siteyi taşıdım
başka bir blog açtım. kimseye söylemem (:

祝日 / Permanent Vacation
hello vonnie

Kiana Khansmith
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
macklin celebrini has autism
he wasn't even looking at me and he found me
Three Goblin Art
Keni

shark vs the universe
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
DEAR READER

PR's Tumblrdome
Misplaced Lens Cap

izzy's playlists!
Stranger Things
trying on a metaphor
dirt enthusiast
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
No title available

ellievsbear

seen from Australia

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Uzbekistan
seen from Brazil

seen from Malaysia

seen from France

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
@seymasubasi
siteyi taşıdım
başka bir blog açtım. kimseye söylemem (:
ZARİF ŞAİRLE ANILAR VE ÜMİDE AÇILAN MEKTUPLAR
Fatih Andı, “Hayata Edebiyatla Bakmak” kitabındaki ilk bölümde “Aramızdan çekilen dost: MEKTUP” başlığı altında, en çok da teknolojinin hayatımızı kuşatması nedeniyle artık hafızalardan ve hayatımızdan silinen mektuplaşma geleneğinden bahseder. Aynı zamanda edebiyatımızda bir tür olan mektup ve mektuplaşma geleneği hiç küçümsenir mi?
Şimdi biraz geriye gidelim. Güzel adamların güzel atlara binip gitmemiş olduğu, hele de Haziran’da hiç ölmemiş oldukları günlere.
İşte bu günlerden birinde şimdinin şair, akademisyen ve yazar Alim Kahraman’ı, “isminin baş harflerini acz tutan” o tevazu sahibi şair Cahit Zarifoğlu ile mektuplaşır. Bu mektuplar ve “Ölümünün 25. Yılında Cahit Zarifoğlu’na Mektup” başlıklı yazısı ve “Cahit Zarifoğlu’nun Mekanları” gibi bölümlerin bulunduğu bir takım anıları ise yakın zamanda Büyüyen Ay Yayınları’ndan Cahit Zarifoğlu ile Yedi Yıl adıyla yayınlandı.
Kuşkusuz, bir yazar adayının en büyük arzularından biridir ya da en büyük arzularından biri olmalıdır, bir hocanın dizi dibinde yetişmek. Değer verdiği kimselerden, yazdıkları hakkında görüş ve fikir almak. Düşünüyorum da , her ne kadar rahmetli Faruk Yücel “sevdiklerimize ilan-ı aşk etmekten, nefret ettiklerimizden bahsetmemekten” söz açmış olsa da, genç ve amatör yazarın emeğine karşın en azından güzel bir üslupla uyarmak, onu teşvik etmek ve yüreklendirmek varken onlara kibirli koltuklarından yaklaşan şairler nerede? Bir Ali Haydar Haksal’ın bir Cahit Zarifoğlu’nun mütevazilikleri, kendilerini eleştirecek bir konumda bile görmeyişleri ama bununla beraber gençlere bu doğrultuda kucak açmış olmaları, seviyeli bir biçimde onlarla ilişki kurmaları nerede?
Kahraman, kitabın önsözünde yazma sürecinden bahsediyor ve Zarifoğlu ile tanışıklığından…
Bir yandan “etkilenme süreci” tabirini kullanıyor. “Fakat gerçek bir edebiyat ilgilisi için etkilenme, etki odağı içinde kaybolma değil, kendi özünü bulmasını sağlayacak bir nispet içinde sahici olanı ayırt edebilme halidir.” Bu nokta gerçekten önemli. Tozlu sayfalar arasında kaybolup gitmekle ebediyet kazanma,emek verme arasındaki ince çizgiyle de alakalı aslında.
Alim Kahraman, Gül Yetiştiren Adam romanı hakkında yazdığı yazının Mavera’da yayınlanabileceğini hiç düşünmemiştir. Arkadaşı Ali Haydar Haksal ona bu haberle birlikte Cahit Zarifoğlu’nun imzalı Yaşamak adlı kitabını getirir. Aynı zamanda Zarifoğlu, Kahraman’ın ısrarla eleştiri alanında ilerlemesinden yanadır.
Bir sanat sayfası üzerinde durmaktadır Zarifoğlu, bu öneriyi “Sevgili dostum” hitabıyla yazdığı mektuplardan birinde, Kahraman’a açar ve bunun yerinin Yeni Devir gazetesi değil Milli Gazete olduğunu söyler. Klasik batı romanlarından ziyade, modern batı romanlarını okumasını tavsiye eder.
Bununla beraber daha iyi yazmak konusunda –tabii daha ziyade Alim Kahraman’ın yazıları çerçevesinde- kitapta birçok anektod yer alıyor. Bunlardan bana en ilgi çekici gelen, Zarifoğlu’nun yazdığımız meseleye kapandığımızı söylemesi. Okuduğumuz kitaplardaki bilgileri kullanarak yahut birden fazla meseleye değinerek onları mantıki biçimde harmanlayarak neden yazamıyoruz gerçekten?
Zarifoğlu “O bilgileri kendimize mal edemediğimiz için mi?” şeklinde bir ifade kullanıyor. Ve Sezai Karakoç’u örnek verip onunla tanışmasını söylüyor.
Kitabın sonlarına doğru Alim Kahraman Zarifoğlu’na ölümünden sonra yazdığı mektupta Zarifoğlu’nun rahatsızlığından ve yazma sürecinde yaşadığı anıların da onda uyandırdığı hislerden bahsediyor. Cahit Zarifoğlu’nun İstanbul şiirinden dem vurmayı ihmal etmiyor. Şiirin bir yerinde şöyle söyler Zarifoğlu: Sever gibi bazıları / Açık havada gömülmeyi.
Kitapta “Cahit Zarifoğlu’nun mekanları” bölümünü de zikretmekte fayda var. Bu bölümde Zarifoğlu’nun çeşitli projelerinden de bahsediyor Alim Kahraman.
İşte bu mektuplar ile birlikte Zarifoğlu’nun yaşadığı yerler, bulunduğu çevreler ve bu çevrelerde biriken anılaredebiyat camiamıza ve tarihe ışık tutuyor.
(Tereke Dergisi'nin Güz 2014 tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.)
YA TAHAMMÜL YA SEFER VE MIZRAKSIZ İLMİHAL BAĞLAMINDA BAZI DÜŞÜNCELER
“Sevda sırlı sularla sürüklendi sahile
Kara kumudur kalan kalbimde bozkırların
Ümitsizdi yolculuk ve dağıldı kafile.”
Hüsrev Hatemî
Açıkçası bu kadar değer verdiğim, muhabbeti beni ve kalbimi büyüten, görüşmekten mutluluk duyduğum nadir insanlardan olan arkadaşım (Ayşe), derginin çıkacağından bahsettiğinde çok heyecanlandım. Bu kardeşçe, dostane çaba içerisinde -ya da arkadaş dergisi içerisinde diyeyim- benim de yazım yer almalıydı. Yıllar sonra elime dergiyi aldığımda, özlemle bu günleri yad edebilmek adına kendi tarihime böylece not düşmeliydim. Yazıya bu şekilde başlamak ne kadar doğru bilmiyorum. Ama samimi bir havada olması belki de kötü bir şey değildir ablacım. Yine başladım ablacım diyerek atıfta bulunmaya. Ama Mehmet Efe’nin Mızraksız İlmihal’inde abicim demesi sanırım daha sahiciydi. Ya da daha sahici duruyordu. Aslında arzu ettiğim, Mustafa Kutlu’nun Ya Tahammül Ya Sefer kitabı bağlamında dava düşüncesi ve davada yalnız bırakılışa dair tecrübelerimden de yola çıkarak birkaç kelam etmek. Bu yazının hiçbir edebi ve teknik anlamda iddiası yoktur. Bunu da belirtmeliyim.
