Sakinliği seviyorum.
seen from United States
seen from Hong Kong SAR China

seen from United States
seen from United States
seen from Spain
seen from Spain
seen from South Korea

seen from Singapore
seen from Germany

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Philippines

seen from Malaysia

seen from Hong Kong SAR China

seen from Malaysia

seen from South Africa
seen from United States

seen from United States

seen from Netherlands
Sakinliği seviyorum.
Kocası savaşta şehit olan kadına taziyeye gelen komşuları üzgün bir şekilde;
“ Şimdi ne yapacaksın?
Ne yiyip içeceksin?
Sana kim bakacak? “ diye sorunca, kadıncağız cevap verir;
“ Yahu niye üzülüyorsunuz? Rızkı yiyen öldü, veren değil!. “
Feridüddin Attar - Esrarname
Kocası savaşta şehit olan kadına taziyeye gelen komşuları üzgün bir şekilde;
- 'Şimdi ne yapacaksın ?
Ne yiyip içeceksin ?
Sana kim bakacak ?' diye sorunca.
Kadıncağız cevap verir;
- Yahu niye üzülüyorsunuz ?
Rızkı yiyen öldü, veren değil !'
Esrârnâme, Feridüddin Attar
birbirini yenileyen bedenlerin mahzeninde her şey biraz delice her şey biraz yorgun
Onursal Yakupoğlu
Kayıp Ruhun Zindanı Esrarname II
Esrarname I’i ortalama iki ya da üç sene önce okumuştum. Aradan geçen uzunca bir zaman sonrası kütüphanede elime rastgele geldi ve biraz geçmişi yad etmek için okumaya başladım. Aradaki zaman farkı sebebiyle ne yazık ki karşılaştırmalı bir inceleme yapamıyorum. Umarım mazur görürsünüz. Fantastik edebiyat türüne örnek sayılabilir aslen. Dahak, Asfar gibi doğaüstü varlıklar, muskalar, insanüstü yetenekler var. Bu konuda nispeten orjin bir konu ele aldığını düşünüyorum Esrarname isimli bir kitap var ve doğaüstü bir varlığın içine hapsedilmesiyle insanoğluna yetenekler veriyor. İnsan lisanında yazılmayan, sürekli yer değiştiren harfler, korkunç resimleri, yok edilemez olması, Nagehan’ın uyku durumuna benzer bir halde sadece onu okuyabiliyor olması... Kitap, Esved’in ortadan kayboluşu ile beraber ortaya çıkan hırsızlıklardan birinin anlatımıyla başlıyor. Bu bölümde okuyucu yazarın dişi olduğunu hissediyor. Başkaları ne der bilmiyorum ama burada çok basit, doğal olacağım derken başarıya ulaşamamış bir anlatım var.
Benzer anlatımda daha ileride iğne oyalı çeyizini anlatırken başımıza geliyor.
Bir kız yengesinin, herhangi birini isteyip de oynatamadığı görülmüş iş değildi. Çünkü bu yolda yapılacak her türlü şey -çekiştirme, dürtme hatta çimdikleme- mübahtı....
.. Bİirazdan kolu koparılırcasıne çekilecek, “Aaa ne kadar ayıp, nişanlı kızların oturduğu nerede görülmüş, kalk da iki dönüver” diye ayağa kaldırılıp onlarca kadının önünde rezil olma pahasına şıkır şıkır oynatılacaktı.
..Sonunda korkulan olmuş, yenge hanım hedefi şaşırmaya bir ok misali Nagehan’a doğru atılıp koluna yapışmıştı. Nagehan, “Ben pek bilmem oynamayı” dedikçe kadın üsteliyor, “Aaa, ölümü gör kız, biz biliyormuyuz da oynuyoruz? Vallahi ayıp olur diyerek omuz titretiyor, bir yandan da kızın kolunu çekiştirerek yaygaralar koparıyordu...
İkinci bölümde Pervend Hatun’un ölümü işlenmesi, bu bölümün ne olduğunun açıklanmasının son bölümlere bırakılması yerinde ve güzel bir karar olmuş. Gerçekten romanın asıl girişi diyebiliriz bu bölüme.
