New Post has been published on Genelbilge.com | nedir, tanımı, anlamı, nasıl yapılır, rüya, tabiri, kimdir, biyografi
New Post has been published on http://www.genelbilge.com/efes-antik-kenti.html/
Tarihi ve otantik farklı mimarisi ile İzmir ilinin Selçuk ilçesinde bulunan Efes Antik Kenti Roma devrinde Antik Yunan kenti idi. Efes Antik Kentin tarihi Cilalı Taş Devri Milattan Önce 6000 yıllarına kadar dayanmaktadır. UNESCO tarafından 1994 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi’ne katılmış olan Efes Antik Kenti 2015 yılında tamamen Dünya Mirası olarak kabul edildi.
İzmir ilinin en fazla ziyaretçi akını olan tarihi eserlerinden birisi olan Efes Antik Kenti’ne yıl içinde bir çok yerli ve yabancı turist akını bulunmaktadır. Roma döneminde ve Helenistik dönemde pek çok önemi olan bu yapının etrafında bir çok yıkık tarihi antik kent de bulunmaktadır.
Yakın Tarih
Efes Antik Kenti’nin şimdiye kadar ki erken tarihi Kalkolitik Çağa tarihlenen yerleşim yeri Çukuriçihöyük’te tespit edilmiştir (7.binin sonu).
Erken Bronz çağı sonlarına doğru (3.bin) kolay savunulabilir serbest duruşlu tepeciği ve yan taraflarında kayalıklı eğimleri olan Ayasuluk, işgal edildi. Bu dönemlerde yerleşim, doğrudan sahil üzerinde yer almaktaydı. Çünkü antik dönemden beri Kaystros Nehrinin (Küçük Menderes) taşması ile sel basan ova yerine dağ zincirinin eteklerinden güneye, doğuya ve kuzeye kadar uzanan derin bir körfez bulunmaktaydı. Ayasuluk sekizinci yüzyıla kadar, Efes çevresinde bilinen tek yerleşim olarak kaldı. Bronz çağı sonlarına doğru (2. bin-12. yüzyıllar) Artemision Bölgesi’nin güneybatı etekleri de kullanılmış ve burada Demir Çağı’nın başlarında (11.yüzyılın 2. Yarısında) bir Kutsal alan vardı. Ayasuluk Tepesinde kurulu olan Bronz Çağı yerleşimi Apasa, Luvi Krallığı’nın başkenti idi. Luvi Krallığı 16.-13. yüzyıllarda Batı Anadolu’nun en önemli gücünü temsil ediyordu. Daha sonra Hitit İmparatorluğu’nun Arzava üzerine seferi ve Arzavayı yenmesi üzerine onu kendine vasal bir devlet konumuna getirmiştir..
Yunan Ana Karasından Gelen Yerleşimciler
11 inci yüzyıl süreci sırasında, maddi kültür noktasında nüfus yapısındaki değişime doğru derinlemesine değişim Yunan ana karasından gelen yerleşimciler, İyonya kolonizasyonu olarak adlandırılan süreçte küçük Asya’nın (Anadolu’nun) batı sahillerini fethettiler. Kuruluş Miti, Efesi yerli Karyalılardan, Lelegler ve Lidyalılardan zorla alan, efsanevi Atina kralının oğlu olan, Androklos’u işaret eder. Şehir merkezi Ayasuluk’ta kalmıştır.
8.yüzyılın ortalarından sonra Panayır Dağında ve çevresinde yerleşim alanları kurulmuştur, bunlardan bir tanesi Panayır Dağının kuzey doğu alanında ve buna ek olan bir diğeri de Ticaret Agorası’nda olmak üzere kısmen yüzeye çıkarılmıştırBağımsız bir eyalet olan Efes Lydia Kralı Kroissos tarafından defalarca kuşatıldı ve MÖ. 560 yılında fethedildi. Kent 546 yılı ve sonrasında Persler Efes’i ve Lydia Krallığını ele geçirdiler.
