Sustu,
çünkü bilen var…
İçine attı her yangını,
çünkü yakar da, şifa da O’ndan.
Bir yudum sabır,
bir ömür tevekkül.
Kalbi kırık,
ama Rabbiyle bütün…
seen from Netherlands
seen from United States

seen from Russia
seen from Russia
seen from Denmark
seen from India
seen from United States
seen from United States
seen from India
seen from United States

seen from Kosovo
seen from Germany
seen from United States

seen from Colombia
seen from United States

seen from Maldives
seen from United States
seen from China
seen from Ukraine
seen from Russia
Sustu,
çünkü bilen var…
İçine attı her yangını,
çünkü yakar da, şifa da O’ndan.
Bir yudum sabır,
bir ömür tevekkül.
Kalbi kırık,
ama Rabbiyle bütün…
#şems #sevgiliyesözler #sevgi̇ #aşksözleri #ilahiask #muhabbat #kesfet #kesfettengelenler #kesfet #keşfettengelenlertakipetsin #kesfetteyiz #panicatthedisco #discover_europe_ #discord #mevlana #şemsitebrizi #tasavvuf #konya #turkiye #naturephotography (keşfet) https://www.instagram.com/p/Cjhu5ncAb3e/?igshid=NGJjMDIxMWI=
Sadece niyet edin ve yolunuza devam edin. 🌹Kader niyete aşıktır. Çektiğin zahmet bir gün rahmet olur.” Şems-i Tebrizi #semsitebrizi #ilahiask#huzur#teslimiyet#insan#din#islam#akil#edep#ahlak#kader#ahirt#sufizm#kurancözümü#ibadet#ilim#alim#oku#gör#kesfet#en#dogru#yol#islam#❤️ https://www.instagram.com/p/Bz-SUfVogmC/?igshid=771ixp2mc861
#hallacımansur #yunusemre#ilahiask#erenler#ehlibeyt#farkındalık#din#iman#ahi #allahaskı#oku#ilim#irfan#sev#anla#gör#duy#taptukemre#mevlana#semsitebrizi https://www.instagram.com/p/Bw0JArlhIuQ/?utm_source=ig_tumblr_share&igshid=16vol6savwpa6
Platonik aşklar için üzülmeyiniz bi hikmeti vardır elbet :)
GÜNEŞTEN YANSIYAN IŞIĞA VURULAN KİŞİNİN HİKÂYESİ YAHUT RAVZA PUDER’DEN MEKTUPLAR
Mail adresinin şifresi allahimbenisev olan biri vardı. Allah’a ulaşamadan düştü. Ve “Yarına sesinin yankısı kaldı.” “İnşirah Suresi neşesi”ndeyken herşey, etraf “Yasin sessizliği”ne büründü…
“Korkarım ki hepimiz koparılmış bir çiçeğe solacağını söyleyemeyen kelebekleriz.” der Gökhan Özcan. Koparılmış bir çiçeğin hikayesi bu biraz da…
YASİN SESSİZLİĞİ
GİRİŞ
Şu okunan ezanla yeni dualar asıyorum ipe. Belki kururlar. Biri kurudu da ayrılık oldu sonu. Ama kim bilir? Üstad kaderin üstünde kader var derken, kaderin üstünde keder var diyemem ben. Allahım. Ne olur küllerimden doğmama izin ver. Ama bu şarkılarla değil, senin kelamınla, kelamınla olsun. Gözlerim de kelamınla dolsun. Aşka da o kelamı işitince geleyim. Biliyorsun aslında mesele Mecnun değil. Sensin. Hani Mecnun dedimse zaten sensin de çoğu zaman. (Tamam Sezai Karakoç’tan çok kopya çekmemeliyim.) Hani o içime atıp imtihan ettiğin koca yalnızlık. Bilirdin benim istidadlarımı,hayallerimi. İstesem ne kadar güzel yazılar yazıp, ne temiz filmler çekip seni anlatabileceğimi,senin dinini anlatabileceğimi, başarılı olabileceğimi. Ama ben bu küçük dünyayı, tedirgin adımları seçtim üç dört sene önce. O insanlar keşke beni böyle ağlak yakalamasaydı demek için çok geç de olsa artık vardır bildiğin. Biz bilmesek de. Hani demişti ya benim için bu tekerlek tümsekte kalmaz diye. İşte ben bu söze güveniyorum. Geçmişime güveniyorum. Bir lamba gibi yanan, orada duran geçmişe. Belki ellerimden tutarsın yeniden diyorum. Çünkü “Allah, yeniden başlayanların yardımcısıdır.”
