluyor. Bunun en iç acıtıcı bölümü sonlara doğru. Isabelle başından geçenleri anlatırken basit cümlelerle sadece olay örgüsüne yardım etmek için konuşuyor. Aradaki paragraflarda duygularının anlatımı da hiç de etkilenmeyecek vasatlıkta. Ama papazın diyaloğu için hakkını teslim etmek lazım. Isabelle’den bahsederken cüppesini giymiş bir din adamının detayı ve konuşması vurgulanmıştı. Ayrıca Casimir için yazılan diyaloglarda da bir çocuğun duyguları, konuşması ve cümleleri vardı. Orada da güzel bir yazıma rastlıyoruz. Hele çocuğun gelecek sene için söz alması, karakter şatodan ayrıldıktan sonra yazdığı mektupta gelemeyeceğini belirtmesi gerçekten bir çocuğun açısından yansıtıyordu bize her şeyi.
Karakterler açısından yaşlı Mösyö Floche gerçekten romanın sayfaları arasından çıkıp ruh taşıdığını düşündürüyordu. Kibarlığı ve karakterimize yardım etmesi detayları ile ustacaydı açıkçası. Ama ne yazık ki ben ana karakter dahil bu canlılığı ve ruhu başka bir karakterde göremedim.
Lafı çok uzun tutmak istemeden şu meşhur aşk hadisesine ve kapağa gelelim.
Isabelle yan şatodaki oğlana aşık olur. Kaçmaya anlaştıkları gün oğlanı, iki şato arasında çitlerin dibinde ölü bulurlar. Av tüfeğinin kazara ateş alıp öldüğüne hükmederler.
İş aslında Isabell’in ağzından öğrendiğimiz kadarıyla, Isabelle vazgeçer kaçmaktan bahçıvana oğlanın köşke gireceğini girmemesini istediğini söyler. Bahçıvan da çeker vurur. Evet göründüğü kadar sıradan, okurken de neden yaptığını öğrenmediğimiz hatta değil Isabelle, böylesi bir yazarın yazmaya utanacağı kadar muğlak ve basit ifadelerle olay örgüsü bitsin diye geçiştirdiği bir aşk hikayesi. Yorum yapamıyorum bile. İçler acısı.
O kapakta bahsedilen ailenin şatonun çöküşünde simgeleştirilmesi de aile büyüklerinin ölümü üzerine Isabelle’in şatoya yerleşmesinden birkaç paragraftan ibaret.
Kısacası eğer Kürk Mantolu Madonna’yı okumuşsanız uzak durmanız gereken bir kitap.