Genel olarak romanda dikkat dağıtan sorunlardan birisi de yerli yersiz eski sözcükler kullanılmış olması. Bunlara okuyucuya konuyu anlatırken yer verilmiş, Yiğidi öldür hakkını yeme derler. O yüzden belirtmek gerekir ki bazı Farisi tamlamalar güzel durmuş. Ne yazık ki bunların çoğunlukta olmadığını da belirtmek lazım. Eski kelimelere gereksiz ve çok yer verilmesinin anlamsız olması bir diğer eksi yön.
Karakter diyaloglarında yapaylık var yer yer. Babasının Nagehan’ın Esrarname’yi imha etmediğini öğrendiğinde öfke hissedilmiyordu kelimelerin arasında. Çok kısa geçiyor babanın karakter olarak konuştuğu hissedilmiyor pek.
Aynı şekilde bütün kitap boyunca Esrarname’nin gizemi gidiyor. Nasıl bir şey çözülebilecek mi? Bütün sayfalar ardı arkasına böyle doluyken başarısız geçişlerle dolu bir olay çıkıyor karşımıza. Cin Nagehan’ı alıp götürüyor ve kendi lisanını öğretiyor. Sonrasında zaman ve mekan yolculukları arasındaki geçişler oldukça sönük. Nerede olduğunuzu anlamanız için gerçekten birkaç kere okumak gerekebiliyor.
Olay sonrası demin bahsettiğimiz Esrarnamenin Büyük Gizemi çözülüvermiş. Evet Nagehan cin dilini öğrendi nasıl öğrendiğini güç bela anladık. Ama sonrası?
Sütkardeşine “Ben Esrarname’yi çözdüm.” diyerek olay geçiştiriliyor. Sayfaları sırf bu yüzden çevirdiğimiz Esrarname’nin gizemi çözülmüş biz bunu Nagehan’ın eline aldığından bile haberimiz olmadan öğreniyoruz.
Devam edelim...
Dövüş sahnelerinin tasviri içler acıtıcı. Başlarda Esved’in haydutu yakaladığında duyduğu zevki tadabiliyoruz. Çok az da, fazla da olmasa da hissedilirken iş Asfar, Nagehan dövüşmesine gelince üzülerek söylemek gerekir ki yerlere düşüyor. Asfar’ın can çekişmesi çok kısa ve güdük kalmış. Üstelik Nagehan’ın Asfar’ı öldürebilmek adına biraz daha çabalaması gerekirdi. Yani şahsi düşüncem o.
Nagehan’ın İbrahim Ethem Bey’in öldüğünü düşünüp arkasına bakmamaya çalışarak oturup ağlaması.... (Neyse geçelim, geçelim...)
Sonlara doğru Nagehan’ın kitaba bağlanmışlığının güzel vurgulandığı yerler var. Ama tekrar karşımıza çıkan yapay bir diyalog ile Nagehan ve İbrahim Ethem Bey arasında geçen kavgayı takriben Esrarname yakılıyor. Çok da sıradan ya da çok da sıra dışı bir son değildi zannımca.
En son olarak da karakterlere bir bakalım. Tam burada araya girip karakterleri ayrıca semaptik olduğunu bahsetmek lazım. Örneğin Hattap dedm olaydı keşke. Ali Cengiz kahramanım bak. :)
Ali Cengiz okuyan herkeste sempati bırakmıştır. Yazar, çocuk gözüyle baktığında çok da başarılı olamasa da Ali Cengiz’i kahramanımız yapmaya yetecek bir anlatım da koymuş ortaya.
Asfar. Kitaptaki en kötü kahraman. Hiçbir zaman uzun uzun Asfar şöyledir böyledir diye betimlenmemiş. Yeri geldiğinde korkutmak istediğinde ya da kızdığında yeteri kadar teferruat verilmiş. Bence gerçekten oldukça hoş bir detay olmuş bu.
Nagehan Ana kahraman. Kıskançlığı, sondaki kitaba bağlanışı, Esved olmayı arayışı... Ehhh... Karakter olduğunu kitabın olay örgüsünden yırttığını hissediyorsunuz ama Ali Cengiz kadar da tatlı değil.
Hattap Hatırası büyük olan hançerinin saklanmasıyla eski kimliğini unututp Asfar’ın telkinleriyle başka kimliğe edinmiş olması fantastik bir kitap olduğunu tatlı tatlı hissettiriyor bence. Ali Cengiz’i koruyup gözlemesi de tam anlatılan sakalına uygun tontoş bir dede tasviri etrafında birleşiyor.