İKİNCİ GİRİŞ
Gelmeyen insanların gitme ihtimali diye bir şey var. Sadece rüyalarda gelir onlar. Ona da gelmek denirse... Ne şüphe edilir rüya olduğundan. Öyle gerçek gelir. Gerçek gelir, o gelmez.
En hüzünlü cümle "Hicran'la ne konuştun?” cümlesidir. Hicran'la birşey konuşmadım ama senin hicranınla öyle konuştum ki... Naber hicran dedim. Mutlu musun dedim. Niçin ağlıyorsun hicran, mutlu değil miyiz? dedim. Kavuşmamış bizi ayırdın. Kavuşmamıştık ama çikolata vermişti bir keresinde bana. Evin en güzel yerine çerçeveletip asacaktım çikolatayı. Bütün cümleleri zaten kalbimde asılı. Bağırmak istemiyorum deyişi bile, çay içelim mi der gibi asılı. Bir kere de mesela dur basma demişti yürürken. Ben görmüştüm gerçi yerdeki şeyi. Fark ettim demiştim. Ama ne alakaysa ne romantik gelmişti o hareketi bana.
Peki şimdi sen söyle ey okuyucu: Herkes gider mi?
“Bazen en sevdiğinizle aranıza kalın bir duvar girer. Yanlış anlamalardan oluşmuş zihnin kuytu köşelerinden beslenen bir duvardır bu. Gölgelerle artar yoğunluğu. Ve gölgelerin karanlığı sizi görünmez kılar.” Alphan Akgül
“Bir kuş bana nazire –keşke bize olsaydı- alıp başını gidiyor uzaklara.”
Ah Muhsin Ünlü
I.
Gölgelerin karanlığının beni senin gözünde görünmez kıldığı şu günlerde, sana yazmak ne kadar anlamlı bilmiyorum. Ama yazıyorum; yılmadan, bıkmadan yazıyorum. Seni dünya gözüyle görmeyeli belki dört ay oldu. Ama sanki dört asır. Dört asır dememe bakma bunlar hep edebiyat. Ki aslında sen hiç “aldanma, şair sözü elbette… (yalandır.)” Sana dair anılardan kalma bir fotoğraf buldum dolapta. Erguvanlar içinde sen. Hemen o parka gitmeliyim. Bir fotoğraf da ben çektirmeliyim orada…
II. Parka geldim. Burada erguvanlar yok. O erguvanların açtığını bile farketmedim hergün önünden geçerken. Seni çokça fark etmek bazen çok şeyi fark etmemekse bu kötü. Beş Şehir filminde “kȃğıttan eli gerçek kılmaya çalışırken hiçe saydığı kendini hiçliğe götüren çocuk” gibi günden güne ölmek kötü. Güneşten yansıyan ışığa takılıp kalmak onu neredeyse güneş bilmek de kötü... Hȃşȃ ama. O ışığı Güneş’ten bilmek gerek.
III. Ben sana seslenip dururken aslında O’na sesleniyorum. Ben aslında her derde kedere sen kılıfını giydiriyorum. Bu duygulanıp (Allah’ın) hediyesi sandığım cezaların imtihanların orta yerinde sen diye bağırmak gülünç bazen. Yani keşke mesele sen olsaydın. Ama her şey bir manik depresife bakıyor abi, bakma o nasıl da sevgili olmuşlar dediğin kızlara.
Ellerimden tut. Yoksa mesele Muhammed Yasin Efendi değil biliyorsun. Aslında “sevmek de yorulur.” Bunu da biliyorsun.
