Patolog Prof. Dr. Alev Güçlü, 1989 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan “karanlık gerçekçi” Camilo Jose Cela'nın yapıtını, yazarın kendisiyle yazışarak, onunla dostluk kurarak çevirmiş. Prof. Güçlü, zor bölümlerin Cela'nın kendisi tarafından halledildiğini söylüyor.
1989 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan İspanyol yazar Camilo Jose Cela'nın dilimizdeki iki romanını İspanyolca aslından Prof. Alev Güçlü çevirdi. Alev Güçlü, "çağımızın en büyük romancılarından biri" olarak tanımladığı Cela'nın, önce ilk ve en önemli yapıtı sayılan "Pascual Duarte ve Ailesi", ardından "Arı Kovanı" adlı romanını dilimize kazandırdı. 1937 doğumlu olan Güçlü, üniversiteden mezun olduktan ve ihtisasını tamamladıktan sonra Kanada'ya gidiyor ve uzun yıllar orada çalışıyor. Güçlü, iyi derece İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Rusça biliyor.
İspanyolcamı ilerletmek için çevirmeye başladım
İspanyolcadan çeviriler yapmaya ne zaman başladınız? Camilo Jose Cela'nın yapıtlarını seçmenizde özel bir neden var mıydı?
- Sekiz yıl önceydi. İspanyolca öğrenmeye karar verdim Ancak İspanyolca öğrenmek çok zordu. Çünkü Türkiye'de İspanyolca bilen çok azdı ve kitaplar hemen hemen hiç bulunmuyordu. Altı, yedi ay çok sıkı çalıştıktan sonra, bir arkadaşım vasıtasıyla tesadüfen Camilo Jose Cela'nın "Pascual Duarte ve Ailesi" adlı kitabı elime geçti. İspanyolcamı ilerletmek için çevirmeye başladım.
Ne gibi güçlüklerle karşılaştınız?
- Çeviride iki büyük güçlüğüm vardı; bir, o sıralarda İspanyolcam, kitabı tam olarak anlamaya yeterli değildi. Bunu şu şekilde çözdüm, yazarla yazışarak dost oldum. Yazarla sekreteri, bana karşılaştığım problemlerin çözümünde çok yardımcı oldular. Ben önce Fernando G. F. Corugedo adındaki sekreterine İngilizce olarak yazıyordum. (Cela İngilizce bilmez) Sekreteri İspanyolca'ya tercüme ediyordu. Daha sonra onlar bana İspanyolca cevap veriyorlardı.
Bu yazışmalarınız kaç yılında başladı. "Pascual Duarte ve Ailesi"nin çevirisini tam olarak kaç yılda tamamladınız.
- Yazışmalarımız 1983 yılında başladı. Konu, temelde romandı. Ufak tefek şakalaşmalar, dostluk ilişkileri başlamıştı. Sonunda çeviriyle ilgili en zor bölümleri aşağı yukarı Cela kendisi halletti sayılır.
Cela zaman zaman "klasik, yenilikçi ve her zaman özgün" bir yazar olarak nitelendiriliyor. Çok değişik türde eserler vermiş bir yazar. Size göre eserlerinde nasıl bir dil kullanıyor, özgünlüğünü nasıl açıklarsınız?
- Cela'nın dili Cela'nın dilidir. Altında imzası olmasa da Cela'dan bir sayfa okuduktan sonra bu Cela'nındır tanısını koyarsınız, aynı bizde Kemal Tahir'de olduğu gibi. Çok özgün bir dili vardır. Ama dil farkı dedikleri aslında başka bir olay. Olay, Cela'nın yazdığı her romanda apayrı bir teknik kullanması. Bir romanı, bir romanına benzemez.
Her romanında her cümle bir şiir
"Büyük bir dil ustası" olduğu görüşündesiniz...
- Cela o kadar büyük dil ustası hatta İspanyol dilinin kuyumcusu ki her romanında her cümle bir şiir bence. Bu bakımdan Cela, hiçten, sıfırdan, yoktan, güzellik yaratmasını bilen bir adam. Bazıları bunu bir boşluk olarak görüyorlar Cela'da.
"Şiddet dolu, çapraşık roman evreni" olduğu söyleniyor...
- Bütün bu olay çok fazla cinayetler, kabalıklar... İspanya'nın Franco döneminde 1940'lı yıllarda özellikle "Arı Kovanı"nda rastladığımız olaylar, İspanya'nın alışkın olmadığı şeyler. O bakımdan Cela'da çok fazla şiddet, kadercilik olduğu söyleniyor. Bence bu gerçekçilikten başka bir şey değil. Zaten Cela, "tremendismo" (dehşetçilik) denilen bir akımın öncüsü. Dehşetçilik ama bu biraz abartılmış, biraz vahşi, biraz kaba bir gerçekçiliktir.
Dünyanın da, insanoğlunun da pek iyi bir şey olmadığı kanısında
Cela, "zengin ve yoğun bir düzyazıyla, provokatör görünümlü insanoğlu çaresizliğini görece bir acımayla" yansıttığı için Nobel Ödülü'ne layık görüldü. Bu gerekçeye katılıyor musunuz?
- Büyük ölçüde katılıyorum. Zaten okuduğum kadarıyla Cela hakkındaki görüşlerim şöyle: Cela, dünyanın da, insanoğlunun da pek iyi bir şey olmadığı kanısında. Ama insanlara karşı, insan olma problemlerine karşı büyük bir acıması var. İnsanoğluna çok acıyor, onları çok seviyor ve kötü şeylerle de korkunç alay ediyor, dalga geçiyor. Korkunç alaycı, iğneleyici bir dili var. O bakımdan, bir açıdan Cela hümanisttir sonucuna varabiliriz.
Camilo Jose Cela sizin aracılığınızla yapıtlarının Türkçeye çevrildiğini öğrendiğinde neler yazdı bu konuda, çeviri konusunda düşüncesi nedir?