İki kitabın ortaklığını düşündüğümüzde kilit nokta burası mı acaba? Yıllar önce Mızraksız İlmihal hakkında yazmaya çabalarken kültür sanat haberciliği yapan bir sitede, yazı biraz aceleye geldiğinden mi bilmiyorum, romantikliğe kaymıştı.[1] Ya da kitabın romantik yönlerine de değinmiştim. Fakat bundan da öte, bahsedilecek ve uğruna ölünecek ne güzel düşüncelerimiz, hayallerimiz vardı. Sonra Fatih Mutlu’nun Malcolm’la Kıtalararası (Kalplercivarı) Sohbet yazısını[2] büyük heyecanla okuduğumu da belirtmiştim o yazıda. Arabana insanları bindirmekten bahsediyordu. Bu bende yine malum tebliğ düşüncelerine tekabül ediyordu. Ve ben hem “Okudu ve hepsini ciddiye aldı.” bölümündeki adam gibi hepsini ciddiye almıştım, hem de arabama gerçekten bindikleri halde buna şükretmeyip binmediler diye düşünerek arabamı çizmiştim. O zamanlar açtığım bir blogda ise şöyle bir söz ettiğimi hatırlıyorum. “Kep atamam, Sezai Karakoç’u sevmediler.” Mezuniyete bile gitmemiştim. Küskünleri oynuyordum adeta Kutlu’nun kitabındaki Murat Bey gibi.
Şimdi biraz teknik açıdan başlayarak kitaptan bahsetmeye çalışayım. Ya Tahammül Ya Sefer kitabı Mustafa Kutlu’nun Dergȃh Yayınları’ndan ilk defa Ekim 1983’te baskısı yapılmış bir hikȃye kitabı. Kitapta olan biteni ya da konuyu biraz ifadeye çabalarsak; medreseye benzer bir öğrenci yurdundaki gençler amaçlarını şöyle ifade ederler: “Davamız hayata uymak değil, hayatımızı Hakk’a uydurmaktır.” Abilerinin yolunu tutmaya çalışan bu gençler, dergiler çıkarmaktadırlar. Fakat bu yolculukta acı bir şekilde savrulanlar olacaktır. İşte bu acı hikȃyeyi anlatır Ya Tahammül Ya Sefer.
Kitabı ilk okuduğum zaman ise Fatih Üniversitesi yılları. Benim üniversiteye yeni başladığım ve başörtü sorunu, dava ya da İslam davası ve mevcut oluşagelen siyaset üzerine çok kafa yorduğum ve yaşadıklarımın sonucunda her şeyi anlamlandırmaya çalıştığım, bundan dolayı ise çok şeyi kaybedeceğimi sonradan anlayacağım –belki de kazandığımı düşünmemek de bir davaya ihanet, ya da bu tevekkülü göstermemek- zamanlar…
Mızraksız İlmihal’in ve Ya Tahammül Ya Sefer’in belli yönlerden benzerlik gösterdiğini düşünüyorum. Bir dönüşme olarak bakmak ne kadar sağlıklı bilmiyorum duruma. Bana göre yorulmuşluk olarak bakmakta daha çok fayda var. Kimse sana inanmazken ve dışlanacağını bildiğin halde doğru bildiğin yolda/ doğru yolda gitmekten zor ne olabilir? Bir yandan da o kor ateşin içinde imanını muhafaza etmeye çalışan ahir zamanın gençleriyiz. Bu söze muhatabız. Belki de bu söze muhatap olmak güç vermeli bizlere. Kimi zamansa imtihanın muhatabı olmak, bizi sevdiğini ve önemsediğini düşünmek… Kitabı anlatmaktan çok uzaklara düşmemi mazur görün. Gerçi bu karalamanın amacı tam olarak kitabı anlatmak da değil.
Birikim Dergisi bir vakit “İnşaat Ya Rasulallah” diye bir başlık atmış eleştiri hasebiyle. Gerçi Birikim Dergisi kim oluyor bu konuda konuşmak için, bizim konumuzda konuşmak için ama neyse. Bu “zamanının mücahidi şimdinin müteahhidi” lafı bana çok klişe gelmekle beraber artık, Kutlu tabii ki bir dönemin dava delisi insanlarını, onların dönüşümlerini ya da iç savaşlarını güzel bir biçimde ifade etmiş. Fakat bu ifadenin dile dolanması da canımı sıkmıyor değil. Ve hiç kimse gerçekten de “Sınanmadığı günahın masumu değil.”
Eserde yer alan ve en çok göze çarpan karakterlerden Murat Bey, dava delisi bir insan. Fakat kitabın sonuna doğru gençliğinde davaya hizmet edip şimdilerde bu halinin yerinde yeller esen Profesör Asım Bey’in oğlu İlhan’ın Murat Bey’e dair tespitleri de ilginçtir:
“Mütercimlikten falan vazgeçiyorum. Bu her tarafından hüzün fışkıran yayınevini terk etmeliyim. Neler kurmuştum oysa. Bir mabede girer gibi girmiştim bu yayınevine. Murat Bey’i nasıl tahayyül etmiştim. Yazılarından, şanlı geçmişinden, gençlerin onun için anlattıklarından ve benim yönelişlerimden neler çıkarmıştım. Davayı omuzlayan, karşı olduğu fikriyata ve düzene taviz vermeyen, kendini bu yola adayan adam. Bu yüzden evlenememiş bile. Keşke evlenmiş olsaydı. O sobaya o kömürü o kadar beceriksizce boşaltmasaydı. Beyaz gömleğinin yakası kirden arınsaydı. Belki ellerini seyrelmiş saçlarından daha az geçirecek, belki daha seyrek of çekecekti.”[3]
Bu satırlar içimi acıtıyor. Ama ben burayı şöyle okuyorum. Murat Bey diğer dönüşen onu davasında yalnız bırakan insanlarla aynı noktada mı? Öyle görünebilir ama, o durduk yere kapılmamıştır bir takım heveslere. Nitekim derneğe gelenlerin sayısı gitgide azaldıkça, kederlenen odur. Sonra aklıma beni o davada yalnız bırakan herkes geliyor. Halimin faturasını onlara kesmek isteyişim. Bahane sunamam mesela bunu. Ama öyle işte be ablacım. Üniversiteden “Bu muydu kızların kapısında ağladıkları şey: üniversite?” diye çıkışımı öyle iyi hatırlıyorum ki. Kendimi düşününce soruyorum aslında şu soruyu, tüm verdiğimiz savaş, iyi ile kötü arasındaki o savaş, mümin olma ve mümin kılma gayretindeki o savaş, şimdi bunun için miydi? O savaş Murat Bey’in yemek kitabı basmasını düşünebilmesi için miydi? Murat Bey diyorum konuyu iyi ifade edebilmek açısından, yoksa ben kendime kızıyorum. Kendi eksiklerime, yanlışlarıma üzülüyorum.