İbrahim Ethem Bey Açıkcası figüran gibi durmuş. Nagehan’a aşkını hiç hissedemedim. Aniden ortadan kaybolması kitabın içini dolduran bir etmen olmuş bence.
Hamdi Bey ve Banu Hanım. İkisi de figuran. Hamdi Bey medrese kapıcısı, Banu Hanımm medrese muallimi. Hamdi Bey’in çalıştığı evde kıtlık çıkması gülümseten bir detay oldu. Banu Hanım neşeli ama diyalogları daha içten olmalıydı.
Zait ve Yedi Adamı Yedi Adam gerçekten farklı bir detay olmuş. Hiç laf etmeyen düze gidin denildiğinde taş çıkarsa karşına etrafından dolanmayacak kadar emre sadık iradesiz karakterler. Sonlara doğru Mankurt olduğunu öğreniyoruz. Buraya eksi artı bir şey demiyorum. Bana göre çok klişe olmuş ama orjinal bulanlar da vardır.
Yedi adamı yöneten Zait kurnazlığını belli eden detaylar var. Hikayeden çıkışı biraz daha belli olsaydı en azından veda edebilseydik.
Dilber ve Ziban Dilber çocukluğunda gördüklerinin etkisiyle suskun ve edilgen bir tip olarak canlandırılmaya çalışılmış. En azından ben okurken yapay zeka olarak hissettim. Psikolojik tasvirler hiç yok ve haliyle Dilber’in düştüğü durum yapay zeka olarak düşünülüyor.
Ziban Dilber’i koruyup kollayan cin. Bir iki kere görüşüyoruz sadece. Ama Nagehan’ın Asfar’ı öldürmesi için kandırması da kitabın final yolunu döşeyen taşlardan oldukça alımlı ve iri olanı.
Özetle geçişler, anlatım dilinde bazı sorunlar, diyaloglarda yapaylıklar olsa da nispeten özgün bir konu üstünde yükselen ortalama bir kitap.
Kayıp Ruhun Zindanı’na hoş geldiniz…Biletler?
Rivayet olunur ki, ta fi tarihinde, İranşehr’de bir büyücü ve şair olan Tir-i Danende, tamı tamına yirmi üç sene dört ayda kemâle erdirdiği ve sahibine akıl almaz kabiliyetler bahşeden eserini Şehinşah Ardeşir’e sunmuş, fakat içerisindeki efsunlu kelimelerin kara büyü olduğu anlaşılır anlaşılmaz kellesi vurulup kör kuyuya atılmış, tek nüshadan ibaret zannedilen eseri de -içerisindeki kudrete rağmen- oracıkta yakılmıştı. Elbette Esrarname’nin mevcudiyeti böylece nihayete eremezdi çünkü yakılan, eserin aslı değildi. Yalnızca aciz bir taklitten başka bir şey olmayan sayfalar çabucak yanıp kül olmuştu. Oysa hakiki Esrarname Tir-i Danende tarafından çeşit çeşit büyülerle donatılıp saklanmış, mevcudiyetini muhafaza etsin diye imhası imkânsız hale getirilmişti.
Böylelikle Esrarnâme varlığını sürdürmüştü. Uzun yıllar iyi yahut kötü pek çok zatın eline geçen nüsha Devlet-i Âliyye-i Osmâniyye zamanında şans eseri diğer el yazmalarıyla beraber toplanarak Bursa’daki saray kütüphanesine getirilmişti.
Bu ne habis bir yazma idi! Hemen imha edilmeli, zehrini daha fazla etrafa saçmaması için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Lakin Esrarname’yi imha etmek mümkün değildi. Ateşte yanmıyor, suda ıslanmıyor, parçalanmıyor, silinmiyordu. İşte o vakit Hakk Kelamı koşmuştu yardıma. Son çare olarak yardım istenen dergâhın şeyhinin mübarek kıraatiyle Esrarname ikiye bölünmüş, kudretten düşmüştü. Evet, hala imha edilememişti ancak artık o kadar da kudretli değildi. Bundan böyle en ücra mahzenlerde saklanmalı, insanoğlunun aklını çelmemesi için ele geçirilmesine mani olunmalıydı.