Sonra elimde gül olmadığı halde gül dağıtmaya çalışmak…
Ben ȃşık olduğumda tüm dünyada meşru bir şey olmuştu ȃşık olmak. Herkes ȃşık olabilirdi artık. Hani bilmezdim ya bir zamanlar günah olmadığını. Sonra hȃşȃ dine yeni hurafeler sokuşlarım. Kendi korkularım yüzünden. M.Kutlu’nun o “İçimdeki yalnızlıktan kendime davalar aradım.” sözü misali. Hani hep günah cereyan ederdi etrafta böyle şeyler. Hani radikaldik. “Ve güldün, rengȃrenk yağmurlar yağdı.” gibi cümlelerin karşılığı yoktu zihnimizde. “Biz yağmamış yağmurlarız. Ama çocuğum birgün andolsun yağacağız”ın vardı ama. Sonra nasıl atladım level’ları. Bilmiyorum. Bildiklerim de var gerçi. Ama kalu bela’da ben seni gördüm de sen beni görmedin mi acaba?
IV. Minibüsteyim. Sen seversin minibüsleri. Belki de lafın gelişi sevdiğini söylemiştin. Yazmaya öyle daldım ki, adam inince kayar mısınız dedi kadın, pardon dedim. Hiçbişey demedi. O değil de çok yaşlı bir adam telefonu açıp “Efendim baba?” dedi. Çok tuhafıma gitti. Sen olsaydın şöyle söylerdin burada: “Vay canına” ya da “Güzelmiş.” Bir de ayet gibi ezberledimya cümlelerini, Allah affetsin.
V.
Farklı model gemi gelecek senin için diyorlar. Üzülüyorum. Benim o hayal sandıklarım varya, koca bir hiçler aslında. Böyle çaresizliğimden tutunduğum o peşinden koştuğum hayaller. Belki ulaştığımda tuzla buz olacak zaman aşımına uğrayacak hayaller. Bunlardan bahsetmek istedim bugün sana...
VI.Yeşil montlara olan sevgimi bir bilseniz.Ama ben çok yoruldum artık.Bu zihnimde ağırlık yapan cümleler. Hiçbir zaman muhatabını bulamayacak o cümleler. Bulsa ne değişirse…Şeytan konuşuyor ama bazen. Sonuçta her zaman Hz.Hatice’yi örnek alamayız.
Ben takılıp kalmasaydım güneşten yansıyan o ışığa. O filmdeki gibi “Yaratılan bu kadar güzelse kim bilir kaynağı nasıldır?” deyip O’na varaydım. Ne olurdu sanki? Ve ne olurdu sanki ile bitmeseydi cümleler…
VII. Sonra bir gün hastalandım. Doktora gittim. Sonra bir daha gittim doktora. Sonra bir kez daha… Günlerin geçtiğini biten ilaçlardan anladım. Amel defterini de doktorun hakkımda tuttuğu notlardan… İnanmazsın, doktor ünlü mütefekkir,müfessir Muhammed Yasin Kutub’un adı verilmiş olan sokaktaydı. Her gün senin adının geçtiği sokakta tedavi olmak ne de manidar gelmişti bana… O’nu da Allah’tan hediye bellemiştim. Ben işte böyleyim biraz. Boşluklarda yüzerim, “küfre yaklaştıkça imanım artar” şairin dediği gibi, ama senin adınla başlayan bir sokakta tedavi olunca duygulanırım…
VIII.. Anneme “Yakın zamanda ders çalışacağım.” diyorum. Ve ekliyorum o konuşmaya başlayınca: “O zaman neden şimdi olmasın di mi?” Sonra seni çok seviyorum. Bu beni mesut ettin sen de olasın demek aslında. Sonra sana benim yerime de baksınlar… Ya da bakmasınlar. Gözümüzü haramdan sakınmalıyız. Beni gülümsettin ya, sen daha fazla gülümse. Senin yanında güldüğüm için çok özür dilerim. (Aslında Allah’tan) Bir de keşke beni tembel bilmeseydin. Ya da şu cümleden kaynaklı olduğunu bilseydin: “Aklımdan çıkmıyorsun dedim, başka türlüsünü yorgunum anlatmaya.”
IX.