Ve bu naçizane karalamayı soframıza meleklerin ineceği güne dair inancı olanlara, tüm davada yalnız bırakılmışlara, Murat Bey’lere, en çok da “kim var denildiğinde sağına soluna bakmadan ben varım diyen gençlere” adıyorum.
[1] http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=4191&q=m%C4%B1zraks%C4%B1z+ilmihal
[2] http://www.islamidusunce.net/forum/index.php?topic=1874.0;wap2
[3] Mustafa Kutlu, Ya Tahammül Ya Sefer, İstanbul 2009, s. 94.
(VESAİRE FANZİN'İN KASIM 2014 TARİHLİ 1.SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.)
DELİLİK ÜLKESİNDEN ŞİFA ÜLKESİNE BİR YOLCU: AYŞE ŞASA
Fatih’te bir kitabevine uğradım. Oldum olası sevmişimdir aylak aylak kitapçılarda dolaşmayı. Ömer Faruk Dönmez’in kitabını görüyorum Yeni Çıkanlar listesinde. Bir Muhiddin Şekur havası seziyorum kitapta ve alıyorum.
Hayatımda hayranlık duyduğum kimselerse hep dervişane mizaçlı kimseler olmuştur. Bense hep bir hakikatli söze muhtaç… Bu muhtaçlık belki de kitabı satın almaya götürdü beni, aslında her zamanki gibi.
“Pencerelerini aç, ta ki bizim gönlümüzden havalanan kuşlar oraya konabilsinler.” Böyle bir cümle geçiyor kitapta. Pencereler bende uzun süredir kapalı olduğundan mıdır bilinmez –ki bu yüzden de birazdan bahsedeceğim kadının hayatına çok benzettim kendi hayatımı- seneler önce arkadaşlar onunla görüşmeye gittiklerinde gidememiş, dışarı çıkmak istememiştim bir şekilde. Söz konusu Ayşe Şasa olduğu halde. Şimdiyse pencereler tam açılmasa da, az da olsa aralandığından çok şükür bu satırları yazabiliyorum.
Ayşe Şasa geçtiğimiz Haziran ayında vefat etti. Hakkında yazılıp çizildi. Ben onunla yüz yüze tanışma fırsatını yakalayamamış biri olarak yeni şeyler söyleyebilir miyim bilmiyorum. Ayşe Hanım’ın hayatı hakkında röportaj şeklinde gerçekleşen ve Timaş Yayınları’ndan çıkan Bir Ruh Macerası kitabının girişinde yer alan bir Fuzûlî beyti var. “Kaza ise daima sana boyun eğmeye devam ediyor.” mısrası ile biter bu Farsça beyit. Ayşe Şasa zorlu, bu betondan hayatın içinden irade gösterip bir çiçek gibi açmayı başaran nadide insanlardandır.
Varlıklı bir ailenin çocuğudur Ayşe Hanım. Aynı zamanda hep sorgu içinde olan, gerekirse birçok açıdan farklılığını da sorgulayan ve düşünen… Beni en çok etkileyen ve devamlı onda kendimden bir şeyler bulmamı sağlayan en büyük şeyse, Şişli’de bir hastanenin önünden geçerken ettiği duadır:
“Hakikate vasıl olmama vesile olacaksa, yolumun bu hastaneden geçmesine razıyım.”
Nasıl bir bıçağın altına gönüllü yatıştır. Belki de farkında olmadan belâ-yı aşk ile âşina kılınmak istemektir.
Hakikat kelimesi, hakikati arayış, yolda olma gibi kavramlar anlatır Ayşe Şasa’yı.
Doğar doğmaz bir mürebbiyenin eline verilir. Zaman zaman bu mürebbiyeler ona akıl almaz şekilde davranır. Kuşkusuz Şasa’nın psikolojisinde ve yaşayacaklarında bu tavırların yeri büyük olsa gerektir.
Batılı yetişme tarzı hâkimdir evlerinde. Şasa ise hep başka özlemler içerisindedir; ebedi ve hakiki olanın peşinde.
Aynı zamanda bu ortamda anneannesinin ona öğrettiği namaz önemli bir “ayrıntı”dır onun için. Camiye gittiklerinde kilise ve cami arasındaki fark derinden hissedilir.
En çok anneannesi ve halasından destek görmüştür ailede. Kemal Tahir ile kurduğu güçlü dostluğu da eklemeden geçmeyelim.
Kolej yıllarında ise daha farklı bir izlenim oluşur Ayşe Hanım’da. Çalışkan ve sosyaldir.
Bu buhran dolu yıllarda sosyalizm ilgisini çeker. Ve sağlam bir alt yapınız olsaydı cümlesine binaen şu sözleri sarf eder.: “Zannederim yaşadıklarımın hiçbirini yaşamazdım, yaşasam da altından kalkardım. Altmış sekiz yaşımdayım; tasavvuf edebiyatının büyük ürünlerine göz gezdirirken esef ediyorum. Yetişme çağımıza bu büyük ihtişamın bir katresi bile ulaşmadı. Mesela şimdi elimde Ahmed Gazali’nin Aşkın Halleri adlı olağanüstü bir eseri var. Bunu okurken hayranlık içinde kalıyorum. İbn Arabi okurken de aynı hayreti duymuştum, keza Abdülkadir Geylani hazretlerini ve Hz. Mevlana’yı okurken… Bizim medeniyetimiz maneviyatı en doruk noktalarda yaşamış çok büyük bir medeniyet.. Bunlarla tanıştırılsaydık kim bilir ne kadar farklı hayatlar vücuda gelecekti, bunları düşünüyor, hayıflanıyorum.”
Atilla Tokatlı ve Atıf Yılmaz ile evliliği ise olumlu sonuçlar doğurmayacaktır.
Sinemaya yeniden başladığı dönemde şizofrenik bir hâl yaşar. Bu dönem Atıf Yılmaz ile yakınlaştığı dönemdir.
Yeşilçam ise aydınların hor gördüğü bir sinemadır. “Senaryo yazmak size zor gelmiyor mu?” sorusuna cevap olarak kendisinden şu sözleri işitiyoruz: “Yazdığım, kurguladığım senaryoların fantezisi içinde büyük bir bahtiyarlık, saadet yaşıyorum… Tıpkı çocukluğumda Bekir’e hikaye anlatır gibi, karanlık odalarda kurgu yapmak beni nasıl teselli ediyorsa, şimdi kurduğum senaryolar da beni kendimden kurtarıyor… Başka hayatları düşünüyorum; kendimi, baba ocağının beni sıkan atmosferinden kurtulmuş ve o dağın arkasındaki hayatı deneme imkanına kavuşmuş sayıyorum...”
Yeşilçam’da yapılanların bile çok derinlerde İslâm medeniyet dairesiyle bağı var ve farkında değiller diyor Ayşe Hanım. İleride bu görüşlerini ise “Yeşilçam Günlüğü” adlı kitabında toplayacaktır.
Ve bir gün duası kabul olur, Şişli’deki La Paix Hastanesi’ne kaldırılır. Fakat doktorlar teşhis konusunda kararsızdır. Bir türlü şifa bulamamakta Ayşe Hanım. Yapayalnız geçirdiği günler sonunda, Yeşilçam’dan bir Zehra Hanım onunla ilgilenir, yoldaşlık eder. Ve tabiî ki Bülent Oran. Bülent Oran Ayşe Hanım’ı hayata döndürmek konusunda kararlı.
