DOST
“Dosyaları gönderdin mi?” diye sordum. DOST “gönderdim Mehmet Bey,” diye yanıtladı. Ofladım ve gözlerimi ovuşturdum. “Sadık almadığını söylüyor?” diye yorgunca sordum. Her zamanki gibi kibarca yanıt verdi, “bir saniye efendim,” dedi, “bakıyorum”.
DOST’un dosyaların gidişinde bir problem olup olmadığını anlaması için bir saniyeye ihtiyacı yoktu. Belki de bir saniyenin yüzde birinde tüm şirketteki dosyaları kontrol edebilecek bir programdı kendisi. Okuduğum kadarıyla, biz insanların kendilerini daha rahat hissetmeleri için arada böyle gecikmeler koyuyorlardı ki kendimizi çok da ezik hissetmeyelim.
“Sadık Bey’in kutusunda efendim dosyalar. Fakat kendisi 500 megabayttan büyük ekleri indirmeme seçeneğini işaretlediği için ekleri göremiyor.”
“Peki tamam,” dedim, “ben Sadık ile konuşurum. Sen ben gelene kadar son satış rakamlarını bir sunum haline getir.”
“Tamam efendim,” diye yine sakince cevap verdi DOST. Zira onu hiçbir şey sinirlendiremezdi. “On beş dakika içinde hazır olurlar.” Alenen yalan söylüyordu. Sunum o cümlesini bitirmeden hazırdı bile. Ama işte kendimi kötü hissetmeyeyim diye…
Bunalarak masamdan kalktım, mutfağa gittim. Saat 10 buçuktu. Bu saatte Sadık çok büyük ihtimalle ya tuvalete gitmeden önce ya da tuvalette döndükten sonra mutfakta takılıyor olurdu. Yanılmadığımı gördüm. Mutfaktaki koltukta oturmuş çayını yudumluyordu.
Merhaba dedim, selamımı aldı. Dosya konusunu açınca, “siktirsin,” dedi hiddetle, ‘öyle bir seçeneği işaretlemedim ben. Her boku bilemiyor demek ki.”
“Abi,” dedim sakinleştirmeye çalışarak, “ulaşmıştır o bir şekilde senin ayarlarına. Safa yatma şimdi. Dağıtık Operasyonel Sistem Teknolojisi’nden bahsediyoruz. Dün ne yediğini bırak ne sıçtığını biliyor.”
Sadık sinirle elindeki çayı fondipledi. “Yetti artık yetti,” dedi. “Hayvanat bahçesindeki maymunlar gibiyiz. DOST Hayvanat Bahçesi.”
İç geçirdim. Haklıydı. “Çay,” diye seslendim. Tezgahın üzerindeki makineden demli bir çay çıktı. “Afiyet olsun, Mehmet Bey,” dedi makine.
Makineye orta parmak gösterdikten sonra Sadık’ın yanına oturum. Çayımı karıştırırken düşük bir tempoyla konuştum. “Şükretmek lazım Sadık,” dedim, “bunun da beteri var biliyorsun. Kotanın içinde olmasak ne yapardık? Üç kuruş sosyal gelire talim. Tamam çalışmıyor olurduk, kendimiz için vaktimiz daha çok olurdu ama anca yemeğe, içmeye ve kiraya yeterdi paramız. Şimdi en azından, ne bileyim üç beş küçük lüksümüz oluyor.”
“Yahu ondan şikayet etmiyorum ki?” diye kesti lafımı Sadık. “Çok şükür. Benim neden şikayet ettiğimi sen de çok iyi biliyorsun. İşyerlerine zorunlu insan kotası getirilmemiş olsaydı zaten halimiz nanaydı. Kazanılan her milyon liraya karşılık iki insanı istihdam etme zorunluluğu yüzünden buradayız. Kara gözümüz ya da kara kaşımız için değil. O durumda bile DOST ile çalışıyoruz. Çünkü neymiş? Etkin çalışmalıymışız! İnsan aldın işe, bari o zaman bırak da insanla çalışsın!”
“Ne yapalım oğlum?” diye çıkıştım. Otomasyonun doğurduğu işsizliği konuşmak havadan sudan konuşmaktan farksızdı artık. Ben ise bundan çok sıkılmıştım. Hem, havadan sudan konuşmaktan da hoşlanmazdım zaten.
“Kaç sene oldu hala kabullenemedin ya. Durum bu işte. İstersen sen de radikaller gibi gidip ormanda yaşa elektriksiz, tuvalet kağıtsız?”
Sadık, “artık hiç konuşulmuyor senle ha,” diye sitem etti, “bana radikal diyenin alnını karışlarım.” Omuzları çöktü, yüzü birden karardı. Yorgun bir savaşçı gibi bana baktı ve “ben sadece çalıştığım işi hak etmenin huzuruyla yaşamak istiyorum, o kadar.”
Yüreğime taş gibi oturdu bu cümle.
Peki ben neden kendi halimi, yani sadakadan hallice bir sebepten ve sadece kanuni zorunluluk sayesinde sahip olduğum işimi hak edip hak etmediğimi hiç düşünmüyordum?
Kötü müydüm? Arsız mıydım? Ahlaksız mıydım?
Düşüncelerimden sıyrıldım. Elimi Sadık’ın omzuna koydum. “Hadi hadi,” dedim, “hak ediyorsun işte. Doğuştan var bu hakkın. Çünkü insansın.”
Hadi oradan der gibi başını salladı Sadık, “dışarıda sosyal gelire talim edenler insan değil mi?” dedi ve sustu.
Cevap veremedim.
Aklına güzel bir fikir gelmiş bir çocuk gibi “akşam,” diye atıldım, “birşeyler içmeye gidelim mi?”
Sadık gerindi, “yok," dedi. “VR’dayım bu akşam sabaha kadar.”
“Bir gece de olma be oğlum,” diye çıkışacak oldum, “ peki ne yapayım olmayarak?” diye cevap verdi. “Gerçek hayatta nefes alabildik de mi kalmadık? ”
Bir süre konuşmadan oturduk, sonra yine sessizce işimizin başına döndük.
Satış raporları hazırdı.