Yazarın biriyle konuşuyorum. Hem ateistmiş, hem islamcılar hakkında roman yazmış. Eski devrimci derviş hallerimi özlüyorum. Şimdi ilginç bir biçimde -ben evet hem de ben- namazları da bırakmışken bir süredir, ne söylesem onu düşünüyorum adama. Söyleyecek birşeyim kalmamış, o tadı, o güzelliği anlatamıyorum artık. Sadece İslam, İslamcıların , nurcuların, şuncuların buncuların, ilahiyatçıların eline bırakılmayacak kadar değerli diyebiliyorum. o kadar... Ben senden sonra o hallerimi de kaybettim. Ki sen de böyle düşünceleri hayal olarak görüyordun zaten değil mi? Ya da fazla düşünmemem gerektiğini bu konular üzerine...
Yazara peki böyle mutlu musunuz dedim. Bir yandan da içimden, kendime sen çok mu mutlusun sanki diye kızdım tabii.
Mutluymuş. Üzülüyorum ama diyecek söz bulamıyorum.
X.
Misal sen bazen bir ağacın altında dikildin diyelim. Ben de çok sonraları kendimi o ağacın altında buluyorum. Ama bir türlü bir daha gelmiyorsun. En çok da "abi seviyorsan git konuş bence" cileri değil, "haram, helal" diyen arkadaşlarımı seviyorum. Evet, çok seviyorum hem de. Ah o benim içimde onca görüntüye rağmen, yıkılamayan radikal yanım. O radikal yanım ki... Bir zaman beni delilikle dȃhilik arasındaki çizgide sürüklemişti. Sen bilmezsin. Sen benimle ilgili neyi bilirsin ki?
XI.
Aslında anlatacak o kadar büyük bir hikȃyem var ki. Bir yandan anlatarak tüketmek istemiyorum o hikȃyeyi. Bir yandan da anlatmak istiyorum. Acaba anlar mıydın? Yoksa yine bir yığın hatalı düşüncem mi var benim? Ama kendi içinde safiyane.
XII.
Sen zahire takıldığımı düşün. Ben zahire yalnızca senin yüzünde takıldım ki onun da batına açılan bi manası vardı. Allah'ı hatırlatıyordu. Çok şeyi hatırlatıyordu. Halbuki ne biçim anlamıştım zahir-batın olayını. İnsanın bazen ateşler içinde yanmayabildiğini mesela. Soğuklar içinde ise üşümeyebileceğini. Özgürlüğün getirdiği rehaveti. İnsanın bazen tutsaklıklar içinde yakaladığı özgürlüğü... Sonra bilemeyeceğimizi hiçbir zaman…Anlatmak zor…
XIII.
Araba beni görmeden ezerse, annem üzülür. Araba beni görse de ben atlasam önüne, annem üzülür. gibi "annemin üzülmesi" ortaklığını taşıyan cümleler geçerken aklımdan... Bir de ne göreyim. Yasin’in annesi. Bana el sallıyor. Yasin de bir keresinde el sallamıştı bana dedim içimden. Hani genetik olabilir bunlarda el sallamak. Gerçekten Yasin'in annesi olabilir. Önce gözlerime inanamadım. Gözlerimi ovuşturdum bikaç kere. Sonra yaklaştım. Gerçekten Yasin'in annesi. Ama sanki yüzünü buruşturmuş bakıyor bana. "Ey kız..." dedi. "Bugün Asım hoca'nın dersindeki kızın söylediklerini işitmedin mi?" Ne alaka dedim içimden, böyle söze "ey" ile başlamak falan. Hem bu teyze nereden biliyor olabilir Asım hocanın derste söylediklerini. Neyse dedim bunların ailecek içine doğuyor herhalde bişeyler. Yasin de bazen çok tevafuklu cümleler kurmuştu. "İşittim..." dedim utanarak. Burda bi şerh düşmem ve konuyu anlatmam gerek. Asım hoca derste "Hep erkekler bayanlara böyle şeyler yazmış. Hiç kızlar erkeklere böyle şeyler yazmamış. Neden?" gibi bir cümle kurar. Ardından tahtaya kalkan kız arkadaş da "Çünkü edepsizlik olur kızların yazması. Ayıptır" der. Ve ben kendi içimde yerin dibine girerim. Kısaca olay böyleydi. "O zaman bi daha öyle saçma sapan şeyler yazma." dedi teyze. Ben de "olur" dedim. Ve hızlı adımlarla ordan uzaklaştım. Bir de ne göreyim. Bu sefer de karşıma Muhammed Yasin çıktı. Hiçbişey demeden yürüdüm... Ne de olsa kendi çapımda ona kırılmakla meşgulüm. Ah dedim, Muhammed Yasin gibi annesi de sevmedi beni. "Ya nolacaağğdıya?" deyip içimden, gülümsemeye çalıştım...