Şöyle der bir gün Ayşe Hanım hakkında ve Ayşe Hanım bu incelikli sözden etkilenir:
“Seni insanlar boyuna posuna bakarak kuvvetli bir şey zannediyorlar, oysa Andersen’in her zaman yağmur altında yalınayak kibritlerini satmaya çalışan kibritçi kızına benziyorsun.”
Ayşe Hanım, Fususul Hikem’le tanıştığı zaman hastalanışını şöyle açıklar: “Kahırdaki Lütuf”
Ve acı günlerden sonra fonda huzurlu bir şarkı belirir. Doktor Doğan ve Bülent Oran’ın da desteğiyle Ayşe Şasa, ayağa kalkmanın ilk adımlarını Fususul Hikem kitabıyla atar. İslâm’a ilgisi arttıkça artar. Bir gün Cihan Ünal Ayşe Hanım’ın İsmet Özel şiirleriyle tanışmasına vesile olur.
“Mataramda Tuzlu Su” şiirinden çok etkilenir Ayşe Şasa. Bu dönemde İsmet Özel ile de birlikte Özkul Eren, Mustafa Kutlu, Mahmud Erol Kılıç gibi isimlerle tanışır. İç yaşantısında yaşadığı dönüşüm, namaza başlamasına ve örtünmesine de vesile olur. Yaşadığı iç sıkıntısı ve hezeyanlar gitgide azalır.
Mahmud Erol Kılıç’ın tanıştırdığı mürşidi de hayatında önemli bir yere sahip olur.
Zikir namaz ve duanın modern tıbbın nüfuz edemeyeceği mucizevi şifa etkisi olduğunu dile getirir Ayşe Hanım.
Sinema meraklısı mütedeyyin gençler, tasavvufa merakı olan kimseler ve Şasa’nın Delilik Ülkesinden Notlar kitabını okuyan ve şifa bulmak isteyen hasta kimseler devamlı Ayşe Şasa’yı ziyaret ederler artık.
“Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan, bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir.“ der kitabın son kısımlarında. O’nu yani en güzel varoluş nedenini bulur.
Yazının başında “Bu betondan hayatın içinden irade gösterip bir çiçek gibi açmayı başaran nadide insanlardandır.” demiştim. Bu ifadeyi yazdıktan bikaç gün sonra Erdem Beyazıt’ın Birazdan Gün Doğacak şiiri ile karşılaştım. Şiiri Nuri Pakdil’e ithaf etmiş.
“Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın
Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana
O inanmışlar çağının.”
“Mucizeler bir kere başladığında bitmek bilmez.” İşte tevafuklar da bir kere başladığında bitmez. İnsanların hayatında güzel bir tevafuk olan bu insanı Allah rahmetiyle kuşatsın…
(Hece Dergisi Kasım 2014 tarihli sayısında yayınlanmıştır)
yalnız hüznü mü vardır kalbi olanın?
-kim bilir seni ne güzellikler bekliyor? -keşke ben de o bekleyen güzellikler konusunda biraz ümitli olsam. olamadım gitti. gizlide olsam da o gizliye varana kadar tüm yollarda bir sürü hüzün...
http://www.youtube.com/watch?v=NRa_rEEav2E
allah bu gribi ancak düşmanıma versin... ne dergi fuarına gidebildim ne okula.
http://www.youtube.com/watch?v=NRa_rEEav2E
bu şarkının anlamını bilmem sevgiliye mukaddime gibi bir adı var. ama çok güzel... en çok da sonu güzel. bana en çok da şimdi okunaklı durmayan sevdaları-mı hatırlattı galiba. ama hep kafamdaki sevdaları. sevda bazısının sadece kafasındadır, dökülmez başka bir yere. size ne hatırlatır acaba bu şarkı ? iyi şarkılar da "ilk görüşte tanınmaz." dinleyin sonuna kadar. (:
GÜNEŞTEN YANSIYAN IŞIĞA VURULAN KİŞİNİN HİKÂYESİ YAHUT RAVZA PUDER’DEN MEKTUPLAR
Mail adresinin şifresi allahimbenisev olan biri vardı. Allah’a ulaşamadan düştü. Ve “Yarına sesinin yankısı kaldı.” “İnşirah Suresi neşesi”ndeyken herşey, etraf “Yasin sessizliği”ne büründü…
“Korkarım ki hepimiz koparılmış bir çiçeğe solacağını söyleyemeyen kelebekleriz.” der Gökhan Özcan. Koparılmış bir çiçeğin hikayesi bu biraz da…
YASİN SESSİZLİĞİ
GİRİŞ
Şu okunan ezanla yeni dualar asıyorum ipe. Belki kururlar. Biri kurudu da ayrılık oldu sonu. Ama kim bilir? Üstad kaderin üstünde kader var derken, kaderin üstünde keder var diyemem ben. Allahım. Ne olur küllerimden doğmama izin ver. Ama bu şarkılarla değil, senin kelamınla, kelamınla olsun. Gözlerim de kelamınla dolsun. Aşka da o kelamı işitince geleyim. Biliyorsun aslında mesele Mecnun değil. Sensin. Hani Mecnun dedimse zaten sensin de çoğu zaman. (Tamam Sezai Karakoç’tan çok kopya çekmemeliyim.) Hani o içime atıp imtihan ettiğin koca yalnızlık. Bilirdin benim istidadlarımı,hayallerimi. İstesem ne kadar güzel yazılar yazıp, ne temiz filmler çekip seni anlatabileceğimi,senin dinini anlatabileceğimi, başarılı olabileceğimi. Ama ben bu küçük dünyayı, tedirgin adımları seçtim üç dört sene önce. O insanlar keşke beni böyle ağlak yakalamasaydı demek için çok geç de olsa artık vardır bildiğin. Biz bilmesek de. Hani demişti ya benim için bu tekerlek tümsekte kalmaz diye. İşte ben bu söze güveniyorum. Geçmişime güveniyorum. Bir lamba gibi yanan, orada duran geçmişe. Belki ellerimden tutarsın yeniden diyorum. Çünkü “Allah, yeniden başlayanların yardımcısıdır.”
İKİNCİ GİRİŞ
Gelmeyen insanların gitme ihtimali diye bir şey var. Sadece rüyalarda gelir onlar. Ona da gelmek denirse... Ne şüphe edilir rüya olduğundan. Öyle gerçek gelir. Gerçek gelir, o gelmez.
En hüzünlü cümle "Hicran'la ne konuştun?” cümlesidir. Hicran'la birşey konuşmadım ama senin hicranınla öyle konuştum ki... Naber hicran dedim. Mutlu musun dedim. Niçin ağlıyorsun hicran, mutlu değil miyiz? dedim. Kavuşmamış bizi ayırdın. Kavuşmamıştık ama çikolata vermişti bir keresinde bana. Evin en güzel yerine çerçeveletip asacaktım çikolatayı. Bütün cümleleri zaten kalbimde asılı. Bağırmak istemiyorum deyişi bile, çay içelim mi der gibi asılı. Bir kere de mesela dur basma demişti yürürken. Ben görmüştüm gerçi yerdeki şeyi. Fark ettim demiştim. Ama ne alakaysa ne romantik gelmişti o hareketi bana.