Efes milattan önce 1000’li yıllarda göçmenlere ev sahipliği yapmaktaydı. Çünkü o dönem bir liman kentiydi. Deniz yoluyla bugünkü İzmir sınırına gelen göçmenler, ilk olarak Efes’e ulaşıyordu. Ticari hayatın gelişmesinden dolayı göçmenlerin büyük bir kısmı Efes’te kalıyor ve orada geçimlerini sağlıyorlardı. Günümüze kadar gelen Efes kalıntılarının büyük bir kısmı, General Lisimahos döneminden kalmadır. General Lisimahos, Büyük İskender’in emri altında çalışan bir ordu komutanıydı.
Helenizm Süresince Şehir Gelişimindeki Temel Kırılma
Pers yönetimi büyük İskender’e kadar sürdü (MÖ 334) İskender’in haleflerinden biri olan Lysimachos, bir sonraki şehir gelişimini M.Ö. 3. Yüzyılda kırılma noktasına getirdi, kendisi Panayır dağı ve Bülbül dağı arasındaki vadideki yerleşim yerlerini yeniden düzenledi.
Helenistik Dönemi’nde (M.Ö. 336-30) , Efes kenti görünümü temel bir değişim geçirdi. Diadoch savaşları sırasında ve Büyük İskender’in ölümünden sonra, şehir Lysimachos Krallığı ile MÖ 300 yıllarında birleştirildi (355-281). Yarım adada ve Anadolu’da, şehrin ilk kuruluşundan sonra (Lysimachia), Efes’te, Lysimachos’un karısı Arsinoe II’nin ismi verilerek Arsinoea olarak adlandırılan yeni bir şehir kuruldu.
Arsinoea sakinleri Teos, Lebedos ve Kolophon gibi komşu topluluklardan asker topladılar. MÖ 294 yılları civarında, 9 km uzunluğunda ve Bülbül dağının kuzey yamaçları ile panayır dağının bazı kısımları da dahil olmak üzere bütün şehri içine alan bir sur duvarına başlandı. Sadece üçte birinin gelişmeye uygun olduğu şehir surlarının 2.5 km² lik geniş alanı liman kısmı aşağı şehir ve yükseltilmiş platoda yukarı şehir olarak ikiye ayrıldı.
Eski alay yolu gidiş hattını takip eden Kuretler Caddesi, şehrin her iki alanını birbirine bağladı. Helenistik Efes, ortogonal caddeleri ile Hippodamik planlı yeni bir yerleşim yeri olmuştur. Ticaret Agorası, tiyatrosu ve stadyumu ile birlikte aşağı şehirde Ticari ve kültürel bir merkez oluşmuştur. Bu arada yukarı şehir de Devlet Agorası (Meydan), Prytaneionve Buleuterionu ile politik bir merkez halini almıştır. Kentin her iki yamacında ve özellikle yukarı şehrin güneyindeki ve yukarı agoranın doğusundaki uygun platoda bu yerleşim alanları gelişmiştir. MÖ 3. yüzyılda kurulan alanlarla ilgili çok az bilgi mevcuttur ancak Lysimachos’un ölümünden sonra, MÖ 281’ yılında n azından yerleşimlerin bazıları tekrar buradan ayrılmışlardır.
MÖ 2. Yüzyıldan sonra, Yamaç ev Bölgesinde işlikler ve basit binalar kuruldu, yeniden inşa çabalarını gösteren kanıtlar aynı zamanda yukarı şehirde de yükselme faaliyetlerinin de sürdüğünü ve yukarı şehirde geniş bir yerleşim alanı kurulduğunu da gösterir. Yerel olarak üretilen mallar ve bunların Akdeniz bölgesinde dağıtımı, Roma döneminde Asya’nın Metropolisi olan (Asya’nın başkenti) Efes’in M.Ö. 1. ve 2. yüzyıllarda artan önemini ve ekonomik gücünü göstermektedir.