- Cela, eserlerinin Türkçeye çevrilmesine çok sevindi. "Türkçede benim daha bir kelimem yayımlanmadı" diyerek memnunlukla karşıladı. "Pascual Duarte ve Ailesi"nin aşağı yukarı çevrilmediği dil yok. 1983 yılında 108 baskısı yapılmış durumdaydı.
(Handan Şenköken / 3 Kasım 1989 / Cumhuriyet Kitap)
Camilo Jose Cela / İspanyol edebiyatında bir anıt yazar
Bu yılki (1989) Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Camilo Jose Cela'yı İspanyol edebiyatında bir "anıt yazar" olarak görenlerin sayısı hayli kabarık. Goya gibi şiddetin ve acılı alayın dışavurumunu sanatsal görev edinen Cela, İspanyol ruhunun derin tutkularında gezinen, aşkla nefret, zulüm ve sancı arasında gidip gelen bir kalem. Ancak, şaşırtıcı bir duygulardan arıtılmışlıkla kendisini bu gezinmelerin, dalgalanmaların dışında, usta bir gözlemci gibi saklıyor. Bu tavrın benzerini, Franco rejimi sırasındaki tavrı ile kıyaslamak da mümkün. Diktatörlüğün İspanyol ruhuna falçata atmasını nefretle gözlemleyen yazar, kavgasını bir saatçi dikkatiyle, nüansla sürdürdü yıllar boyunca. Kurucuları arasında yer aldığı -ve varoluşçulukla akrabalığı yadsınamayacak olan- tremendismo'nun (dehşetcilik) düşünsel zemininde, kullandığı öğelerde, üslupta hep bu rejimin çizme izleri görülecektir.
Toplumun insan üzerinde yıkıcı etkiye sahip olduğunu savundu
Cela, toplumun insan üzerinde yıkıcı etkiye sahip olduğunu savunur. Bu temel tez de en net görünümüyle, 26 yaşındayken yazdığı klasik yapıtı Pascual Duarte ve Ailesi'nde ortaya çıkar. Katil Duarte'nin öyküsü, adeta cinnet geçirmiş bir kalemden çıkmış gibidir.
Çocukluğunda ve ilkgençliğindeki mutluluk, hemen hiç yansımamıştır Cela'nın yapıtlarına. Camilo Jose, gümrük müfettişi J. J. Cela ile Emmanuela Trulock Bertorini'nin oğlu olarak 1916'da İspanya'nın Galicia bölgesinde doğar. Anasının İtalyan ve İngiliz kökenleri, ona göre, karakterinin belirlenmesinde tayin edici rol oynamıştır. Babasını pek anlamadığını söyler; ama ondan daha sonra La Rosa adlı anılar kitabında söz edecektir. Mutlu bir yaşamdır bu kitaba yayılan, ayrıca okuyucuya yazarın entelektüel gelişmesi hakkında önemli bilgiler de verir. Hayatı dolu dolu yaşamaya meraklı, edebiyat düşkünü babasının kitaplığında Cela'nın ilgisini çeken, ona formasyon kazandıran yapıtların arasında Nietzsche ve Schopenhauer'inkiler önemli bir yer tutacaktır.
Edebiyata yönelmesinde ozan Pedro Salinas'ın etkisi
Mutlu hayat, Madrid'e 1925'te taşınma sonucu biter. Tıp okuduğu sıralarda, onun edebiyata seçim yapmasına neden olan kişi de yine bu kentte ortaya çıkacaktır: Ozan Pedro Salinas. Onun üniversitedeki derslerini gidip dinler. İlk edebi yapıtı da bir şiir kitabı olur. Lorca, Alberti, Aleixandre ve Cernuda ile desteklenen 1930'lar şiirine rağmen (belki de bundan ötürü) bu türü kısa sürede terkeder; gazeteciliğe, gezi anılarına, "pikaresk"e yönelir.
Savaş gelir sonra. 1936'da ikiye bölünür ülke. Bir yanda Cumhuriyetçiler, öbür yanda Milliyetçiler. Cela, ikincisini seçer. Çatışmaları bir kâbus gibi yaşadığını, sonraki yapıtlarında tüm çıplaklığıyla göreceğiz. Seçiminin doğurduğu sonuçları konuşmaktan kaçınmıştır Cela. Bugün, hiçbir tarafın iç savaşta haklı olmadığını savlamaktadır.
Nihal Yeğinobalı / Vincent Ewing mahlasıyla yazdığım Genç Kızlar’ın çevirmeni olarak iki evlilik teklifi aldım
1949 yılında kolejden yeni mezun çevirmen Nihal Yeğinobalı’ya yayıncısı acilen bir çeviri romana ihtiyacı olduğunu söyler. Yeğinobalı yaz tatilinde 1,5 ayda Genç Kızlar’ı yazar, Vincent Ewing ismiyle gönderir. Roman birbiri ardına baskı yapıp 150 bin satar. 10 yıl sonra gerçeği açıkladığında ilgi çekmez. 1988’de Cumhuriyet’te bir kez daha sahte çeviriyi ifşa ettiğinde büyük yankı uyandırır
Efendim, konuşmamızın çerçevesini belirleyebilmek için izin verirseniz önce bu söyleşiyi neden yapmak istediğimi söyleyeyim. Boğaziçi Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü'nde çalışmaktayım. Çeviri konuları doğal olarak her yönüyle ilgi sahama girmekte. Uzun süredir sözdeçeviriler üzerine bir çalışma yapmak istemekteydim. Ancak, inceleme alanımı belirlemiş olduğum halde, hangi metin üzerinde çalışma yapacağımı bilemiyordum. 5 Haziran 1988 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan "Utandığım İçin Açıklayamadım” başlıklı söyleşide Genç Kızlar romanıyla ilgili yaptığınız açıklamalar dikkatimi çekti ve sözdeçeviriler üzerine yapacağım incelemede Genç Kızlar'ı esas alabileceğimi düşündüm. Daha sonra Kadınca dergisinin Ağustos 1988 sayısında yayınlanan söyleşiyi okudum. Her iki söyleşi Genç Kızlar'ın sözdeçeviri olarak oluşmasına neden olan etmenlere değişik yönleriyle değiniyordu. Elimizdeki bu kıymetli bilgilerin üstüne sizinle söyleşi yapmak istememin nedeni Genç Kızlar romanına çeviri kuramı/çeviri edimi etkileşimi çerçevesi içinde bakmak istemem. Doğal olarak metnin çeviri olarak sunulmasına neden olan toplumsal, ekinsel nedenlere değinmemiz gerekecek.(l)
Nihal masum kızdır, bu cümledeki cinselliğin anlamını bilmiyordur, demişler
İsterseniz söyleşimize önce Genç Kızlar'ın nasıl "çeviri" olarak oluştuğuna değinerek başlayalım. Genç Kızlar romanını hangi tarihte, ne şartlar altında yazdınız?