Peki şimdi sen söyle ey okuyucu: Herkes gider mi?
“Bazen en sevdiğinizle aranıza kalın bir duvar girer. Yanlış anlamalardan oluşmuş zihnin kuytu köşelerinden beslenen bir duvardır bu. Gölgelerle artar yoğunluğu. Ve gölgelerin karanlığı sizi görünmez kılar.” Alphan Akgül
“Bir kuş bana nazire –keşke bize olsaydı- alıp başını gidiyor uzaklara.”
Ah Muhsin Ünlü
I.
Gölgelerin karanlığının beni senin gözünde görünmez kıldığı şu günlerde, sana yazmak ne kadar anlamlı bilmiyorum. Ama yazıyorum; yılmadan, bıkmadan yazıyorum. Seni dünya gözüyle görmeyeli belki dört ay oldu. Ama sanki dört asır. Dört asır dememe bakma bunlar hep edebiyat. Ki aslında sen hiç “aldanma, şair sözü elbette… (yalandır.)” Sana dair anılardan kalma bir fotoğraf buldum dolapta. Erguvanlar içinde sen. Hemen o parka gitmeliyim. Bir fotoğraf da ben çektirmeliyim orada…
II. Parka geldim. Burada erguvanlar yok. O erguvanların açtığını bile farketmedim hergün önünden geçerken. Seni çokça fark etmek bazen çok şeyi fark etmemekse bu kötü. Beş Şehir filminde “kȃğıttan eli gerçek kılmaya çalışırken hiçe saydığı kendini hiçliğe götüren çocuk” gibi günden güne ölmek kötü. Güneşten yansıyan ışığa takılıp kalmak onu neredeyse güneş bilmek de kötü... Hȃşȃ ama. O ışığı Güneş’ten bilmek gerek.
III. Ben sana seslenip dururken aslında O’na sesleniyorum. Ben aslında her derde kedere sen kılıfını giydiriyorum. Bu duygulanıp (Allah’ın) hediyesi sandığım cezaların imtihanların orta yerinde sen diye bağırmak gülünç bazen. Yani keşke mesele sen olsaydın. Ama her şey bir manik depresife bakıyor abi, bakma o nasıl da sevgili olmuşlar dediğin kızlara.
Ellerimden tut. Yoksa mesele Muhammed Yasin Efendi değil biliyorsun. Aslında “sevmek de yorulur.” Bunu da biliyorsun.
Sonra elimde gül olmadığı halde gül dağıtmaya çalışmak…
Ben ȃşık olduğumda tüm dünyada meşru bir şey olmuştu ȃşık olmak. Herkes ȃşık olabilirdi artık. Hani bilmezdim ya bir zamanlar günah olmadığını. Sonra hȃşȃ dine yeni hurafeler sokuşlarım. Kendi korkularım yüzünden. M.Kutlu’nun o “İçimdeki yalnızlıktan kendime davalar aradım.” sözü misali. Hani hep günah cereyan ederdi etrafta böyle şeyler. Hani radikaldik. “Ve güldün, rengȃrenk yağmurlar yağdı.” gibi cümlelerin karşılığı yoktu zihnimizde. “Biz yağmamış yağmurlarız. Ama çocuğum birgün andolsun yağacağız”ın vardı ama. Sonra nasıl atladım level’ları. Bilmiyorum. Bildiklerim de var gerçi. Ama kalu bela’da ben seni gördüm de sen beni görmedin mi acaba?
IV. Minibüsteyim. Sen seversin minibüsleri. Belki de lafın gelişi sevdiğini söylemiştin. Yazmaya öyle daldım ki, adam inince kayar mısınız dedi kadın, pardon dedim. Hiçbişey demedi. O değil de çok yaşlı bir adam telefonu açıp “Efendim baba?” dedi. Çok tuhafıma gitti. Sen olsaydın şöyle söylerdin burada: “Vay canına” ya da “Güzelmiş.” Bir de ayet gibi ezberledimya cümlelerini, Allah affetsin.
V.
Farklı model gemi gelecek senin için diyorlar. Üzülüyorum. Benim o hayal sandıklarım varya, koca bir hiçler aslında. Böyle çaresizliğimden tutunduğum o peşinden koştuğum hayaller. Belki ulaştığımda tuzla buz olacak zaman aşımına uğrayacak hayaller. Bunlardan bahsetmek istedim bugün sana...
VI.Yeşil montlara olan sevgimi bir bilseniz.Ama ben çok yoruldum artık.Bu zihnimde ağırlık yapan cümleler. Hiçbir zaman muhatabını bulamayacak o cümleler. Bulsa ne değişirse…Şeytan konuşuyor ama bazen. Sonuçta her zaman Hz.Hatice’yi örnek alamayız.
Ben takılıp kalmasaydım güneşten yansıyan o ışığa. O filmdeki gibi “Yaratılan bu kadar güzelse kim bilir kaynağı nasıldır?” deyip O’na varaydım. Ne olurdu sanki? Ve ne olurdu sanki ile bitmeseydi cümleler…
VII. Sonra bir gün hastalandım. Doktora gittim. Sonra bir daha gittim doktora. Sonra bir kez daha… Günlerin geçtiğini biten ilaçlardan anladım. Amel defterini de doktorun hakkımda tuttuğu notlardan… İnanmazsın, doktor ünlü mütefekkir,müfessir Muhammed Yasin Kutub’un adı verilmiş olan sokaktaydı. Her gün senin adının geçtiği sokakta tedavi olmak ne de manidar gelmişti bana… O’nu da Allah’tan hediye bellemiştim. Ben işte böyleyim biraz. Boşluklarda yüzerim, “küfre yaklaştıkça imanım artar” şairin dediği gibi, ama senin adınla başlayan bir sokakta tedavi olunca duygulanırım…
VIII.. Anneme “Yakın zamanda ders çalışacağım.” diyorum. Ve ekliyorum o konuşmaya başlayınca: “O zaman neden şimdi olmasın di mi?” Sonra seni çok seviyorum. Bu beni mesut ettin sen de olasın demek aslında. Sonra sana benim yerime de baksınlar… Ya da bakmasınlar. Gözümüzü haramdan sakınmalıyız. Beni gülümsettin ya, sen daha fazla gülümse. Senin yanında güldüğüm için çok özür dilerim. (Aslında Allah’tan) Bir de keşke beni tembel bilmeseydin. Ya da şu cümleden kaynaklı olduğunu bilseydin: “Aklımdan çıkmıyorsun dedim, başka türlüsünü yorgunum anlatmaya.”
IX.
Yazarın biriyle konuşuyorum. Hem ateistmiş, hem islamcılar hakkında roman yazmış. Eski devrimci derviş hallerimi özlüyorum. Şimdi ilginç bir biçimde -ben evet hem de ben- namazları da bırakmışken bir süredir, ne söylesem onu düşünüyorum adama. Söyleyecek birşeyim kalmamış, o tadı, o güzelliği anlatamıyorum artık. Sadece İslam, İslamcıların , nurcuların, şuncuların buncuların, ilahiyatçıların eline bırakılmayacak kadar değerli diyebiliyorum. o kadar... Ben senden sonra o hallerimi de kaybettim. Ki sen de böyle düşünceleri hayal olarak görüyordun zaten değil mi? Ya da fazla düşünmemem gerektiğini bu konular üzerine...