XIV.
“Ben seni gizli sevdim bilmedim ȃlem duyar.” diyor.
Bu parçayı kimden dinlemeliyiz? Sen bilirsin.
Benim de yazmaya çalıştığım bi şiir vardı. Sonu şöyle bitiyordu: "Ama ben seni seçtim be pikaçu"
Anneannem olsaydı "Seçmekle olsaydı." değil de "Her seven kavuşsaydı kızım." derdi. Benim de yüreğime ok saplanırdı. Bu aralar en çok kurduğum cümleler arasında birincilik "Çok üzgünüm." cümlesine ait, ikincilikse "Yüreğime ok saplandı." cümlesine...
Bu hafta sonu gidersek, anneanneme belki seni anlatırım. Ona da anlatırım. O da muhtemelen "Her seven kavuşsaydı kızım." der bana. En acısı da "Sen onu, ellerin olsun, diye mi sevdin?" der belki. Anneannemi de hor görme,harabat ehlini hor görme zahid, o ayaklı kütüphane gibidir. Daha da doğrusu, böyle hayatı çözmüş bi insandır. Fatih'te oturmakta olup çok çevik oluşuyla da ünlüdür. Çevikliğini yaptığı yürüyüşlere borçlu olduğunu her fırsatta dile getirir. Ve "Darbe yiyen insan, insanlardan hoşlaşmaz." gibi garip bir cümle kurmuşluğu vardır. Bak aslında bir anneannem bir de teyzem için sevebilirdin beni. Öyle şekerdir ki ikisi de. Yani o derece şekerdirler.
XV.
Sen de Capitol'deki dua odası mıdır bahçesimidir değişik bir adı vardı unuttum, oraya git. Sinemanın arasında git oraya. Kapitalizme ya da o sekülerleştirilmiş alanlara, dini hatra getirmeyecek kadar insanı oyalayan türlü karmaşaya bir tekme vur. Namazını ihmal etme sakın. Hatta sinemayı arasında terketme benim gibi bir takım sahnelerden ötürü. Bir takım sahne çıkınca terket ki, sinemada o an bulunan kişilerinde kalbinde birşeyler uyansın. Buğzetmekle yetinme. Elinle düzelt. (İlgili hadisi biliyoruz hepimiz)
Bize asıl “ezelde Rabbimiz sundu merhabayı, öyle mest olduk ki gayrın merhabasın bilmedik.” Ama Allahım affet, dün canıma bir merhaba sundu Muhammed Yasin. Öyle mest oldumki gayrın merhabasın bilmedim. Fakat bugün afiyet olsun demedi. Gerçi onu görünce başka yerlere bakınıyorum ben. Ondan mıdır acaba? Yanlışlıkla oluyor bu.
Ahh. Bu dünya ve bu dünyanın bi oyun ve eğlenceden ibaret oluşu. Bizimse kim için harcadığımız o sayılı nefesler? Üzülme dedim, belki öteki tarafta sever seni.
Halbuki Yunus "Bana seni gerek seni." demiş.
Dedim Yunus kadar olamasak da, Yunus’un yanında dolana dolana belki ona benzeriz. Dolana dolana bu kadar Fuzuli’lerin Taşlıcalı Yahya'ların etrafında.
Sen de Mevlana'nın etrafında dolan. Ya da Kant. Bilmiyorum İbn Haldun da olabilir.
Bir kere de sana kitap hediye etseydim. Valla arkadaşça. Zaten sen beni arkadaşça da sevsen yeter bana. Burnum mu uzadı bu noktada Pinokyo misali? Klasiklere de çok güzel atıf yapılır.