-1949-1950 yıllarıydı sanıyorum. Tam olarak hatırlayamıyorum. Kitabın yazılması 1949 olmalı. Yayınlanması 1950'ye kalmış olabilir. Bir roman yazmayı eskiden beri istiyordum. Kolejden diplomamı almadan çeviri yapmaya başlamıştım. Ben de roman yazabilirim diyordum kendi kendime ama bana "sen daha küçüksün, büyüyünce yazarsın", diyorlardı. Hayatımı da çevirilerle kazandığım için ayrıca vakit ayırıp, böyle bir etkinliğe girmeme olanak yoktu. Bu fırsat elime tesadüfen geçti. Manisa'ya tatile gidiyordum. Yayınevinden bana acele bir çeviri gerektiğini söylediler. Şunu belirteyim ki, çevirmen olarak çalışıyor, çevirmen olarak para alıyordum. Fakat aslında editör de bendim. Çünkü esas editörden daha iyi İngilizce biliyordum. Kitapları daha yakından takip ediyordum. Kitaplan ben seçerdim. İsimler Türkçeleştirilecek ise, ki o zamanlar romanların isimleri Türkçeye değiştirilerek çevriliyordu çok zaman, onları ben bulurdum. Reklamlarını da ben bir araya getirirdim. Yani editör bendim. Bunun üzerine yayınevine Manisa'da oturan amcamın evinde 10-15 yıl öncesinden kalma bir deste yabancı dergi olduğunu ve bu dergilerde çok güzel bir tefrika Amerikan romanı okuduğumu ve o romanı çevirebileceğimi söyledim. Copyright sorunu çıkmaması için tarihi eskiye attım. Kabul ettiler. Böylelikle çeviri yapar gibi bir disiplinle her Allah'ın günü romanı yazdım. Her akşam üzeri yazdığım kısmı eksprese yetiştiriyordum. Ertesi gün elimde bir gün öncesinin son cümlesi dışında hiçbir şey olmazdı. 1,5 ayda bitirdim. Böylece ortaya çıkmış oldu.
Yani kitap bitinceye kadar yayıneviyle görüşmeleriniz posta yoluyla oldu.
Peki, yayınevi yetkilileriyle karşılaştığınızda reaksiyonları nasıl oldu?
- Manisa'dan İstanbul'a dönerken endişe duymaya başladım. Karşımdakiler büyük büyük adamlardı. Bayağı ürktüm. Ayaklarım geri giderek yayınevine gittim. Mürettiphaneden bir iki çocuk geldi. Kapı aralığından bana bakıyorlardı. Ben bunları hep kötüye yordum. Tamamen paranoyaya girmiştim o zaman. Ama sonra anladım ki büyük heyecan yaratmış kitap yayınevinde. Hatta aralarında epey tartışmalar olmuş. Kitapta kullandığım cinsellikle ilgili bir cümle üzerine bahse girmişler mesela. Nihal acaba ne yazdığını bilerek mi çevirmiş yoksa bilmeyerek mi? Bir ekol "Canım kültürlü kız. Okudu yazdı. Biliyordur", diyormuş. Başkaları ise "Hayır, Nihal çok masum, bilemez. Ama o kadar iyi bir çevirmen ki bunu olduğu gibi çevirdi" diyormuş. Yayınevi beni hep el üstünde tutmuştur. Hepsi beni severlerdi, sayarlardı. O hiç bir zaman değişmedi. Ancak, sonradan gerçeği öğrenince bana küsmüşler.
Editörüm “telif yazarsan yılda 1, çeviri yaparsan 4 kitap çıkar” dedi, beni çeviriye teşvik etti
Genç Kızlar'ı sizin yazdığınızı yayınevi ne zaman öğrenmişti?
- Ben Amerika'dayken öğrenmişler. Yayınevinde için için kıyamet kopmuş. Hop oturup hop kalkmışlar. Çünkü Genç Kızlar, 1 numaralı kitapları, herkes çok seviyor kitabı. Amerikalara yazılmış.
"Who's Who"lar getirtilmiş, Bir türlü Vincent Ewing bulunamamış. O sırada kitabın yeni bir baskısı durdurulmuş. Niçin durdurduklarını da bilmiyorum. Gelip hak iddia edersem diye mi? Yoksa kızgınlıklarından mı? Bilemiyorum. Eşimden ayrılıp Türkiye'ye döndüğümde eski editörüm bana zor selam verdi. Bu olayı hiç kabul edemedi.
Ama siz onlara özgün bir çalışma yapmak istediğinizi söylemiştiniz, değil mi?
- Evet, tabii söylemiştim. İstemediler. Ama ne onlar suçlu ne de ben. Benim yaşımda bir kimsenin ilgiyle okunacak bir roman yazabileceğini düşünemiyorlardı. Ayrıca biraz önce sözünü ettiğimiz gibi, roman yazmak bir yana çevirirken bile bazı konuları anlayıp anlamadığımı sorguluyorlardı. Bunların yanı sıra yayınevi bir yerde ticari bir müessese. Çeviri kitaba daha çok talep vardı. Daha sonraki yıllarda Altın Kitaplar'la çalışmaya başladığımda editörüm bana telif kitap yaparsam senede ancak bir kitap yapabileceğimi ama çeviri yaptığım taktirde dört kitap yapabileceğimi açık olarak söylemiştir. Onlara çevirmen olarak daha yararlı olacağımı düşünüyorlardı. Yani şartlar bunu gerektiriyordu. Onun için yayınevlerini kınayamam doğrusu.
