Her yarış yeni bir deneyim, macera demek; yeni bir parkurda karşıma ne çıkacak diye merak ederken hem etrafına hem de önüne bakarak ilerlemek demek; hiç tanımadığın bir sürü farklı insanla yan yana koşmak, belki tanışmak, tanıdıklarınla güzel vakit geçirmek demek. Her yarış kendini bir adım daha ileri götürmeye, kendi sınırlarını aşmaya çalışmak, fiziksel kuvveti beyin gücüyle birleştirmek demek. İstisnasız hepsinin finish’inde tüm yorgunluğu geride bırakıp çok mutlu olmak ve kendinle gurur duymak demek… Ve tabii paylaşılacak, yazılacak anılar yaratmak demek.
Bu yüzden mümkün olduğunca çok yarışa, etkinliğe katılmaya çalışıyorum. Bunlardan bir tanesi de 31 Mart Pazar günü bu seneki ikinci ayağı gerçekleşen Geyik Koşuları’ydı, yani başlıktaki geyik ben oluyorum. Ocak'takine katılamamıştım; bu seferkinin de normal kayıt dönemini kaçırmışım. Yarış kayıt tarihlerini kaçırmak veya kaydımı aylar önce yaptırıp sonra yaptırdığımı unutmak gibi sıkıntılarımın üstesinden gelmem gerekiyor.
Geyik Koşuları Belgrad Ormanı’nın içinde yapılan patika koşularından oluşuyor; dolayısıyla bolca iniş, çıkış, çamur birikintileri, ağaç dalları; kısaca bir ormanın doğal şartları bu koşuların temelini oluşturuyor. Bu yıl ilki 20 Ocak, ikincisi 31 Mart, üçüncüsü 29 Eylül’de olmak üzere üç kere düzenleniyor. Her yarış 4k, 14k ve 28k uzunluğunda üç farklı parkurdan oluşuyor; 4k parkurunun tırmanış eğimi 100m, 14k’nın 350m ve 28k’nın 700m. Yarışlar kendi içlerinde puanlandığı gibi üç yarışın derece, performans ve devamlılık puanları da hesaplanıyor; 29 Eylül’dekinin ardından Geyik Kupası 2013 sonuçları elde edilecek.
19-29 Ekim tarihleri arasında 3 grup halinde Likya Yolu’nu geçtiğimiz Hillsider Challenge’ımızdan beri araziye çıkmamıştım, özlemiştim. 14k’yı şöyle bir aklımdan geçirdiysem de kendimi yormadan organizasyonu, parkuru tanımak, patika koşusu özlemimi gidermek, kısa mesafe koşmak istedim, bu yüzden de üzerinde pek düşünmeden 4k’yı seçtim. Yarış sabahı 8’de uyandım; kepekli puf ve kahvemi de alarak yola koyuldum. Yarış kitlerinin dağıtımı 9:30’a kadardı, 4k yarışı 9:45’te başlayacaktı. Fenerbahçe’den Belgrad’a çıkan orman yoluna ulaşmam yaklaşık 20 dakika sürdü, erken varacak olmanın sevinci birden trafiğin uzun bir süre açılmamak üzere tıkanmasıyla kursağımda kaldı. İlerlemek bilmeyen trafikte girdiğim stresten dolayı vücudumun sporla salgılayacağı seratonine gerçekten ihtiyacım vardı.
Ormanın girişine ulaştığımda görevlinin park ücretinin 11 TL olduğunu söylemesi sonucu bu saçma trafiğin sadece güzel hava ve yarıştan kaynaklanmadığı ortaya çıktı. 11 TL nasıl bir fiyattır? Zaten havalar güzelleşince hafta sonları orman girişinde artan trafiği “bahar geldi, orman dolup taşacak, ne koparsak kardır” zihniyetiyle daha da arttırarak kafa dinlemeye, spor yapmaya, mutlu olmaya giden insanları çantalarında 1TL ararken sinirlendirecek, trafikten bezdirecek bu saçmalığa imza atanları yürekten kutluyorum.
Ucu ucuna yetiştim; yarış ertelenmeseydi ben park edip start alanına gidip kitimi alana kadar muhtemelen yarış başlamış olurdu ama her parkurun başlangıcı yarımşar saat ertelenmişti. Yarış kitimi aldım, fazlalıkları vestiyere bıraktım ve Hareket Candır ekibinden arkadaşlarımla buluştum. Yarış kitlerinde göğüs numaralarımız, indirim çeklerimiz, sticker ve bir kısmını hala çıkarmadığım rengarenk plastik bileklikler vardı. Çipin ayakkabıya bağlanan formatta değil göğüs numaralarının arkasına yapıştırılmış formatta olması değişikti.