XVI.
Bugün önümden bir adam koşuyordu. O zaman mı fark ettim çok yavaş olduğumu... Hayr konusunda yarışmakta falan mesela... İyi işler, güzel işler yapmada... İyi kul olmada, yavaş olduğumu... Zamanın su gibi akıp gidişi karşısında hiçbir şey yapamadığımı... Aslında ondan önce arkadaşın anlattıklarından fark ettim belki de. Sen bu muhabbetlerin adamı değilsin Ravza, özüne dön! diye içimden geçen düşünceler eşliğinde... Çok ağlayasım geldi, halimize. Ama ağlamaya bile vakit yok. Ali Şeriati'nin dediği gibi hem, Allah'ın izniyle öyle bir yola koyulmalıyız ki, hayatımızın bir saniyesini bile kişisel mutluluğumuz için harcamamalıyız. Bir de şöyle bir şarkı sözü vardı: "Keşke yanımda olsaydın, kolay olurdu o zaman." Yanımda olsaydı daha kolay olabilirdi. Daha kuvvet bulabilirdim. Belki de yanılıyorum. Ama yüzü öyle Allah'ı hatırlatıyor ki. Bende mi bu yüzlerde Allah'ı görme istidadı var, bilmiyorum.
XVII.
Sonra bir de bakıyorum o şiirin o dizesi üşüşüyor aklıma: "Bence şimdi sen de herkes gibisin".
Güneş, batıyor. Güneşin batan bir şey olması güzel. Hz.İbrahim değil mi? Hz.İbrahim’in yıldızlara, güneşe,aya karşı takındığı tavır güzel. Ben de görebilsem artık bunların hep "batan,kaybolan" olduğunu.
Bir şarkı bozmasın sonra her şeyi.
XVIII.
Belki ötelerin izi var yüzünde… Ama aradığımız da sen olsan aslında keşke değil mi? Sende ise O'nu aramayacak mıyım? Seni bulduğum vakit gerçekten aradığımı sandığım şeyi bulacak mıyım? Yoksa bilge haklı mı?: "Kavuşunca olmuyor be çocuk, kavuşmak ötelerde…"
(Müebbet Edebiyat Dergisi'nin Eylül 2014 tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.)
"LEYLA DEDİMSE SENSİN"
Eserden eser sahibine yükselmek
“Hayat ve birlik, eğer hareket ve ahengin esası olan ruhtan gelmezse, başka nereden gelebilir. Öyle ise eserden eser sahibine yükseliniz ve sevginiz cismin güzelliğine takılı olacağına ruhun güzelliğine bağlansın.”
“Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel bir gün her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birdenbire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve haydi arayın bulun demiş. Her ruh, bir görüp bir kaybettiği o güzel şeyin telaşıyla kendini dünyada bulmuş. Fakat dünyada topu unutturacak neler neler var. İnsandan beklenen, dünyaya, kaybettiği topunu aramaya gelmiş olmasını unutmamaktır.”
İşte hepimiz o topu aramıyor muyuz aslında?
Neye meyletsekte aslında o topu hatırlamaya çalıştığımızın resmi değil midir?
Neye meyletsek o, aslında O’ndan bir iz taşıdığından değil midir?
Sezai Karakoç bu durumu şöyle ifade eder bir şiirinde:
“Bütün şiirlerde söylediğim sensin Suna dedimse sen, Leyla dedimse sensin Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın, bellisin . Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini Ey gönüllerin en yumuşağı, en derini Sevgili En sevgili Ey sevgili Uzatma dünya sürgünümü benim”
Leyla dedikse odur aslında… Suna dediysek o… Mecnun dediysek O’dur.
İşte bahsetmek istediğim kitabın, Ateş Ağacı’nın ana düşüncesi böyle.