Efes’in dikkat çeken en önemli özelliklerinden biri, bütün cadde ve sokakların birbirini dik açıyla kesmesidir. Bu mimarinin kurucusu Hippodamos’tur ve bu mimariye “Izgara Planı” adı verilmektedir. Kendi döneminde dünyanın en gelişmiş kentlerinden biri olan Efes, o günkü koşullara göre yüksek teknoloji ve ustaca beceri gerektiren mermer yapıtlar ile inşa edilmiş ve süslenmiştir. Bir dönem, Asya Eyaletine de başkentlik yapmıştır. O zamanki nüfusu tahminen iki yüz bin civarındadır. O zamanın şartlarına göre inanılmaz kalabalık bir nüfustur.
Ancak bir süre sonra Efes büyük bir talihsizlik yaşamıştır. Şehrin zenginleşmesinde en büyük pay sahibi olan Efes Limanı dolmaya başlayarak, liman özelliğini kaybetmiştir. Ve bu durum, ticareti geriletmiştir. Bu krizi önlemek isteyen dönemin imparatoru Hadrian, dolan limanı birkaç kez yeniden boşalttırmıştır. Ancak kötü gidişata engel olamamıştır. Efes böylece hem limanını kaybetmiş hem de denizden uzak bir kent haline gelmiştir. Daha sonra milattan önce 1330 yılında, Efes Türklerin eline geçmiştir.
Efes’in benzersiz özelliklerine diğer bir örnek liman çevresidir. Üç kapı, kentten altıgen biçimli dalgakıranla ve birbirine bitişik iskele, gemi barınakları ve ambarlar ile temsili sütunlu caddeyle çevrelenmiş liman havzasına açılır. Daha MS 2. yüzyılda havza geniş bir kanalla denize bağlanmış ve bu tünel 3. yüzyılda daraltılmıştır. Kanalın her iki yanı da MS 3. yüzyıldan 5. yüzyıla kadar değişen tarihlere sahip mezar yapılarıyla kuşatılmıştır. Efes’in hemen yakınındaki çevrede kanal ve Küçük Menderes (Kaystros) Nehri boyunca ilave liman havzaları için farklı yerler mevcuttur. Bu yapılar dış limanlar olarak hizmet görmüştür. Yapay bir liman havzası, kanal, birkaç farklı ilave dış liman ve bitişiğinde bir nekropolün bir arada olması antik dünyada eşi benzeri olmayan bir şeydir.
Görünürdeki mimari kalıntıların çoğu tarihi bağlamları, sanatsal işçiliği, kentsel yararlılıkları kadar bilimsel kaynak olarak önemli olası nedeniyle de benzersizdir. Münferit anıtların özgün değerlerinin yanı sıra bu yapı toplulukları bir araya gelerek bir Roma kent planı ve Türkiye ya da Akdeniz’in herhangi bir yerinde bulunamayan bir korunma durumuna sahip bağımsız iç bölgesiyle Efes, daha eşsiz bir tarihi anıt oluşturur. Bu nedenle, Doğu Akdeniz’deki çok iyi koruna gelmiş Roma binalarının en geniş koleksiyonuna sahip Efes arkeolojik yerleşmesinin haklı olarak tüm varlıklarıyla anıtsal bir kent olduğu iddia edilebilir.
Cumhuriyetten İmparatorluk Dönemine
Bergama Kralı Attalos III M.Ö. 133’te öldüğünde, kendi isteği ile krallığını Romalılara miras bırakmıştır. Efes şehri Roma Asyası’nın bir parçası halini almasından dolayı civitas libera (serbest vatandaşlık) vergiden muaf olarak yaşadı. Nüfusun Roma Hakimiyeti altına girmeyi oybirliği ile kabul etmemesi Pontik Kralı Mithridates VI’nın şehri fethetme girişimini desteklemiştir. Bu şehirde yaşayan tüm İtalyanlar ölüme mahkum edilmişlerdir ve M.Ö. 88 de sadece Efes’te bir gecede 80.000 kişi vahşice katledilmiştir. İsyan General Cornelius Sulla tarafından bastırılmıştır ve şehrin özgürlüğü elinden alınarak yeniden vergi verme zorunluluğunda bırakılmıştır.