Yani yayınevleri sizi çeviri yapmaya yönlendiriyordu, öyleyse belki iki açıdan yaklaşabiliriz konuya. 1950'li yıllarda öncelikle yaşınız küçük, özgün bir çalışma yapamayacağınızı düşünüyorlar. Ayrıca konusu bir ölçüde cinsellik olan bir kitabı genç bir hanımın yazması bir yana, çevirebilmesi bile hayretle karşılanıyor. İkinci bir neden de çeviri eserler makbul, ve rahat okuyucu buluyor. Bütün bu şartlar bir arada geldiğinde ise bir sözdeçeviri ortaya çıkabiliyor.
- Evet.
Annem beni eleştirmedi, teşvik etti
Genç Kızlar'ın sizin özgün bir çalışmanız olduğunu aileniz biliyor muydu?
- Yazdığım sırada bilmiyorlardı, sonra öğrendiler. Ama bu konu herhangi bir sorun yaratmadı. Annem çocuklarını destekleyen bir anneydi. Aslında olağandışı bir anneydi. Şimdi etrafıma bakıyorum da "Keşke bütün kız anneleri öyle olaydı", diyorum. Bizim okumamızı ve iş sahibi olmamızı isterdi. Bir Osmanlı kadını olmasına rağmen "Okuyacaksınız ve erkeğe esir olmayacaksınız," derdi hep. Onun için yaptıklarımızla daima iftihar etmiştir.
Peki, o yıllarda çevrenizdeki yaşıtınız genç hanımlar böyle adımlar atabilirler miydi?
- Hayır, zannetmiyorum.
Genç Kızlar'ı Türk okuruna herhangi bir Türkçe takma ad altında sunmayı hiç düşünmediniz mi?
- Demin sözünü ettiğimiz gibi, o yıllarda çeviriler çok revaçtaydı, daha fazla okunuyordu. Bu durum uzun yıllar böyle devam etti. Ayrıca kolejden yeni mezun olmuştum. O edebiyat ile belki daha çok yoğrulmuş durumdaydım. Bana o yönden de yakın gelmiş olabilir. Fakat kesin olarak çeviri romanlar daha çok okunuyordu.
Sözdeçeviri konusunda daha önce herhangi bir şey duymuş muydunuz?
- Hayır, sonradan Bir Çalgıcının Seyahatleri'nin böyle bir macerası olduğunu duydum. O kitabı okumadım. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. O yıllarda eğilim bu durumun tamamen tersineydi. Çalıkuşu dahil birçok tanınmış romanın aslında Fransızcadan, İngilizceden alınıp Türkçeye ve Türkiye'ye oturtulmuş olduğunu duyardık. Ve bunun birçok örneklerini de görürdük. Ben yazdım diye çıkardı ortaya, kendisi yazmamıştı halbuki. Tamamen benim yaptığımın tersi bir durum.
Genç Kızlar'ın çeviri olmayıp kendi eseriniz olduğunu açıklamayı o ilk yıllarda hiç düşünmediniz mi?
- Çok seneler sonrasına kadar hayır, hiç düşünmedim.
İlk olarak ne vakit gerçeği okura açıkladınız?
10 yıl sonra gerçeği açıkladım, hiç yankı uyandırmadı
- Aşağı yukarı yazıldıktan 10 sene kadar sonra Vatan gazetesinde küçük bir açıklamam çıktı. Genç Kızlar’ı ne şartlar altında yazdığımı anlatmıştım. Hatta hâlâ aklımdadır. Genç Kızlar’ı yazarken aylardan ramazan olduğu ve benim de oruç tuttuğum ve belki de açlığın verdiği bir zihin açıklığı ile yazdığım yazılıdır o yazıda. Fakat o açıklama hiç yankı uyandırmadı. Sanki hiç açıklama yapmamışım gibi olmuştu. Seneler sonra Cumhuriyet'te sözünü ettiğiniz açıklama çıkınca bu konu ilk olarak okurun ilgisini çekti.
Sizce Vatan gazetesinde çıkan açıklama neden dikkati çekmemiş olabilir?
- Ben de bilemiyorum. Aslında o açıklamanın olay olacağını zannetmiştik. Hatta dahası var onun. 1960'lı yıllardı sanıyorum. Yanılmıyorsam Yeni İstanbul gazetesiydi. Genç Kızlar'ı Türkiye'ye getirmemi, bir Türk romanı gibi yazmamı istediler. O sırada ben kocamdan ayrılmıştım. İki çocuğumla beraberdim. Nereden ne para kazanacağımı bilemiyordum. Ayrıca, bu kitabı artık yavaş yavaş üstüme almak ihtiyacını duyuyordum. Bu isteğe olumlu karşılık verdim. Çünkü editör Genç Kızlar'ın telif olduğunu bildirerek heyecan fırtınası kopartmak istediğini söyledi. Bu benim için makbuldü. Oturdum, kitap üzerinde gerekli değişiklikleri yaptım ve onu Bir Erkek Geldi adıyla tefrika ettik. Fakat editör nedense sonradan fırtına kopartmaktan vazgeçti ve kitap hakkında birkaç satır bir şeyler yazdı. Ben de doğrusu güç duruma düştüğümü hissettim. Fırtına koparılmadıktan sonra anlamı kalmıyordu. Fakat bu dahi dipsiz kuyuya atılan bir taş oldu. Farkındaysanız bu açıklama da kamu belleğinde hiç bir iz bırakmamıştır. Sadece o sırada birkaç filmci çıktı karşıma. Onlar da aslında bu yeni açıklamadan ötürü değil, gene Genç Kızlar'ı filme çekmek içindi. Sonunda kitabı Turgut Demirağ filme çekti. Bir Erkek Geldi'de kullandığım bazı adları filmde kullandık, o kadar.