Start alanında kayıt masası, vestiyer, ana sponsor Asics’in ve diğer destekçi markaların stantları etrafa yayılmıştı. (Yeri gelmişken sosyal sorumluluk partnerlerinin Koruncuk Vakfı olduğunu da belirteyim.) Her yarış öncesi olduğu gibi ortalık gayet hareketliydi, yüksek sesle müzik eşliğinde ısınma başlamıştı. Çok çabuk susayan bir insan olduğum için su aramaya başladım, başka yarışlardan her yerde su bulmaya alışık olduğum için start alanında neden su olmadığını sorguladım. Aslında yarış alanında kısıtlı su dağıtımı yapılacağını uyarılarda görmüş olsaydım bu sorgulamayı yapmama gerek kalmayacaktı. Böylece Caner Bey’e sorduğumda açıkladığı gayet mantıklı sebeplerden ötürü 4k parkurunda su tedariği yapılmayacağını da okumuş olurdum, elimde su şişem olurdu ve koşarken dilim damağıma yapışmış bir şekilde çaresizce su masası aramazdım. (Yine de start’ın az ilerisinde bulunan su masası start öncesinde durmalıydı diye düşünüyorum.)
Parkur çok keyifliydi; bir yandan koşarken bir yandan çamur birikintilerinin neresine atlasam daha az ıslanırım, nereden geçsem kayıp düşmem diye kestirmeye çalışmak çok zevkli oluyor. Çamura bulanmayı umursamamayı, toprağa, yapraklara basarak koşmayı, doğanın tam içinde olmayı cidden özlemişim. Spor ve doğa gerçekten benim hayatımın muhteşem ikilisi.
Patika koşusu pek çok açıdan olduğu gibi kat edilen mesafe/harcanan efor ilişkisi açısından da düz yol koşusuna benzemiyor. Bunu çok iyi bilen ben bile 1k’nın bittiğini gösteren tabelayı görünce daha 1k mı oldu diye şaşırabildiysem, ilk kez koşacakların unutmamasında fayda var.
Koşmaya başladıktan sonra nabzın ve ciğerlerin koşu temposuna uyum sağlaması için belli bir süre gerekiyor. Bu süre bende bazen fark edilmeyecek kadar kısa, bazen de imdat nefes alamıyorum dedirtecek kadar uzun oluyor. Bilimsel açıklamasını araştırmış değilim fakat koşulan zemin, başlangıç temposu, vücudun dinçliği (bir gece önce duman altı bir ortamda bulunmanın da bu süreyi arttırdığından artık eminim) gibi birçok faktör bu durumu etkiliyordur diye düşünüyorum. Bu kez o alışma süreci bende neredeyse koşunun sonlarına kadar devam etti. Buna bir de susuzluk eklenince biraz zorlandım ama eğimli tırmanışlarda ve gerçekten soluklanma ihtiyacı hissettiğim yavaşlamalar haricinde hızımı pek kesmedim. Finish’e yaklaştığımızı önce inişe geçmemizden, sonra seslerden ve finish alanını görerek anladığımda her yarışta olduğu gibi susuzluk gibi fiziksel etkiler geri planda kaldı. Sonuçta yarış bittiği anda yüzümde yine kocaman bir gülümseme vardı. Bu da kanıtı:
Bu gülümseme akşam sonuçlar açıklandığında ve 4k kadınlar genel sıralamasında (00:31:58) altıncı, 25-34 yaş kategorisinde dördüncü olduğumu öğrendiğimde daha da arttı. Hiçbir zaman yüksek derece hedefiyle koşmuyorum ve hedefim hep kendimi aşmak ama iyi bir sürede koştuğumu görmek, sıralamada yukarılarda olmak da mutlu ediyor tabii.
Geyik Koşuları’nın bence en güzel kategorisi Bambi Koşusu. 4-6 yaş 200m, 7-9 yaş 300m, 10-12 yaş çocuklar ise 400m koşuyor. Çocuk psikolojiyle ilgili derin bir bilgiye sahip değilim ama çocukların hayatında sporun mutlaka yeri olması gerektiğini; bize kısacık gibi gelen bir mesafenin onlara etrafındaki çocuklarla eğlenerek koşması, sporu sevmesi, spora teşvik edilmesi gibi açılardan önemli katkıları olduğunu düşünüyorum. 186 çocuğun katıldığı Bambi Koşusu zaten başarılı bulduğum ve çok keyif aldığım bu organizasyona olan saygımı büyük ölçüde arttırdı. Geyik Koşuları’nın websitesinde de yazdıkları slogan çok yerinde olmuş: “Koşma evladım terlersin demeyin…Koşmak onların da hakkı.”
Üstelik yarışlarını bitirmiş, madalyalarıyla mutlu mutlu dolanan bu sevimli bambileri etrafta görmek de çok güzeldi:
Ve onlar kadar sevimli olmasak da biz geyikler:
Bir yarışı daha başarıyla geride bıraktıktan sonra acaba Eylül’deki Geyik Koşuları’nda farklı bir deneyim yaşamak ve paylaşmak için bu kez 14k’yı dener miyim, kendi süremi aşmak için 4k ile mi devam ederim, yoksa bambaşka bir macera için başka bir yerlerde mi olurum diye düşündüm. Bu soruların cevabını umarım hep birlikte göreceğiz.:)