Yazara peki böyle mutlu musunuz dedim. Bir yandan da içimden, kendime sen çok mu mutlusun sanki diye kızdım tabii.
Mutluymuş. Üzülüyorum ama diyecek söz bulamıyorum.
X.
Misal sen bazen bir ağacın altında dikildin diyelim. Ben de çok sonraları kendimi o ağacın altında buluyorum. Ama bir türlü bir daha gelmiyorsun. En çok da "abi seviyorsan git konuş bence" cileri değil, "haram, helal" diyen arkadaşlarımı seviyorum. Evet, çok seviyorum hem de. Ah o benim içimde onca görüntüye rağmen, yıkılamayan radikal yanım. O radikal yanım ki... Bir zaman beni delilikle dȃhilik arasındaki çizgide sürüklemişti. Sen bilmezsin. Sen benimle ilgili neyi bilirsin ki?
XI.
Aslında anlatacak o kadar büyük bir hikȃyem var ki. Bir yandan anlatarak tüketmek istemiyorum o hikȃyeyi. Bir yandan da anlatmak istiyorum. Acaba anlar mıydın? Yoksa yine bir yığın hatalı düşüncem mi var benim? Ama kendi içinde safiyane.
XII.
Sen zahire takıldığımı düşün. Ben zahire yalnızca senin yüzünde takıldım ki onun da batına açılan bi manası vardı. Allah'ı hatırlatıyordu. Çok şeyi hatırlatıyordu. Halbuki ne biçim anlamıştım zahir-batın olayını. İnsanın bazen ateşler içinde yanmayabildiğini mesela. Soğuklar içinde ise üşümeyebileceğini. Özgürlüğün getirdiği rehaveti. İnsanın bazen tutsaklıklar içinde yakaladığı özgürlüğü... Sonra bilemeyeceğimizi hiçbir zaman…Anlatmak zor…
XIII.
Araba beni görmeden ezerse, annem üzülür. Araba beni görse de ben atlasam önüne, annem üzülür. gibi "annemin üzülmesi" ortaklığını taşıyan cümleler geçerken aklımdan... Bir de ne göreyim. Yasin’in annesi. Bana el sallıyor. Yasin de bir keresinde el sallamıştı bana dedim içimden. Hani genetik olabilir bunlarda el sallamak. Gerçekten Yasin'in annesi olabilir. Önce gözlerime inanamadım. Gözlerimi ovuşturdum bikaç kere. Sonra yaklaştım. Gerçekten Yasin'in annesi. Ama sanki yüzünü buruşturmuş bakıyor bana. "Ey kız..." dedi. "Bugün Asım hoca'nın dersindeki kızın söylediklerini işitmedin mi?" Ne alaka dedim içimden, böyle söze "ey" ile başlamak falan. Hem bu teyze nereden biliyor olabilir Asım hocanın derste söylediklerini. Neyse dedim bunların ailecek içine doğuyor herhalde bişeyler. Yasin de bazen çok tevafuklu cümleler kurmuştu. "İşittim..." dedim utanarak. Burda bi şerh düşmem ve konuyu anlatmam gerek. Asım hoca derste "Hep erkekler bayanlara böyle şeyler yazmış. Hiç kızlar erkeklere böyle şeyler yazmamış. Neden?" gibi bir cümle kurar. Ardından tahtaya kalkan kız arkadaş da "Çünkü edepsizlik olur kızların yazması. Ayıptır" der. Ve ben kendi içimde yerin dibine girerim. Kısaca olay böyleydi. "O zaman bi daha öyle saçma sapan şeyler yazma." dedi teyze. Ben de "olur" dedim. Ve hızlı adımlarla ordan uzaklaştım. Bir de ne göreyim. Bu sefer de karşıma Muhammed Yasin çıktı. Hiçbişey demeden yürüdüm... Ne de olsa kendi çapımda ona kırılmakla meşgulüm. Ah dedim, Muhammed Yasin gibi annesi de sevmedi beni. "Ya nolacaağğdıya?" deyip içimden, gülümsemeye çalıştım...
XIV.
“Ben seni gizli sevdim bilmedim ȃlem duyar.” diyor.
Bu parçayı kimden dinlemeliyiz? Sen bilirsin.
Benim de yazmaya çalıştığım bi şiir vardı. Sonu şöyle bitiyordu: "Ama ben seni seçtim be pikaçu"
Anneannem olsaydı "Seçmekle olsaydı." değil de "Her seven kavuşsaydı kızım." derdi. Benim de yüreğime ok saplanırdı. Bu aralar en çok kurduğum cümleler arasında birincilik "Çok üzgünüm." cümlesine ait, ikincilikse "Yüreğime ok saplandı." cümlesine...
Bu hafta sonu gidersek, anneanneme belki seni anlatırım. Ona da anlatırım. O da muhtemelen "Her seven kavuşsaydı kızım." der bana. En acısı da "Sen onu, ellerin olsun, diye mi sevdin?" der belki. Anneannemi de hor görme,harabat ehlini hor görme zahid, o ayaklı kütüphane gibidir. Daha da doğrusu, böyle hayatı çözmüş bi insandır. Fatih'te oturmakta olup çok çevik oluşuyla da ünlüdür. Çevikliğini yaptığı yürüyüşlere borçlu olduğunu her fırsatta dile getirir. Ve "Darbe yiyen insan, insanlardan hoşlaşmaz." gibi garip bir cümle kurmuşluğu vardır. Bak aslında bir anneannem bir de teyzem için sevebilirdin beni. Öyle şekerdir ki ikisi de. Yani o derece şekerdirler.
XV.
Sen de Capitol'deki dua odası mıdır bahçesimidir değişik bir adı vardı unuttum, oraya git. Sinemanın arasında git oraya. Kapitalizme ya da o sekülerleştirilmiş alanlara, dini hatra getirmeyecek kadar insanı oyalayan türlü karmaşaya bir tekme vur. Namazını ihmal etme sakın. Hatta sinemayı arasında terketme benim gibi bir takım sahnelerden ötürü. Bir takım sahne çıkınca terket ki, sinemada o an bulunan kişilerinde kalbinde birşeyler uyansın. Buğzetmekle yetinme. Elinle düzelt. (İlgili hadisi biliyoruz hepimiz)
Bize asıl “ezelde Rabbimiz sundu merhabayı, öyle mest olduk ki gayrın merhabasın bilmedik.” Ama Allahım affet, dün canıma bir merhaba sundu Muhammed Yasin. Öyle mest oldumki gayrın merhabasın bilmedim. Fakat bugün afiyet olsun demedi. Gerçi onu görünce başka yerlere bakınıyorum ben. Ondan mıdır acaba? Yanlışlıkla oluyor bu.
Ahh. Bu dünya ve bu dünyanın bi oyun ve eğlenceden ibaret oluşu. Bizimse kim için harcadığımız o sayılı nefesler? Üzülme dedim, belki öteki tarafta sever seni.
Halbuki Yunus "Bana seni gerek seni." demiş.
Dedim Yunus kadar olamasak da, Yunus’un yanında dolana dolana belki ona benzeriz. Dolana dolana bu kadar Fuzuli’lerin Taşlıcalı Yahya'ların etrafında.