60'lı yıllarda Türkiye Yayınevi faaliyetlerini sürdürmüyordu galiba, değil mi?
- Evet, o yıllarda Türkiye Yayınevi artık yoktu.
Genç Kızlar'ın yayınını Altın Kitaplar'a devrettiğinizde, onlar kitabın sizin özgün çalışmanız olduğunu biliyorlar mıydı?
- Evet, işe bilerek başladılar.
Türk yazın dizgesinde değişik dönemlerde değişik nedenlerle yazarların takma ad kullandıklarını biliyoruz. Bu yaklaşıma en azından belli dönemler için "gelenek" diyecek olursak, okura ve yayınevine yaptığınız açıklamadan sonra, yayınevinin kitabı sözdeyazar Vincend Ewing adı altında yayınlamaya devam ediyor olmasını bu "geleneğe" bağlayabilir miyiz?
- Hiç düşünmedim bunu. Böyle olarak düşünmedim. Çünkü Vincent Ewing'i de takma ad olarak düşünmediğimi sanıyorum. O bendim, yani..
Sizin açınızdan öyle olmalı. Ama yayınevi açısından durumu acaba nasıl değerlendirebiliriz.
- Bilemeyeceğim, ama ilk başta inanmamış bile olabilirler.
Manisalı kızlar romanı öyle benimsemişti ki kahraman isimlerini lakap olarak kullanıyordu
1950'li yıllarda Türk edebiyatında Genç Kızlar konusunda romanlar üretiliyor muydu?
- Bazı romanlar vardı ama konu genç kızlar değildi. Bu tek oldu zannediyorum. Çünkü o dönemin benzer romanlarında kahramanlar genç kız, genç erkek olabilir ama genellikle konu bir genç kızla bir genç erkek arasında geçer. Genç Kızlar'da farklı. Heyecanı da bu zaten. Genç kızların duyguları, konuşmaları, yaşantıları "içerden" birinin bakışıyla veriliyor, gerçekçi ve ayrıntılı olarak, adeta "sıcağı sıcağına". Kitap bu yüzden heyecan yarattı belki de. Nitekim Genç Kızlar'ın çevirmeni olduğum için iki evlilik teklifi bile aldım. Bir de hiç unutmam, kitabın yayınlanmasından sonraki yaz, gene Manisa'ya gitmiştim. Bir de baktım, oradaki genç kızlar romandaki kişileri aralarında paylaşmış "Genç Kız"cılık oynuyorlar. Hatta karısından ayrıldığı için mutsuzluktan kendini içkiye verdiği söylenen yakışıklı bir doktor adama "Gabriel Samson"luğu yakıştırmışlardı. Yani genç kızlar ve kadınlar romanda kendilerini buluyorlardı. Erkekler ise gizemli ve kendilerine yarar olan bir dünyanın içyüzünü gördükleri için kitaba büyük bir ilgi duyuyorlardı sanıyorum.
Genç Kızlar'ın duyguları Genç Kızlar'dan önce belki böyle bir dille Türk edebiyatında en azından yaygın olarak ele alınmamış oluyor galiba. Şayet 50'li yıllarda Genç Kızlar konusunda romanlar Türk edebiyatında üretiliyor olsaydı, o vakit Genç Kızlar'ı acaba Vincent Ewing adıyla değil de kendi adınızla mı yayınlardınız?
- İki türlü olabilir. Genç hanımlar Türkiye'de sadece genç kızlar konusunda değil de başka konular üzerine de daha çok yazıyor olsaydı, benim roman yazmam daha başlangıçta yadırganmazdı.
Yani sizin Genç Kızlar'ı çeviri olarak okura sunmanız üzerinizdeki bazı kısıtlamalardan kaynaklanıyor, değil mi? Toplumun getirdiği kısıtlamaları size doğrudan yansıtan birimler olduğunu düşünebilir miyiz? Örneğin yayınevinin sizin roman yazamayacağınızı düşündüğünü söylemiştiniz. Yayınevinin üzerinizde belli bir baskısı olmalı.
- Gayet tabii. Böyle bir konuda çeviri yapıyor olmam bile yadırgandı. Yani çevirmeni dahi kabul edemeyen bir zihniyet. O zaman ister istemez Vincent Ewing olacaksın. Aynca, Vincent Ewing olmasam belki o sahneleri o kadar rahat yazamazdım.
Tabii çevirinin getirdiği bir rahatlık var.
- Evet, bir başka ismin arkasına gizlenmek büyük bir rahatlık.
Söz yazardan açılmışken, sözdeyazarımız için neden bir kadın adı değil de bir erkek adı kullandığınızı hiç düşündünüz mü acaba?
- Daha önce düşünmemiştim. Galiba cevabım biraz feministçe olacak. Yani erkek hegemonyasının bilinçdışı bir sonucu, öyle değil mi? Belki de erkek adım daha ağırlıklı, daha kabul edilebilir olarak düşünüyoruz. Bir anımı nakledebilir miyim? Türkiye Yayınevi'ndeki arkadaşlardan biri, bizden biraz küçük bir genç, bir akşam yemeğinde beni dansa kaldırdığında Genç Kızlar konusunu açtı ve bana söyle dedi: "Senin hayatında mutlaka Gabriel Samson gibi bir erkek olmuştur. O vahşi kırmızı aylı geceyi yaşamamış olsan böyle çevirebilir miydin?" Evime döndüğüm zaman bu sözlere isyan ettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Öyle bir adam tanımış olmaya, öyle bir gece geçirmiş olmaya bir Türk kızının hakkı yok muydu? Hayır, yoktu. O zamanki Türk erkeği bu tür haklan yalnızca kendine tanıyordu. Şimdi düşünüyorum da sonradan bir Amerikalıyla evlenmemin nedeni belki de bu zihniyete karşı duyduğum tepkidir. Yani, sorunuza dönecek olursak sanırım tek şansım bir erkek adının arkasına sığınmaktı.
