Bakkaldan top alan çocuklardık. #urla #izmir #outtolunchbebacksoon #bakkaliye #kid #home #instagood #vscocam (Urla, Izmir)
seen from Germany
seen from China

seen from United States

seen from China

seen from United States
seen from Poland
seen from United States
seen from United States
seen from Russia

seen from Malaysia
seen from United States
seen from China
seen from China
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from Saudi Arabia

seen from United States
Bakkaldan top alan çocuklardık. #urla #izmir #outtolunchbebacksoon #bakkaliye #kid #home #instagood #vscocam (Urla, Izmir)
Duyumsuz Kulak Sahipleri
Söze nereden gireceğini bilemeyenler orkestrası çaresizlikten bitkin düşmüş halde kapalı bir kapı önünde bulunmuşlar. Üzülmelerden üzülme beğenemeyecek kadar kararsız oldukları için de lafı uzatmadan kestirme yollara dökülmüşler- bu yolların en azından birinde çıkmaz sokak bulma umuduyla- Çıkarsız dertleri olduğundan mı yoksa, çıkmaza girmenin çağımızın en ”psikolojiktir o” asıllı hastalık olmasından mı bilinmez, çıkmaz sokağa çıkmak güneşin alnında ağaç gölgesi bulmakla birmiş onların nazarında. Bir yemeni ustasının dediğine göre kestirme yollardan geçerken, kapılara dayanıp derdini sevenler semaisi dinletiyorlarmış kapı ardındaki kulaklara.
Duyan perişan, duymayan bin pişman. Pişman olan kale kapısına baş vurmaya. Kale kapıları kan çanağı. Kapılar duvar.
Duyumsuz kulak sahipleri ‘’madem derdini sevenler semaisini duyamadık, aşk semaisi dinletin bize’’ diyerek dayanmışlar kale kapılarına, kan yerine kızılcık şerbeti aksın diye yollara. Ama kale muhafızları da kapı gibi adamlarmış. ‘’aradığınız her neyse burada değil diyerek’’ geri çevirmişler gelenleri. Asıl giriş kapılarınınsa cengaver taş ustaları tarafından arşınlarca örüldüğünü öğrenen duyumsuz kulak sahipleri de, çaresizlikten çıkmaz sokakları putlaştırıp onlara bel bağlamışlar söze nereden gireceğini bilemeyenler orkestrasıyla ve bir karar almışlar. ‘’Gelin şu sözün sesini kısalım. Böylece duyarız belki birbirimizi ve buluruz söze girecek doğru kapıyı’’ demişler. İçlerinden biri, ‘’ sesi bet olanların sesini kısalım, böylece kulağımız şenlenir iyileşiriz’’ demiş.
Başka biri ‘’göğün dev hapşuruğu olan şimşek çok gürültülü , ağzını da kapatmıyor, gönüllü kazalar çıkıyor elinden .bence onun sesini kısalım’’ demiş.
Bir başkası ‘’akordiyona vokalistlik yapan yağmurun sesini kısalım, her vakit göğün ağladığına mı şahit olacağız’’ demiş. Öbürü; ‘’çocukların şen sesini kısalım. anlayamadığımız mutluluk bizim değildir, bizim olmayansa görülmeye değer değildir’’ demiş.
Ve öneriler sürmüş gitmiş. Yıkılan sonsuz domino taşları gibi. Başka sesleri susturmak için öneriler arttıkça gürültü çığ olup kendi üstlerine yürümüş. Her dilden bir ses, her kafadan bir dert, her yoldan bir çıkmaz sokak türemiş. En sonunda içlerinden biri bu sıkıntılı hali fark edip almış eline görünmez bir ferman
Bizim sesimiz değil dilimiz hastalıklı, fikirsiz zihnimiz hastalıklı taş duvarlar içindeki ruhlarımızla beraber. gelin önce onları iyi edelim, sesimiz işte o zaman hoş gelir belki kulağımıza Üslup hastalıklı dilin Düşünce, hastalıklı zihnin Dua, hastalıklı gönlün ‘’O’’ hastalıklı ruhun sodasıdır.