Sen de Mevlana'nın etrafında dolan. Ya da Kant. Bilmiyorum İbn Haldun da olabilir.
Bir kere de sana kitap hediye etseydim. Valla arkadaşça. Zaten sen beni arkadaşça da sevsen yeter bana. Burnum mu uzadı bu noktada Pinokyo misali? Klasiklere de çok güzel atıf yapılır.
XVI.
Bugün önümden bir adam koşuyordu. O zaman mı fark ettim çok yavaş olduğumu... Hayr konusunda yarışmakta falan mesela... İyi işler, güzel işler yapmada... İyi kul olmada, yavaş olduğumu... Zamanın su gibi akıp gidişi karşısında hiçbir şey yapamadığımı... Aslında ondan önce arkadaşın anlattıklarından fark ettim belki de. Sen bu muhabbetlerin adamı değilsin Ravza, özüne dön! diye içimden geçen düşünceler eşliğinde... Çok ağlayasım geldi, halimize. Ama ağlamaya bile vakit yok. Ali Şeriati'nin dediği gibi hem, Allah'ın izniyle öyle bir yola koyulmalıyız ki, hayatımızın bir saniyesini bile kişisel mutluluğumuz için harcamamalıyız. Bir de şöyle bir şarkı sözü vardı: "Keşke yanımda olsaydın, kolay olurdu o zaman." Yanımda olsaydı daha kolay olabilirdi. Daha kuvvet bulabilirdim. Belki de yanılıyorum. Ama yüzü öyle Allah'ı hatırlatıyor ki. Bende mi bu yüzlerde Allah'ı görme istidadı var, bilmiyorum.
XVII.
Sonra bir de bakıyorum o şiirin o dizesi üşüşüyor aklıma: "Bence şimdi sen de herkes gibisin".
Güneş, batıyor. Güneşin batan bir şey olması güzel. Hz.İbrahim değil mi? Hz.İbrahim’in yıldızlara, güneşe,aya karşı takındığı tavır güzel. Ben de görebilsem artık bunların hep "batan,kaybolan" olduğunu.
Bir şarkı bozmasın sonra her şeyi.
XVIII.
Belki ötelerin izi var yüzünde… Ama aradığımız da sen olsan aslında keşke değil mi? Sende ise O'nu aramayacak mıyım? Seni bulduğum vakit gerçekten aradığımı sandığım şeyi bulacak mıyım? Yoksa bilge haklı mı?: "Kavuşunca olmuyor be çocuk, kavuşmak ötelerde…"
(Müebbet Edebiyat Dergisi'nin Eylül 2014 tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.)
MEŞGUL LEYLA
Kederliyim be blogcum. Mashrou Leila dinlediğime bakma. Meşgul bi Leyla'yım bu aralar. Aslında iyi işte ne istiyordum başka di mi? Şu an acıklı bir Emre Aydın şarkısı dinlemekle meşgulüm. İşe gitmem lazım -sanırım-(?) Acaba işe bugün değil de yarın mı gitsem? Şeyma ile gezsek mi? Bilemedim henüz. Bu bloga daha fazla şeyler yazmak istiyorum. Böyle gelişigüzel karalamalar yapmak istiyorum daha çok. Güzel hikayeler yazmak istiyorum. Mustafa Kutlu'nun dediği gibi "bir şey yapmak", "güzel olacak", "huzura vesile olacak"... Fotoğraflı bir şeyler de eklemek güzel olurdu. Şeyma ile Neslican'ın hediye ettiği ayraçları mesela?
Düşünüyorum da o kadar meşgul olsam, gene kafamın dağılması zor. Gene keyifli olabilmek zor. Ama en azından şu meşguliyetin sağladığı bir takım güzellikler var. İnsan gerçekten şükürsüz bir varlık.
Mesela bazen yazıyorum bir şeyler, çeşitli arkadaşlara. Bir Sabahattin Ali cümlesi okumuş gibi olduklarını falan söyleyebiliyorlar. O onların abartısı belki. Arkadaş, dost her zaman senin yazdığını değerli bulur.
Ama ben bazen bazı becerileri kazanmamış olma hususunda çok acı çekiyorum... Evet aslında düşününce yeni problemimiz bu galiba. Olsun, en kötü problemim bu olsun, amin.
Neyse anlatmayacağım mevzuyu...
...
http://www.youtube.com/watch?v=5vvr7KXAfck
Bu grubu yeni keşfettim. Çok güzel şarkıları var. Sadece bu şarkının anlamını bulabildim fakat henüz dinlediklerim arasında.
Mesela şu şarkıları da pek güzel:
http://www.youtube.com/watch?v=6HqHdBlQEe8
Günler yoğun geçiyor. Bir de şu iş mevzusundan dolayı yoğun geçiyor ama iş olayı devamlı olur mu bilmiyorum, artık gelecek günler gösterecek. Okul da açılacak hem. Çok gidemeyebilirim oraya.
Yatay geçiş başvurusunda bulunsam da aslında bu hususta da kararsızım. Okulla da aramda duygusal bir bağ varmış gibi (: Benim bir çok şeyle aramda duygusal bağ vardır böyle.
Müebbet Dergisi'nde yakın zamanda bir yazı çıkacak. Onu buraya eklerim. Esasında o yazıyla artık aramda duygusal bağ yok galiba. Bilemedim. Bir de düzeltemediğim teknik hatalar içime sinmemişti. Olsun ama hayırlısı.
Star Gazetesi Kitap Eki'ne gönderdiğim ve Yedi İklim'e gönderdiğim yazıların henüz akıbeti belli değil. Ayşe Şasa ile ilgili yazı Ekim'de Yedi İklim'de çıkabilir.
Tereke'ye ve Nun Dergisi'ne göndermek istediğim yazılar herhalde yetişmeyecek.
Bir Adam Yaratmak'ı okuyorum. Öncelediğim kitapları bir kenara bıraktım şimdilik (:
Bu kitap biraz şahsımla alakalı gibi geliyor.
"Hal böyle iken nasılsın peki?" der misin bilmem okuyucu?
Bir okuyucu var mı karşımda onu da bilmiyorum (:
Hani aklıma yine Grup Yorum'un şarkısı geliyor. "Yarına sesinin yankısı kalır." diyordu orada.
Grup Yorum'un kastını bilmem ama oradaki "Yar"ı Allah olarak alalım.
Öyle işte.
Buradan "Bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin?" dizesine de bağlayabiliriz durumu bir bağlamda. Ama boşverelim biraz entellektüel kirlerden(?) arındıralım yazdıklarımızı. (:
Bu cümleyi kurarken bile bir entellektüel isme başvurdum ki onu da sen keşfet okuyucu...
ŞU ARALAR...
Profilde "kişisel karalama" ifadesini de kullandım, kendime serbestlik vermek için. Ama o tür bir karalama yapamadım halen. Nasip. Galiba facebookun anlamını çözememeye ve orada takılmaya devam...
Şu sıralar ablamın nişan telaşı hakim evde. En azından not düşsek değil mi tarihe bunu buraya da ekleyerek?
Bense yazı çizi ve okuma olayından biraz kendimi çekmiş durumdayım. Cihan Aktaş'ın yeni çıkan İslamcılık hakkındaki kitabı, Sadık Yalsızuçanlar'ın Rüya Sineması kitabı, Brigitte hanımın Koyver Gitsin adlı kitabı, okunmayı bekleyen kitaplardan... Aslında bekleyen pek çok kitabım var ama bunları önceledim.