Havaya girdim Ewing’e biyografi yazdım
Genç Kızlar'ın Türkiye Yayınevi'nden çıkan ilk baskısında hem özgün metnin adı verilmiş hem de Vinsent Ewing hakkında oldukça ayrıntılı bilgi var. Hatta sözdeyazarın bir kara kalem resmi var. Bu bilgileri vermenizi acaba yayınevi mi istemişti?
- Ben bu oyunun iyice havasına girip inandırıcı olmak için yazmış olmalıyım. Ama genel olarak çeviri kitaplarda yazar hakkında bilgi verilir, bir önsöz yazılır. Bu normaldir.
Türkiye Yayınevi'nden sonra Altın Yayınevi kitabı yayınlamaya başlıyor. Onlar da Vincent Ewring hakkında bilgiye yer verdiler mi acaba?
- Hayır. Onlar bilerek başladılar bu işe. Sadece yazar Vincent Ewing deyip bıraktılar.
1988'de Cumhuriyet gazetesinde çıkan ve Genç Kızlar'ın çeviri olmayıp kendi çalışmanız olduğunu açıklayan yazınız Vatan gazetesinde yaptığınız ilk açıklamanın aksine geniş bir yankı uyandırdı. Bu yankıyı nasıl değerlendiriyorsunuz. Biraz önce sözünü ettiğimiz Türk yazın dizgesi geleneğinde yaşanan bazı değişiklikler böyle bir yankının nedeni olarak düşünülebilir mi?
- Ben bunu birkaç yönde birikim olarak düşünüyorum. Bir kere benim meslek hayatımın muazzam bir birikimi oldu. Hakikaten biraz yüzüm kızararak söyleyeyim ama her çevirmene nasip olmayan bir ağırlık taşır oldu adım. Sırf çevirmen olarak değil, Türkçemin iyi olarak düşünülmesi de beni ayrı bir konuma getiriyordu. Ayrıca o arada Genç Kızlar da 15. baskısını idrak etmişti. Birkaç nesil geçmiş ve o da bir klasik olmuştu. Bir başka nokta da telif romanların konumundaki değişiklikler sanıyorum. Genç Kızlar yazıldığı zamanlar telif romanlar ikinci, üçüncü sınıf olarak ele almıyordu. Şimdi artık öyle değil. Onun için "Telif mi? Çeviri mi?" tartışması daha başka bir anlam taşıyor. Cumhuriyet'teki yazının başlığında "Çeviri diye çıktı, 150 bin bastı" gibi bir ifade vardı. Bunun üzerine düşünmeye başladık zannediyorum. Yani okur, "Biz nasıl bir toplummuşuz ki telif olarak satmayan bir roman çeviri olarak bu kadar çok satabiliyor", dedi galiba. Bütün bunlar zihinleri meşgul etti.
Bu konuya bağlı olarak size kurmaca bir soru sormak istiyorum izin verirseniz. Şayet siz 1990 yılında 20-21 yaşında bir çevirmen olsaydınız, Genç Kızlar'ı yine çeviri olarak mı yayınlardınız?
- Sanırım özgün eserim olurdu. Çünkü şimdi cesur olan genç kız ve kadınlar için pek çok fırsat var.
Türkçede karşılığı yoksa tercümede aynen bırakılmalı
İsterseniz biraz da Genç Kızlar'ın üretilme sürecinde masa başında geçirdiğiniz saatlere dönelim. Yukarıda söz ettiğimiz gibi sözdeçevirinize sadece sözde bir yazar adı, sözde bir özgün metin adı vermekle kalmayıp metin içinde geçen bütün karakterleri, yer isimlerini, hitap şekillerini, kurmaca metin adlarını olmayan bir kaynak metinden almışsınız. Örneğin, sözdeçeviri metinde okulun sahibesi ve müdiresine Bayan Ludlow değil de Mrs. Ludlow diyorsunuz. Öğrenciler de aynı doğrultuda Miss Smith, Miss Dunn, Miss Karova olarak anılıyor. Anglo-Sakson kökenli hitap sözcüklerini sözdeçeviri metinde aynen özgün metinde olabilecekleri gibi kullanmanız bilinçli bir seçim mi?
- O zaman öyleydi ama. Bu "bayanlar" yeni çıktı. Çeviri metinde "Mrs." "Miss" diye bırakılırdı çoğu kez.
Türkçeleştirme yoluna gidilmiyordu demek. Saygın olarak kabul edilen çeviride tercih bu yoldaydı belki de. Gerçek bir çevirinize bakacak olursak, örneğin Jane Austen'dan yaptığınız Pride and Prejudice çevirisine, özel isimleri yine aynen özgün metinde olduğu gibi bıraktığınızı görüyoruz. Ancak hitap sözcüklerini yer yer Türkçeleştirmişsiniz, örneğin "Mr. Bennet" değil "Bay Bennet", "Mrs. Bennet" değil "Bayan Bennet" diyorsunuz. Ama "Miss Darcy" aynen olduğu gibi bırakılmış. Ayrıca "Sir William Lucas" da olduğu gibi bırakılmış. Yani genelde gerçek çevirilerinizde de hitap sözcüklerini özgün metinde olduğu gibi bırakmak eğiliminde olduğunuzu görüyoruz. Sizce özgün metne özgü bu gibi ifadeler Türkçeleştirilmemeli mi çevirilerde?
- Türkçede karşılığı yoksa çevrilmemeli. Çünkü hem "Miss"e hem "Mrs."e "Bayan" demek bence çok aykırı kaçıyor. İngilizcede böyle bir ayrım var ve güzel bir ayrımdır. Kişiye bir boyut daha kazandırıyor. Madem ki Türkçede yok onu özgün dilde olduğu gibi bırakmak daha yerinde olur diye düşünüyorum. Asalet ünvanları da öyle.
Metin içinde İngilizce çıkışlı özel isimleri İngilizce yazımlarına uygun olarak yazmışsınız. Türkiye Yayınevi'nce yayınlanan 1. baskıda bu sözcüklerin Türkçe okunuşlarını ayrıca bir liste halinde vermişsiniz. Acaba 50'li yıllarda yabancı isimler Türkçe okunuşlarıyla mı yayınlanıyordu?