Fakat Esrarname’nin mahpusluğu fazla sürmedi. İsmini, âşık olduğu peri kızından duyan bir delikanlı onu çaldı ve sevdiğine sundu. Lakin ne yazık ki o bir peri kızı değil, Esrarname’yi vücuda getiren büyücünün tutsak ettiği cinlerden biri, yani Asfar’dı. Hakikati öğrenen genç deliye dönmüş, kandırılmış olmanın verdiği hiddetle Esrarname’yi vermekten vazgeçmişti.
Delikanlı yıkılmıştı. Peri kızı sandığı mahlûk, tehlikeli bir cindi. Üstelik gencin ellerinde tuttuğu iki parçadan biri gözlerinin önünde yok olmuştu. Biri onu çalmış olmalıydı. İşte bu delikanlı, kendine ait olanı geri alacağına dair yeminler etmiş, Esrarname’nin diğer yarısının peşinde yollara düşmüştü. Artık kendine Muntazar diyordu; alşimi ve büyü üstadı Muntazar…
Germiyan Sancağı Esrarname’nin yeni vatanıydı. Bir parçasını Muntazar’dan çalan Nagehan Esrarname’deki sırları bir bir çözerek geceleri ortaya çıkan ve sancağı kem niyetli kişilere karşı muhafaza eden o esrarengiz kara gölge yani Esved olmuştu.
Esved’in mevcudiyeti çabucak Muntazar’ın kulağına ulaştı ve diğer yarının Esved’de olduğunu hemen anladı. Onu geri almak için anlaştığı eski bir tellak olan Hamdi Efendi’ye muskalar yazdı ve böylece akıl almaz bir sürat kabiliyetine kavuşan adamı, Esved’i avlaması için sokaklara saldı. Hâlbuki Hamdi Efendi, yani ahalinin taktığı isimle Cevval, kem niyetli bir insan değildi. Yalnızca parası olmayan, karnını doyuramayan bir zavallıydı ve yapacağı işin iyi mi kötü mü olduğunu düşünmeden kabul etmişti. Pişman olduğunda hemen bu işten vazgeçti ve Muntazar’a kendisinin öldüğünü düşündürecek bir oyun oynayarak ortadan kayboldu.
Muntazar, Ali Cengiz denen kirli bir şoparı çırak olarak tutmuş, Esved’in peşine düşmüştü. Esved de Muntazar’ın peşindeydi çünkü Esrarname’nin diğer yarısının onda olduğunu öğrenmişti. Elbette Asfar da Esrarname’nin peşindeydi. Sahibine sınırsız imkânlar sunan bu kitaba sahip olmak için her şeyi yapmaya hazırdı.
Esrarname’nin sırlarını çözmekte Nagehan’a sütkardeşi Kemal ve İbrahim Ethem Bey, yani babasının ahbabı ve Nagehan’ın âşık olduğu adam yardım ediyordu. Elindeki yarıyı çözerse, diğer yarının yerini işaret edeceğini biliyorlardı. Nihayet tüm sırlar çözüldüğünde Esrarname diğer yarısını işaret etti ve Nagehan –önce elindekini de kaybetse de- büyük bir mücadele neticesinde onu almayı başardı.
Şimdi onu imha etmek gerekiyordu. Nagehan bunu istemese de sonradan sırrını öğrenen babası yani Ali Paşa onu zorluyor, kızının haram olan bir işle iştigal etmesini katiyen tasvip etmediğini söyleyerek Nagehan’a başka şans bırakmıyordu.
Sonunda Nagehan Esrarname’yi yaktı. Artık Esrarname tek sahibi olarak Nagehan’ı bellediğinden onun emrine boyun eğmiş ve böylece imha edilebilmişti. Esved de Esrarname ile birlikte yok olmuş, sahip olduğu tüm kabiliyetler uçup gitmişti.
Hayır, Nagehan Esrarname’ye kıyamamış, onu imha etmemişti. Yaptığı, kıymetsiz bir nüshayı yakarak babasını ve sütkardeşini kandırmak olmuştu. Nişanlısından başka kimse bilmiyordu Esrarname’nin mevcudiyetini hala sürdürdüğünü… Esrarname’nin peşindeki Muntazar da kötü cin Asfar tarafından öldürüldüğünde çoktan pes etmiş, artık onu geri alamayacağına ikna olmuştu.
Şimdi Nagehan’ın yapması gereken, kulağına sessizce, anlaşılmaz kelimeler fısıldayan Esrarname’nin neler söylediğini öğrenmekti.