M.Ö. 33’ te Marc Antony ve karısı, Mısır kraliçesi Kleopatra, kış aylarını Efes’te geçirmişlerdir ve daha sonra İmparator Augustus olarak başa geçecek olan Octavian’a karşı bir savaş organize etmişlerdir. Octavian’ın Aktiumdaki zaferi sadece Cumhuriyet’in sonu anlamına gelmemekte aynı zamanda Asya ilinin yeniden yapılanması anlamına da gelmekteydi.
Altın Yüzyıllar
Efes Roma il yönetiminin sürekli merkezi ve başkenti (Asya Başkenti) haline gelmişti. Denizden kolay ulaşım şehri Anadolu’nun ekonomik bir merkezi haline getirdi. Liman çok çeşitli mallar için yeniden yükleme noktası olarak hizmet etmiştir. Artemision zirai ürünlerine ait arazi ekildi ve bunların ticareti yapıldı, buna ek olarak, tapınak hem güvenilir bir banka hem de bir hac merkezi olarak işlem yaptı. Şehrin Roma karakteri politik yapıların inşası ile güçlendirildi.
M.S. 52 ve 55 arasında havari Paul Efes’te vaaz verdiği zaman, sadece aktif putperest mezhebi ile değil aynı zamanda buradaki Yahudi topluluğu ile de karşı karşıya geldi. Gümüşçü Demetrios’un önderliğindeki isyanın sonucunda, Paul misyon faaliyetlerini Korinth’de yeniden başlatmak üzere şehri terk etti. Efes kendi zirvesine M.S. 2.yüzyılda ulaştı ve bu şöhretli alan için sayısız eserler bıraktı. Bu eserler zengin vatandaşların halkın refahı ve kendilerinin hatırlanması için verdikleri özel hibelerle yapıldı.
M.S. 3. yüzyıldaki kriz
M.S. 230’dan sonra M.S. 270’lerdeki felaket getiren sarsıntının sonucunda oluşan bir seri depremler ve de Gotik’lerin (Barbarların) hücumları şehirde açık ekonomik bir gerilemeye neden oldu. Artemisyon yağmalandı ve tapınağın kendisi yakıldı. Bu yıkımın açık izleri hala şehirde görülmektedir, bunların yeniden inşası da onlarca yıl sürdü. Efes parlak dönemini tekrardan, sadece M.S. 5. yüzyılda elde edebildi.
Genç Antik Çağın Sonunda Efes
Efes, şehirsel yönetim koltuğundaki pozisyonunu (Asya Valiliği olarak) elinde tutmayı başardı ve böylece Roma İmparatoru Diocletian tarafından yapılan yeni düzenlemeden sonra bile hem politik hem de ekonomik bir merkez olarak kalabildi. Ancak, 4. yüzyılın ortalarında oluşan sayısız depremler, felaketler şehrin yavaş yavaş yükseldiği düzeyden ekonomik bir düşüşe maruz kalmasına neden oldu. İmparatorluk, hibelerinin yardımıyla ve vergiden muafiyetlerle bu hasar başarılı bir şekilde atlatıldı ve önceki zenginliğe aşama aşama geri dönüldü. Bu durumu sayısız kamuya ait ve özel binanın restorasyonu ve yeniden inşası göstermektedir. Bunlara ek olarak, Theodosius I (en önemli olarak 391’de devletin resmi dini olarak Hıristiyanlığın kabulünü beyan etmesi)in verdiği dini fermanları takiben şehrin manzarasını muhteşem bir şekilde değiştiren pek çok muhteşem kilise inşa edildi.
Bizans Döneminde Efes
En geç 5. yüzyıldan beri, Aziz John Bazilikasının (Nispeten büyük boyutlarda inşa edilmiş, bazı özel ayin yetkilerine sahip kilise) Hagios Theologios Tepesinin (Bugünkü Ayasoluk/Selçuk) 2,5 km uzağına inşa edilmesinden bu yana şehrin önemi artmış ve şehir, Bizans döneminin önemli hac merkezlerinden bir tanesi olarak gelişmiştir. 7. yüzyıl sırasında, Bazilika, Meryem Kilisesi’nin litürjik (ayinle ilgili) fonksiyonunu nihai olarak üstlendi ve Efes başpiskoposunun ana kilisesi haline dönüştü.