Kitabın isminin hikayesi
Samiha Ayverdi’nin mükemmel türkçesiyle bizlere armağan ettiği bu kitabın isminin hikayesi ise şöyle:
‘‘Vadi-i Mukaddes’te Musa’ya, Allah’ın niçin ateş suretinde göründüğünü şimdi anlıyorum. Musa’nın o zaman ateşe ihtiyacı vardı. Zira doğurmak üzere olan zevcesine ateş lazımdı. Musa, karşıdan beliren ateşe doğru gittiği zaman, bunun bir ağaç, bir Ateş Ağacı olduğunu gördü ve ağacın ‘Ben senin Allah’ınım.’ dediğini duydu. Belki de Allah ona böylece talebi suretinde görünmeseydi, Musa oraya, bu kadar şevkle koşup gitmeyecekti.
Bu hikmetin benim maceramla sıkı bir münasebeti var. Ben de büyük ve yakıcı bir aşka şiddetle muhtaç olduğum gün, talebimi insan suretinde gizlenmiş görerek ona koştum ve atıldım. İşte bu hengamededir ki insan aşkıyla Allah aşkını birbirine karıştırdım, bir bardak suyu denize döktüm.’’
Çoğu zaman o suyu bizler de denize döktük.
Vuku bulanın ardındaki hayrı ve sebepleri görmek istemedik belki.
İşte kitabın baş kahramanları Cemil ve Juliette de böyle bir ihtiyaç anında Rabb’in imzası üzerine karşı karşıya geliyorlar.
Yaratılanlar bu kadar güzelse kim bilir kaynağı nasıldır?
Hikayeye geçmeden önce Andre Gide’in Dar Kapı’sına benzettiğim bu kitabı teknik anlamda tanıtmak gerekirse;
Kitabın takdimini Beşir Ayvazoğlu’nun Aşkın Kısa Tarihi adı altında yaptığını görüyoruz. Aşk ve tasavvuf alanındaki temel olan birçok eserden bahseden Ayvazoğlu, İbn-i Arabi’nin bu konudaki görüşlerinden bahsederken şöyle söyler:
‘Hz. Muhammed’e Habibullah dendiği için İslam’ın özellikle bir sevgi dini olduğunu söyleyen bu büyük sufiye göre, gerçek aşk ilahidir, yani Allah’ın asli sevgisidir ve diğer bütün aşk türlerinin kaynağıdır. Allah kendisini sevmekle, zatında gizli olan şeylerin aynlarını da sevmiştir. Şeyler bunun için çeşitli şekillerde tezahür eden bir aşkla yüklenmişlerdir. Esasen aynların sevgisi, Allah’ın yaratıcı sözünü, Ol! emrini işittikleri zaman başlamıştır.’
Kitabın ana düşüncesi de aslında budur. Sevmeye olan meylimizin aslında O’na olan meylimiz olduğu. Ve ne zaman O’nu bulduk zannetsek belki de O’nun elimizden kayıp gideceği gerçeği. Bir arkadaşın söylediği gibi “Buldum dediğimizde yanılırız, biz biz olmaktan çıkarız. Ama bulabileceğimiz bulduğumuz şey değil, nasıl aramamız gerektiğidir.”
Ve her şeyin O olduğu gerçeği. Yaratılan ve sevilen her şeyin kaynağının O olduğu, O’nun bizleri yaratırken kendi ruhundan üflediği gerçeği... İşte bu yüzden Ingmar Bergman şöyle söyler bir filminde: “Yaratılanlar bu kadar güzelse, kim bilir kaynağı nasıldır?”
Olmak ölmek demekmiş
Kitabın başkahramanı Cemil’den bahsetmek gerekirse,o insanların yaşama yükledikleri anlam konusunda kararsız kalmış ve adeta kapana kısılmış bir haldeydi. Ne zengin biriyle evlenmek ne de bir iş yerinde çalışmak ya da yükselmenin yaşamın anlamı olduğunu düşünüyordu. İnsanı hayvandan ayıran şeyin ne olduğunu merak ediyor ve bunu bulmak istiyordu.
Öyle ya bir yaratılış amacımız vardı. Eşref-i mahlukat’tık bizler. En şerefli sıfatıyla nitelendirilmiştik. Ve bu kelimenin ardında yatan bir sır olmalıydı. Yaratılış amacımızı bulabilir ve bu yolda çaba sarf edebilirsek, Allah’a yaklaşabilirsek, o bizim yürüyen ayağımız, gören gözümüz, duyan kulağımız olacaktı.