Diyerek sözünü bitirdiği vakit tüm ölü eller doğrulmuş göğe doğru, su kaybettiği yolu bulmuş, yorgun nefesler durulmuş, ses yerini düşünceli bir sessizliğe bırakmış. Yağmur atıyormuş , deli bir yağmur, içleri dışlarıyla bir yıkayan yağmur.. Yağmura vokalistlik yapan akordiyon giriş yapmış söze adamakıllı bir sükunetten sonra:
Dışarda neler oluyor bilmiyorum? göğe sorsan dev küfelerce soğan doğramıştır eli aman, ezkaza dökülmüştür gözü ben bugün göğe sormayalım derim
yağmur çok atıyor perşembeleri ekseriyetle daha da gürleşiyor yokuş yukarıdan aşağı dim dik çapraz x sarmal eli soğanlı, hamuru mayalı YAĞMUR ‘ ‘ ‘ ‘ ‘ ‘ ' ‘ ‘ ‘ ‘ ‘ ' ‘ ‘ ‘ ‘ ‘ bana kalırsa sadece yağmur yağmıyor hikmet ’e sorarsanız -ki eyvah- ‘’hayır efendim ne münasebet, gök düpedüz yağmur atıyor’’ ben bugün hikmet'e sormayalım derim.
-bize kalırsa da sadece yağmur yağmıyor. zira sadece yağmur yağsa ruhumuza varamazdı su- vardı yıkadı içimizi işledi taa içimize... -------------------------------------------------------------------- -Bakkaliye/Santavik
Vesikacı Halim Hemhal
Halimi bilmek için elimi gögsüme koydum, canımı sıcak tutuyorum. ''Hal fotoğrafı çekilir'' yazıyor Vesikacı Halim Hemhal'ın dükkan camında.
- 'Ah' söküntüsünü de alıyor musun kadrajına Halim? diyorum - ''Herhalde'' diyor ''her halde.'' Dediğinin külliyen yalan olduğunu bile bile giriyorum kapıdan. Elim gögsümde, ah'ım dilimde, nefesim gözümde, akaryaşımı iteliyor.
- Halim ''hallarımı aynı böyle çek'' diyorum. Tam denklanşöre basacakken, elinden düşürüyor koca makineyi. ''Yut o ah'ını'' diyor, ''gözümü alıyor. Yut! O elini de çek göğsünden fotoğrafı bozuyor '' Elim göğsümde, ah'ım dilimde çıkıyorum girdiğim kapıdan. Gitmeden:
Halim, sen ne hemhalsin ne alim Bre nerden bilirsin benim halim Tek gözünü dikmişsin aleme Etmezsin bir 'ah kulu'na talim. Çekemeyeceğin derde gönül verdiysen Kapına dayanmıştır başı fesleğenli bir zalim İşte o vakit anlarsın neymiş falimda çıkan halim. Halim Hemhal'im.
.
Solaltkroşe not: Bu döküntü, HH'nin ne idüğü belirsiz bir hal taramasıdır. Başka bir dille: ''Uzun hikaye. Sonra anlatırım''ın Arapçasıdır. Hülasa, kısa edilmiş uzun hikayelerin daniskasıdır.
-Bakkaliye / Santavik
muhallebi - mabel
Kutu kutu pense oynayan koca adamları geçtim, kutu kutu pensenin çocuk oyununda işi ne hala anlamam, zaten oyun yeterince baş döndürücü ve salakça, hala oynarken midem bulanır, toprağa kusarım.
Az ilerde kendi kafasını çeşitli açılardan çeken bir kadın var, ışığın nereden geldiğini umursamıyor, minarenin alemiyle başını birleştirecek bir açı arıyor sanırım, alemi baş tacı yapma niyetinde olabilir, kadın avare belli ki, onu rahatsız etmek istiyorum, ama bunu onun gözüne sokarak yapmak da istemiyorum daha ilgi çekici bir rahatsızlık yöntemi düşünmeliyim,( asıl niyetim onu rahatsız etmek değil biliyorsun değil mi Mükremin abi?) Çantamda dört tane mabel var, ağzım kurudu az ilerde musluklar akıyor, insanlar açtıkları muslukları niye kapatmaya üşenirler hiç anlamam, bunu ekseriyetle gittiği yoldan dönmeyenler yapıyor sanırım, ya da külliyen düşüncesiz abdest sahipleri. Sizi kınayamıyorum bile, o kadar kurudu ağzım.