6./7. yüzyıllardaki Efes şehri kalıntıları; Bizans çevresindeki muazzam şehir duvarlarının inşası ile şehrin daha yeni olarak oluşturulan yönetim bölümüne, yani Thrakesion koltuğuna (Bizans mahallesi ) yükselmesini işaret eder ki bu da Asya’nın önceki başkentinin ilk zamanlardaki üstünlüğünü tamamen kaybetmediğini göstermektedir. Şehir içinde lejyonun görevlendirilmesi, Arap dünyasının artan genişleme çabalarına karşı bir gereklilikti; Aslında yaklaşık 654/655 te Efes, Suriye valisi, Muaviye tarafından saldırıya uğradı ve 715/716 da Arap Amirali Mazlama’nın başarısız Konstantinopolis (İstanbul) macerası dönüşünde yeniden saldırıya uğradı.
9. yüzyılın ilk yarısında Efes askeri yönetim biriminin, Tharakesion, en geniş takviye şehri olarak hala eski kaynaklarda tanımlandığı gibidir. M.S. 890 da Sisam adası üzerinde sahip olduğu politik ve askeri üstünlüğü kaybetti ve bundan kısa bir süre sonra da , Smyrna/İzmir üzerindeki üstünlüğünü kaybetti. Bu özet olarak çizilen gelişmeler burada yerleşimin sonsuza dek terk edildiği anlamına gelmez. Aslında, en son yapılan arkeolojik kazılarda ele geçirilen kanıtlar, Efes’in 13./14. yüzyıla kadar – sadece homojen şehirsel bir varlık olarak değil aynı zamanda daha dağınık yerleşim grupları halinde – yerleşim alanı olarak kaldığını göstermektedir.
Selçuklu Dönemi
Tüm bölge ilk kez 1304’te Bizans imparatorluğundan ayrılmıştır. Hatırı sayılır bir Selçuklu sülalesi olan yeni kanun koyucu, Aydınoğlu Beyliğinin yerine 15.yüzyılın ilk yarısında Osmanlı sülalesi geçmiştir.
Efes’in günümüze kadar gelmiş kalıntıları, 8-9 kilometrelik bir bölgede hala varlığını sürdürmektedir. Her yıl dünyanın çeşitli bölgelerinden yaklaşık bir buçuk milyon turist, Efes’i ziyaret etmektedir.
Büyük Tiyatro’nun devasa yapısı Panayırdağ yamacı üzerindeki yerleşmenin batısına bakar. Kentsel odak noktası ve meclis yeri olması gibi işlevleri yüzünden kent altyapısı için çok önemliydi. Yaklaşık 25.000 kişilik tiyatro, İmparatorluk Döneminde tamamlanmıştır. Tiyatroda sadece kültürel aktiviteler sahne almazdı. Aynı zamanda gladyatör oyunları ve en azından ekklesia (Halk Meclisi) için Efes halkının buluşma yeriydi. Bu işleviyle, Aziz Paul misyonuna karşı gümüşçülerin ayaklanışını anlatan Yeni Ahit’te de bahsedilmiştir. Bugünkü görünümünü, büyük oranda Geç Roma Döneminde Bizans sur duvarıyla birleştirildiği onarımlara bağlıdır.
Büyük Efes Stadyumu kentin kuzeyinde, Panayırdağ’ın kuzeybatı yanı çıkıntısının dibinde yer alır ve 3 hektarlık bir alanı kaplar. Stadyumun anıtsal olarak büyümesi olasılıkla Nero zamanında yaşanmıştır. Vedius Gymnasiumu, stadyumun kuzeyinde yer alır. Birçok Efes gymnasiumu gibi, bu da simetrik olarak düzenlenmiş, doğu-batı boylamı ekseninde uzanan hamam ve palaestra (gymnasiumlarda güreş ve beden eğitimi yapılan bölüm) ile birlikte hamam-gymnasium kompleksi şeklindedir.
