Hiç anne olmadım. Belki olamayacağım da. Ama hep merak ettim o yüce duyguyu. İçinde; onu hiç görmeden, neye benzediğini, nasıl koktuğunu bilmeden, onu beslemenin her hücreni nasıl dirilten bir tat olduğunu hissetmek. Mucizevi bir şey olduğu aşikar. Aylarca tüm bunalımlara, streslere katlanıp dünyaya getirme evresinden söz etmiyorum bile,bilim adamları bilmem kaç kemiğin bir anda kırılmasından söz ediyor.. anne kokunu duyup susması,ciğerlerinin yanışını unutuşu anne misliğiyle. Bu mucizeden de mucize. Bir yandan büyümesini isteyip bir yandan elini bırakmasın istemek,içinin hoplaması dizindeki ufak bir yaramazlık izinde. Bunların hepsi annelikten. Üzülmesin, yorulmasın diye söylediğin seyi de kalkıp yapmak ,annelik. O okusun mutlu olsun, hakettiği gibi güzel günler görsün diye dualarla yaşamaktır. Kılı incinse içinde ateşler yanandır. Ne kadar kızsa da başkalarına geldi mi ,dünyanın en gözü pek koruyanıdır. Ne dese dinletemeyendir kimi zaman. Düşmandır. 'Ya anne'dir. Sırt cevirmeyen,dağıtsan da arkanı toplayan,çemkirsen de yüzüne gülendir. O anne hiçbir seyden korkmaz seni kaybetmekten daha çok. Büyütür ,besler, okutur, çalışır, didinir. Ölümlü dünya dese de ummaz,yakıştırmaz minik yavrusuna. Kime yakışır ki ölüm? Berkin'e mi, Ece'ye mi,Burak'a mı? Polis Ahmet'e mi? Allah ,bin-bir emekle büyüten annelere,annelerimize sabır versin. Sabırların en büyüğünü versin. Kokusuna doyulmadan giden evlatların yeri cennet olsun...