- Evet, o yıllarda öyleydi Türkiye Yayınevi sistemli bir şekilde çeviriler üzerinde çalışıyordu. Tabii telif eserler de yayınlanıyordu. Hatta birkaç gazete çıkarmıştı. Bir yerde Türkiye Yayınevi bir mektepti. Okurun okumasını istiyordu. Okuru da bir yerde eğitmek gerekiyordu. Okura kolaylık getirmek önemliydi. Okur, içinde üst üste birkaç sessiz harf olan bir yabana sözcüğü okumaz endişesindeydik. Elimizden gelen kolaylığı gösteriyorduk.
Genç Kızlar romanının çeviri olduğunu düşündüren dil örgüleri sadece yukarıda sözünü ettiğimiz özel isimler, hitap sözcükleri ve benzerleri değil. Ender olsa bile sözdizimi de metnin çeviri olabileceğini düşündürüyor. Örneğin: "Şimdi Mrs. Ludlow'a aldıran kim"diyorsunuz bir yerde. Bir başka yerde "Hem zaten adam yüzde yüz sersemin biridir" gibi bir ifade kullanmışsınız. Bu gibi tümceleri oluştururken okuru metnin çeviri olduğuna inandırmayı mı düşünüyordunuz? Yoksa çevirmen olduğunuz için farkına varmadan mı bu gibi yapılara sözde çevirinizde yer verdiniz?
- Tamamen farkında olarak yaptım. Okuru değil ama editörü inandırmaya çalışıyordum. Bilinçli olarak bazı yerlere "tercüme kokusu" verdiğimi çok iyi hatırlıyorum.
Peki, çeviri aslında çeviri kokmasın mı isteniyordu?
- A, tabii. Bu "tercüme kokusu" deyimi hiç dillerden düşmüyordu. Benim çok heyecan uyandıran ilk çevirim Allah'ın Bahçesi’dir. Hiç çeviri kokmuyor diye övmüşlerdi. Bu koku meselesi çok önemliydi. Hemencecik adım duyuldu. Çevirim seçildi çünkü çevirim tercüme kokmuyordu.
Efendim, biraz da genel çeviri normlarınızdan bahsedebilir miyiz? Çeviri için metinleri nasıl seçiyorsunuz?
- Karşılıklı yayınevleriyle seçiliyor pek tabii. Ben epey senelerden beri yalnızca sevdiğim eserleri çevirmeye çalışıyorum. Bu da klasik olabilir, çağdaş olabilir, çocuk kitabı olabilir. Sevdikten sonra her şey olabilir.
Yaptığınız çeviriler İngilizce'den değil mi?
- Evet.
Peki, İngilizcenin ana dil veya ara dil olarak kullanılmış olması seçiminizi etkiliyor mu?
- İngilizcenin ara dil olarak kullanıldığı metinlerden de mecburi olarak çeviri yapıyoruz. Mesela Manuel Puig. İspanyolcadan değil İngilizceden çeviriyoruz. İspanyolca bilen az. Yahut aslı Rusça olan metinler mesela. O zaman şöyle tekliflerle karşılaşıyorum. "Nihal Hanım, çeviriyi özgün dilden yapamıyoruz, bari Türkçesi iyi olsun" diyorlar.
Efendim, 40 yılı aşkın bir süredir Türk okuruna, Türk yazın dizgesine yaptığınız çevirilerle gerçek anlamda hizmet veriyorsunuz. Sizce okur çeviri bir metin okurken, o metnin çeviri olduğunu hissetmeli mi?
- Zaten hissediyor. Ben galiba işin sentezine gidiyorum. Örneğin dili çetrefil olan bir yazardan yaptığım çeviride ben o çetrefil dili vermeye çalışıyorum. Fakat gene de Türk okurunun yazan anlaması lazım diye de düşünüyorum. Bunu sağlamak için de yer yer özgün metinden uzaklaşma söz konusu olabilir. Bu arada eleştirmenleri anlamak da pek mümkün değil. Mesela benim Örümcek Kadının Öpücüğü çevirim bazı yanlışlarla çıkmıştır. İyi niyetli bir okur bu yanlışların dizgi hatası olduğunu hemen anlayabilir. Tamamen konuşmalardan ibaret bir metin. Kopuk cümlelerle dolu. Bir eleştirmen "Çok saygı duyduğum Nihal Hanım bu çeviriyi aceleye getirmiş" diye yazdı. Çarpık cümleler, yanda kalmış cümleler, kekelemeler filan böyle yorumlandı eleştirmen tarafından. Çevirmen de burada bir bıçak sırtında hakikaten. Yakın geçmişte Fuentes'den The Old Gringo'yu çevirdim. Bir sayfa uzunluğunda bir cümle, örneğin. Türkçede böyle bir cümleyi olduğu gibi vermeniz imkânsız. Bir kere vurgu başka bir yere geliyor. Öncelikle neyin vurgulandığını belirlemeniz ve çevirinizi ona göre yapmanız lazım. İngilizcede ne vurgulanmışsa siz Türkçede aynı şeyi vurgulamak zorundasınız. O zaman cümleyi ister istemez bazı yerlerinden bölüyorsunuz. İşte bunlar bıçak sırtında kararlar.
Öznesiz cümle kurmak moda oldu
Efendim, yaptığınız çevirilere ayrı ayrı değinmemizin imkânsız olduğunu biliyorum. Genç Kızlar'ın ilk baskılarını bulabilmek için Beyazıt Kütüphanesi'ne gittiğimde Yeğinobalı soyadında neredeyse bir kutu dolusu kartla karşılaştım. Bunlar, iki özgün çalışmanız hariç, hepsi sizin çevirilerinizdi. 1940'lı yıllarda başlayan ve 1990'lara kadar uzanan ve umarız daha uzun yıllar devam edecek olan çeviri serüveninizde, bu aşamada, benimsediğiniz çeviri ilkeleriniz için bize neler söyleyebilirsiniz?