İşte bu yüzden zengin amcasının yanından ayrılarak o kokuşmuş cemiyeti bırakır Cemil. Ve herkesi şaşırtan bir kararla bankadan da ayrılarak öğretmen olmaya karar verir.
Ardından taşındığı evde hizmetli Salih, onunla güzel bir arkadaşlık kuracaktır.
Salih ``Olmak ölmek demekmiş. Bunu bana senin gibi çok okumuş biri söylemişti. Vakit geldi mi kâh rüzgar bahane olur, kâh yağmur, kâh da böyle bir sarsıntı.” der ve anlarız ki aslında bir âlimin bile kuramayacağı bir cümle ile karşımızda durur Salih.
Herkes kavuşamaz sevgiliye…
Derken Kadriye ile evlenir Cemil. Onu bu isteğe gözü kapalı sevk eden neden ise rahmetli annesinin isteğidir. Ama aradığı topu onda bulamaz. Her ne kadar o kokuşmuş camianın kızları gibi olmasa da Kadriye, aradığı başka bir yerdedir sanki.
Ve bir gün her zamanki gibi vali haber gönderir. Juliette’i gezdirmek görevi ona düşmüştür.
Derken Bursa sokaklarında bir hikâye başlar. Aradığı topu birbirlerinde bulduklarını henüz itiraf edemeyen iki insan.
Gizliden gizliye yayılan bir sevgi.
Cemil, aradığını bulmuştur. Fakat herkes kavuşamaz sevgiliye…
“Kış uzasa. Çok uzasa, baharı hiç istemiyorum. Zira içimde filizlenen öyle noktalar var ki, ben bunların ağır ağır olgunlaşması için hiç olmazsa tabiattan yardım bekliyor gibiyim.” diyor Cemil. Bense hikâyeyi Bursa’nın kutsal mekânlarında gezerken okumakta fayda var demek istiyorum.
‘Niçin o dağ başındaki rüyayı gördüm? Mademki gördüm, o halde niçin ölmedim? Eğer o zaman ölseydim, ölümü bir kere geçirmiş olacaktım. Hâlbuki o gün bugün, hiçbir nefesim yok ki bin ölüm acısına bedel olmasın.’
diyor Juliette, Cemil Bey’le olan gezisi son bulduktan sonra. İnsan da bazen böyle söylemek istiyor. Neden? demek. Sonra “olanda hayır vardır” cümlesi geliyor aklıma... “Biz bilmesekte bazen çok bilmek istesekte, vardır.”
“Kiminin duyduğu, kiminin hiç ama hiç duymadığı bir ses, herkese aynı dersi talim ediyor, söylüyor, bütün mevcudatın diliyle barbar bağırarak söylüyor: ¨Beni inceleyin, ben kör ve sağır değilim. Ben şuursuz ve izansız değilim. Ben ölümsüzüm, beni tanırsanız siz de benim gibi olursunuz. Kendi içinizde olan asıl benliğinizle temasa geçin, ki ben sizinle bu cevherden konuşurum. Siz, beni kendiniz, kendinizi de ben bilmedikçe buluşamayız, anlaşamayız.” Sözlerinden anladığımıza göre Samiha Ayverdi, güzel benzetmeleriyle adeta aynı şeyi haykırıyor her satırda. Herkes ve her şey benim. Benim yansımam hepsi. Hepsi bir yanılsamadan, bir rüyadan ibaret… Mecnun da benim. Leyla da… Ancak öldüğünüz zaman uyanacaksınız gerçek hayata… Dönüş yalnızca bana…
Juliette döndüğünde ise, amcası Cemil’e döner. Ve son günlerinde yazdığı mektupları getirir Cemil’e. Kim bilir belki Mecnun’u bulup kaybeden Juliette’e Esas Mecnun, daha lezzetli görünmüştür? Ve kim bilir belki Mecnun’dan geçerek hayata gözlerini yummuştur…
(Müfredat Dergisi Ekim-Kasım 2011 tarihli sayıda yayınlanmıştır.)