Kadına iyice yaklaşınca ani bir kararla elimi çantama atıp bir mabel çıkarıyorum, kadını rahatsız etmek suretiyle ve gayet yersiz bir ifadeyle ‘’ Mabel alır mısınız?’’ diyorum. Nokta. Ardından kadın konuşuyor, tedirgin ama umursamaz görünmeye çalışarak ‘’ Ne var onun içinde esrar mı eroin mi, nerden bileyim ben, hani çocuklar yabancılardan şeker almaz ya ben de almayayım eheheh’’ diyor ve çektiği fotoğraflara bakmaya başlıyor, umursamaz görünmedeki istikrarını koruyor kadın. Ben açıklama yapma gereği duymadan, üzerime attığı ‘’esrar kaçakçısı, seni pislliiik’’ yaftasını alıp uzaklaşırken ‘’ tamam’’ demeyi de ihmal etmiyorum. Kadının itinayla almadığı mabeli kırıp atıyorum ağzıma ve caminin içinde bir köşe arıyorum kendime kıvrılmalık, avludan uzak..İnsan camideyken kimsenin kendini görmediğini sanıyor, yani ben öyle sanıyorum. Ne çok sanıyoruz. Mesela ben rüyamda çok soğuk kanlı olabiliyorum, ya da kenndimi rüyada sandığım da çok oluyor, yalan söyledim öyle her zaman olmuyor. Neyse konumuz bu değil.. Camiye ağzımda mabelle girip mabelle çıkıyorum, çıkışta kadına ‘’bak ben ölmedim kafam da güzel değil’’ mesajı verme niyetindeyim, ama kadın çoktan olay mahalini terketmiş, topuk sesleri hala kulağımda fazla uzaklaşmış olamaz, alt geçitte olabilir, ses yankılı geliyor, ‘’tak tuk taka da tuka’’ sesi takip ederek avlu kapısına doğru hızla yürüyorum, ses devam ediyor , uzaklaşmıyor da ama kadını göremiyorum, fazla üzerinde durmadan antikacılar çarşısına doğru yürüyorum, bu yolları elleri cebinde, ağzı mabelli yürümek kadar güzel bir şey varsa o da annemin ak düşmüş saçlarıdır. Mabeldeki nane tadı azaldıkça, eskileri hatırlıyorum, eskicileri herkes güzel hatırlamaz, benim çocukluğumda eskiciler üçkağıtçının önde gideniydiler, evdeki üç ayaklı ocağı ve bozuk ütüyü bir sakız parasına verdiydim, annem beni niye dövmezdi hiç anlamam, babam kızsaydı ya ‘’çay içecektik onda niye verdin kızım o puşta diye’’ vallahi farketmediler bile ben de elimde kömür karasıyla uyumak zorunda kaldım, keşke sabunu da dilenciye verseydim, belki o kafasını köpürtürdü onunla, ama ben bir yeşil sabunumu bir anamur muzumu paylaşamazdım çocukken, ‘’muzumu bırakın, canımı yeyin’’ .
Bu uzun ve menderesli yolda bunları düşünürken, birden takip ediliyor hissine kapılıyorum, garip, bu yolda daha önce tecrübe etmediğim bir his bu. Bir hışımla kafamı çeviriyorum kimseler yok, olan da hayal aleminde, kendi halinde. Kadının peşime gizli polis hatta dedektif takmış olabileceği geliyor aklıma, eli çabukmuş diye düşünüyorum aman yarabbi, bu cin fikirler hep bu yol yüzünden, daha kestirme bir yol bulmalı. Köşe başındaki fırından bakırcılar çarşısına saparken arkamı kolaçan ediyorum tekrar, hala herkes kendi halinde, adam profesyonel olmalı. Antikacılar çarşısına yaklaşma fikri içimi rahatlatıyor biraz, kalabalıkta belki izimi kaybettirebilirim diye düşünüyorum, Sofi dede beni saklar mı ki, onun dükkanı dağınıktır, bir çapıt altına girsem kimse farketmez o hengamede. Ben bunları düşünürken arkamdakinin varlığını daha yakından hissediyorum, o yaklaştıkça dönüp bakma cesaretim azalıyor. Biraz sonra bir nefes ve bir el uzanıyor omzuma, trambolin üstünde olsam bu kadar zıplamazdım, ölmemek için kendimi zor tutuyorum, o korkuyla dönüp bakıyorum, bizim Şadiye, ilkokuldaki sıra arkadaşım ‘’Naber arap bacı?’’ diyor korkudan bembeyaz kesilmiş yüzüme. ‘’Hay sen!’’ diyorum ‘’İbiş’’ Şadiye küçükken de böyleydi sıraya masanın altından, sınıfa bacadan girerdi, halbuki onu kapıdan kovan olmamıştı. Büyüyünce ne olacaksın suallerine ‘’Dedektif’’ cevabını veren bir çocuktan bahsediyorum. İbiş ve aile efradı gülyabanileri hiç sevmezdi.
-Sakızlı muhallebi yiyelim mi?
-Bakkaliye (http://www.tumblr.com/blog/bakkaliye)