- Kısaca, çevirmenin öncelikle kitabı çok iyi anlaması gerekmekte. Yazara saygı ön planda önem taşımalı bence. Onun dışında içgüdüsel olarak çalışmaktayım galiba. Hüsran Tangosu için Sayın Selim İleri Milliyet'te bir yazı yazdı. Kitabı anlatmış sonra benim çevirime geçmiş. Selim İleri'nin benim çevirim için söylediği bir cümle sanırım benimsediğim çeviri ilkelerinde de ışık tutuyor. Selim İleri yazısında "Kitabın hüznü ve mizahı Yeğinobalı'nın çevirisinde hiç güme gitmemiş" diyor. Aslında ben kitabın hüznünü de mizahını da vereceğim diye bilinçli olarak yola çıkmadım. Ama hüzün de mizah da orada var. Cümlelerimi kurarken gerçekten kılı kırk yarıyorum. Ayrıca cümlenin sesi benim için çok önemli. Tınlamalara çok önem veriyorum. Cümlenin tertibi sadece Türkçenin akıcılığı için değil de özgün metindeki vurgunun tam aktarılabilmesi için özel bir önem taşıyor. Söz etiğim bu noktalan tabii sadece cümle içinde değerlendirmiyorum. Cümlenin içinde bulunduğu paragrafı, paragrafın içinde bulunduğu sayfayı, kısmı, neticede metnin tamamım devamlı olarak değerlendirmek gerekiyor. Metnin müziğini,temposunu, anlamını her şeyi ayrıntılı olarak düşünmek gerekiyor. Yani iğneyle kuyu kazıyorum.
Bir de, ilk bakışta çok basit gibi görünebilir ama bence dil ve biçem açısından yaşamsal önem taşıyor: öznesiz cümle kurmamaya çalışıyorum. Belli başlı Avrupa dillerindeki zamirlerin (İngilizcede he, she, it gibi) isim yerine kullanılması Türkçe çeviride sorunlar çıkarır. Yabancı dildeki zamire karşılık bolca "o" sözcüğünün kullanıldığı çeviriler buram buram çeviri kokar. Son yıllarda, bu tuzağa yakalanmak istemeyen çok yetenekli genç çevirmenlerin bu kez hiç öznesiz cümleler sıraladıklarını görüyorum. Okunan metinde kimin ne yaptığım anlamak adeta olanaksızlaşıyor. İşin hazin yönü bu aksaklıkların artık yadırganmıyor olması. Daha da korkutucusu, bu gibi aksaklıklara, örneğin özne gerektiği halde öznesiz sıralanan cümlelere, çok değerli, çok saygın yazarların eserlerinde de raslamaya başladım son zamanlarda.
Efendim, size çeviriyle dolu nice kırk yıllar dilerim.
(Işın Bengi / Ağustos 1990 / Argos dergisi / Arşiv çalışması: Figen Yanık, Dizgi: Serhan Yedig)
Genç Kızlar romanının tanıtım metni
Birbirinden güzel bir sürü genç kız ve bu genç kızların hepsinin birden aşık oldukları yakışıklı bir profesör.
Bir kız kız kolejinin iç hayatını kendisine esas alan nefis bir aşk romanı.
Vincent Ewing bütün hayatı boyunca bir tek kitap yazmıştır. Ondan evvel veya sonra ne bir tek makale ve ne de bir tek hikâye yazmıştır. Hatta mektepte bile en sevmediği işlerden biri tahrir vazifesi yazmaktı.
1905'de New York’ta doğan Ewing bir tiyatro mektebinde memur olarak çalışırken Genç Kızlar (The Curtain Sweeps Down) mevzuuna buldu. Birkaç ay içinde bu romanı yazdı ve bir daha da eline kalem almadı.
Ailece zengin olan Vincent Ewing yeniden roman yazması için kendisine yapılan bütün cazip teklifleri reddetmektedir.
(1) Sözü geçen inceleme için bkz.: I. Bengi, "Çeviribilim, Çeviri Kuramı ve Sözdeçeviriler*. Dilbilim Araştırmaları, Ed. Ahmet Kocaman Ankara Hitit Yayınevi, 1990, s.107-117.
İlknur Özdemir / Çeviri yaparken metne kendini katmaman lazım
1991'de Paul Auster'ın anı-romanı “Yalnızlığın Keşfi''yle çevirmenliğe adım atan İlknur Özdemir, aradan geçen zamanda Almanca ve İngilizce'den 130 kitabı dilimize kazandırdı. Bu arada tercüme sırasında metinlerde bulduğu hataları yayımcısına aktarıp orijinal metinlere de katkıda bulundu. “Çeviride yazarın üslubunu katiyen bozmamak lazım” diyen Özdemir, geçmişte tanınmış pek çok yazarımızın yaptıkları çevirilerde “dayanamayıp” metne müdahale ettiklerini söylüyor.
Oğuz Baykara / Japon edebiyatının Miller'ı Tanizaki şeytani duyguları işlemekle suçlandı, oysa insanı insan yapan kusurları ortaya koyuyordu
Akademik çalışmalarını Boğaziçi Üniversitesi’nde sürdüren Yrd. Doç. Oğuz Baykara’nın Japon edebiyatının en cüretkar yazarlarından Cuniçiro Tanizaki’nin öykülerinden yaptığı Sazende Şunkin çevirisinin ardında, alışılmadık bir emek ve hayranlık yatıyor. Onun hikayesini gazeteci arkadaşım Figen Yanık’ın kaleminden okuyacaksınız, gene de ben birkaç ipucu vereyim… Japonya’ya dil öğrenmek için işini, sevgilisini bırakıp giden, orada hepi topu iki yıl kalacakken tam 12 yıl yaşayan Baykara’nın göre Tanizaki dünya edebiyatının çok önemli bir ismi. Hayranlık duyduğu bu büyük yazarı,“Yazarlık hayatının ilk döneminde sapkın, şeytani, cinsel duyguları işlediği iddia edildi, oysa tam tersine insanı insan yapan bütün kusur ve erdemleri ortaya koyuyordu” diye anlatıyor.