Diğer bir önemli öğe ise Roma Nekropolü’dür. Bülbüldağ’ın kuzeybatı yamacı ve Efes limanının kuzeyi ve güneyinde yerleşir. Öteki nekropoller Panayırdağ’ın kuzeyi ve doğusu, Bülbüldağ’ın kuzeydoğu yamacı ve Efes’in yukarı kasabasının dışında yer alır. Hellenistik Dönemde kurulmuş fakat Augustus döneminde tamamen tekrar inşa edilmiş yukarı kasabaya Yukarı Agora hâkimdir. Oldukça büyük meydan merkezinde, sütunlarla çevrili, olasılıkla Dea Roma ve Julio-Claudian imparatorlarından birine adanmış küçük bir tapınak inşa edilmiştir. Batı bitimde Domitianus için İmparator kültü tapınağı yer alırken, kuzey taraf, Bouleuterion ve Hestiaia ile birlikte Prytaneion gibi bir dizi kamusal yapıyla doludur. Güney bitim ise alay yolu ve sadece temsili bir çeşmenin kazıldığı, diğerlerininse jeolojik çalışmalardan bilindiği başka kamusal yapılar içerir. Doğuya doğru yukarı kasabanın tüm arazisi Geç Hellenistik Dönemden Erken Bizans Dönemine kadar tarihlenen yaşama alanlarıyla kaplıdır.
Efes kentine su, çeşitli su kemerleriyle taşınır. Bu hayli gelişmiş Roma inşa ve mühendislik tekniklerinin tanıkları hala Efes mahallelerinde görülebilmektedir.
Kentin doğusunda, 1,5 km’lik bir uzaklıkta, Efes’in ana kült merkezi ve Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Artemis Tapınağı (Artemision) yer alır. Arkeolojik araştırmalar yerleşmede MÖ 8. yüzyıldan Geç Antik döneme kadar üst üste bir dizi tapınak ve mabedin varlığını göstermiştir. Tapınağın iki ana yapı evresinden bahsetmek gerekir. MÖ 560 yılı civarında, ilk inşa çalışmaları büyük mermer dipteros (Arkaik Artemis Tapınağı, Yunan mimarisinin dönüm noktası) üzerinde başlamıştır. MÖ 356 yılında Arkaik tapınağın yıkılmasından sonra yüksek bir platform üzerinde 118 sütunlu yeni bir tapınak yükselmiş, MÖ 4. yüzyılda anıtsal sunak eklenmiştir. Artemis Tapınağı MS 3. yüzyılda deprem felaketi ve Got kavimlerinin saldırılarıyla yok olmuştur. Kısmen tekrar inşa edilmiş, parçalanmadan önce MS 4. yüzyılın sonlarına kadar kullanılmıştır. Devasa mermer bloklar yakınında yer alan Aziz John bazilikasını ayağa kaldırmak için kullanılmıştır.
Tapınağın yaklaşık 180 metre batısında Artemision’un temenosu (tapınağı çevreleyen kutsal alan) içindeki bir yapı Artemis Tapınağı çevresindeki kutsal alanın bir parçası olarak görülebilir. Son kazı çalışmaları, yapının açıkça tanrıçayı onurlandıran festivallerin (Artemisia) yapıldığı bir Odeion olduğunu göstermiştir. Bu anıtın inşası MS 1. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilir. Erken dönem kazılarından olduğu kadar yazılı kaynaklardan da temenosun çeşitli kamusal ve özel yapılarla kaplanmış olduğu bilinmektedir. Bugün bu yapılar metrelerce toprakla doludur.
Efes Piskopos Kilisesi, Meryem Kilisesi ve Ayasuluk üzerindeki Vaftizhane ve Hazinesi ile anıtsal bir bazilika olan Aziz John Bazilikası Efes’te iyi bilinen Bizans yapı kompleksleridir. Bu kompleksin ana binası, MS 6. yüzyılda İmparator Justinianus zamanında inşa edilmiştir. Ancak inşa çalışmaları 10.-12. yüzyıl Orta Bizans Dönemine dek sürmüştür. Meryem kilisesi İmparator Hadrianus’un imparator kültü tapınağının güney ucundaki salona inşa edilmiştir. Bu yapıda MS 431 yılı Konsülü gerçekleşmiştir. Piskopos kilisesi geç 4. Yüzyıldan Geç Bizans Dönemine (14. yüzyıl) kadar çeşitli yapı evreleri geçirmiştir. En azından 6. yüzyıl ve sonrasında bazilika Efes piskoposluğu olarak hizmet vermiştir. Orta Çağ boyunca, kilise mezarlığı olarak kullanılmıştır. Efes’te çok sayıda kilise ve şapel vardır. Akdeniz dünyasındaki en önemli Hıristiyan haç merkezlerinden biri olmuştur.
Bülbüldağ’ın kuzey yamacındaki Aziz John Mağarası’nda en olağanüstü duvar resimlerinden biri yer alır. Mağarada, biri diğerinin üzerinde dört boyalı yüzey fark edilebilir. Mağaraya adını veren sahne batı duvarda yer alır ve yanlarında belirgin bir şekilde Grekçe yazıtlarla Aziz Paul ve Aziz Thekla yerel efsanesini anlatır.
Bir diğer ilgi çekici Hıristiyan anıtı Panayırdağ’ın batı yamacında yer alan Yedi Uyurlar mağarasıdır. Kuruluşu, doğal ana kaya üzerine Hıristiyan mezar kompleksi inşa edildiği MS 3. yüzyıla değin uzanır. Bu mezarların üzerine erken 5. yüzyılda, İmparator II. Theodosius döneminde biri anıtsal diğeri hizmet amaçlı iki kilise yapılmıştır. Bu mezarların, Yedi Uyurlar’a ait olduğu düşünülmüş ve imparatorluk evinin emriyle bir Hıristiyan kültü yerleştirilmiştir. Yedi Uyurlar, yeniden dirilme için bir model olarak hizmet etmiş ve kült kurumu Theodosius’un dini politikasında bir dönüm noktası olarak algılanmalıdır. Mezarlık ve kiliseler kısa sürede önemli bir haç merkezi haline gelmiş ve bu rolünü Orta Çağda da devam ettirmiştir. Anıtın popülerliği ve şöhreti Orta Çağ boyunca Haçlıların yazıtlarında da dile getirilmiştir.
Başka bir önemli alan, Ayasuluk Tepesi’nin etrafı ve batısındaki bölgedir. Bu yerleşme özellikle Orta Çağ’da 14. ve 15. yüzyıllar için esas kaynak olmuş, Aydınoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki geçiş dönemi olarak kabul görür.
Ortaçağ yerleşmesi tahkimat için gerekli güvenliğin de sağlandığı Ayasuluk Tepesi’ne konuşlanmıştır. Efes/Ayasuluk’un genişlemesinin olasılıkla ilk kez 14. yüzyılda yaşandığı tahmin edilmektedir. Yerleşme merkezinin akropolis tepesinde yer almaya devam ettiği, sivil alanların ise batıdaki düzlükte – ki burası eski Efes Artemis kutsal tapınağın üstü- konuşlanmış olduğu varsayılmaktadır. Bu yerleşmeden geriye sadece taş anıtlar korunmuştur. Dayanıksız ahşap malzemeden yapılan konut yapıları günümüze kadar ulaşamamıştır.
Aydınoğullarının inşa planı, orijinalinde olasılıkla kent mahallesi sakinleri için ayrılan cami, mescit, hamam gibi yapıları içerir. Hiç şüphesiz en önemli yapı bazilika formunda kutsal bir yapı olan İsa Bey Camii’dir. Bu dönem boyunca antik ve Bizans gelenekleriyle yenilikçi Türk ögelerin bir araya getirildiği yeni bir mimari düzen geliştirilmiştir.