Sözü fazla uzatmadan bugün keşfettiğim bir şarkıyı eklemek istiyorum:
https://www.youtube.com/watch?v=YhUrnuRCj_c
bu bir ismet özel osman konuk şiiri karşılaştırmasıdır.
almanyayla evleniriz
yahut koreye mektup yazarız...
DERGİLERLE SAĞLAM, KALICI İLİŞKİLER KURMAK ZOR
Her genç yazar ve şairin umudu ve hayali aslında bir anlamda dergide ürünlerinin yayınlanması gibi görünürken yahut yazdıklarının bir kişi tarafından bile olsa beğenilmesi iken, daha büyük bir umudu varsa bu da kendi imzalarının bulunduğu kitabı yayınlanmış olarak görmektir aslında…
“Genç bir kalem olsanız ve ürününüze dergi yönetimi cevap vermese neler hissederdiniz?” sorusunu merkeze alan soruşturmadan sonra bu kez genç yazar ve şairlerle, farklı bir soruşturma yaptık. Dergilerle irtibatlarını, yazılarını/ şiirlerini kitaplaştırana kadar geçen süreçte yaşadıklarını, bu süreçte kimlerden destek gördüklerini, kimlerin onları teşvik ettiğini sorduk. Bakalım yazarlarımız/ şairlerimiz sorulara ne cevap vermişler?
Yağız Gönüler: “Teşviklerin en güzeli okuyucudan oluyor”
Yıllardır sıkı takip ettiğim dergilere, bir süre sonra şiirler ve yazılar göndermeye başladım. Bunlardan yayımlananlar, bir kitap meydana getirdi. Dergâh, İtibar ve Edebiyat Ortamı dergileri en sık şiir gönderdiğim dergiler oldu. Dolayısıyla Mustafa Kutlu, İbrahim Tenekeci ve Mustafa Aydoğan’dan öneriler ve yönlendirmeler aldım. Aşkar dergisine ise yoğun biçimde hem şiir hem deneme/ inceleme yazısı gönderdiğim süreçte Hüseyin Karacalar, İrfan Dağ ve İdris Ekinci ile temas kurup metinlerime farklı gözlerle bakma imkanım oldu. Kitap çıktıktan sonra Bülent Parlak veHüseyin Akın da kıymetli eleştirileri ve destekleriyle daima ardımda oldular. Uzaklık, dünya işleri, ev, ekmek ve nicesi bu yönlendirmeleri elbette sanal ortamda yahut telefonda daha yoğun kılıyor. Bu da haliyle bir eksiklik veya yorgunluk doğuruyor. Kolay değil, herkesin geçerli sebepleri var ama bizde işler zaten göründüğü gibi de değil.
Ülkemizde maalesef ciddi bir edebiyat çevresi yok. Daha çok arkadaş ağları ile yürüyor, bu da zaten kablosuz ağlardan sosyal medyaya ulaşıyor. Hepimiz görüyoruz. Bunun dışında bizde usta da yok ama üstadçılığın kralı var. Yani biz henüz ustadaki güzellikleri yakalayamadan üstadçılığın at gözlüğünü takmışız ve şakşakçılığını yapmaya başlamışız. Maalesef böyle. Gençlerin önünde yol gösteren çok az kimse var, onların da işi gücü var. Bu durumda teşviklerin en güzeli okuyucudan oluyor. Yazar yahut şair, yazdığında kendini buldukça ve samimiyetiyle yürüdükçe aslında en güzel teşviki kendinde buluyor. İç huzur, metin çalışmalarının temel ilham kaynağı ve sürükleyici gücü diye düşünüyorum. İç huzur olunca bütün teşvikler ve tedbirler bir yana, sanatçı sanatını ortaya koymak için elinden geleni yapıyor, ter döküyor. Burada iç huzurdan kastım da bol primli iş hayatı ve havuzlu evde yaşamak falan değil. Sadece ne yaptığını bilmek ve yaptığından mutlu olmak… Başka bir şey değil. Son olarak, çok açık olan bir şey varsa o da sanatçının teşvike ve ilgiye muhtaç olduğudur. Bu durumda dergilerde kendini görmek de ciddi teşviklerden biridir, kendini bulmak için.
Melek Arslanbenzer: “Edebiyat ortamıyla pek ilişkim olmadı”
Yazın hayatım bouynca dergi ve yayınevleriyle doğrudan bir irtibatım olmadı. Atlılar'ın çıktığı zamanlarda üniversitede derginin satış temsilciliğini yapıyordum ama yazar olarak dergide yer almıyordum. Açık söylemek gerekirse edebiyat dünyasına biraz mesafeliydim, Aslına bakarsanız hâlâ da öyle sayılırım. Edebiyat ve dergi topluluklarının içinde kendimi genelde huzursuz hissediyorum. Yazmak insanın tekamülüne hizmet etmesi gereken bir şeyken genelde edebiyatla ilgili insanlarda bunun aksine bir tutum ve zaaf var. Bunu hissettiğim zamanlarda içim çekiliyor ve büyük bir çaresizlik hissediyorum. Bu yüzden az çok okur yazar bir insan olmama rağmen edebiyat ortamıyla pek ilişkim olmadı. Atlılar'ın temsilciliğini yaparken ekipten insanlarla tanıştım ve bu düşündüğümün aksine bir durum olabileceğini farkettim. Bu benim için ferahlatıcı bir tecrübeydi ama yine de dergiye doğrudan dahil olmadım çünkü bu konuda acemiydim.
Hakan Arslanbenzer'le tanıştığmızda bana yazıp yazmadığımı sormuştu. Net bir cevap veremedim.
Bir süre sonra dergiye bir şiirimi gönderdim. Sonra dergide şiirimi gördüm. Sonra birkaç şiir daha. Sonra Atlılar kapandı ve Fayrap'ta şiirlerim yayımlanmaya devam etti. Atlılar ve Fayrap dışında sadeceDergah'a şiir göndermişliğim var ama sağolsun Mustafa Kutlu şiirimi yayımlamadı. Başka bir dergiyle de bu anlamda bir irtibatım olmadı.
Kitabımın çıkmasına kadar geçen süreç yukarıda anlattıklarımı kapsıyor. Kitabın çıkması ve şiir yayımlamam konusunda tabii ki en büyük destekçim hep Hakan oldu. Şiir bilgisi, sezgisi ve kavrayışı açısından sonsuz güven duyduğum birisi Hakan. O güven benim için müthiş bir zemin oldu her zaman. İyi yazdığımı takdir edeceği gibi kötüyü de açıkça söylerdi ve söyledi de. Bu güven duygusu benim yazıyla bağımı güçlendiren bir şeye dönüştü. Böyle böyle bir kitabım oldu. Çok şükür.
Zeynep Arkan: “ Dergilerle sağlam, kalıcı, iyi niyet üzere ilişkiler kurmak zor”
İlk gençliğini internetsiz, ilk şiir yayımlama deneyimini sosyal medyasız yaşayan biri olarak, kendimi bu bağlamda kıyas şansını ele geçirmiş bir kuşak içinde görüyorum. 15 yaşındayken Cahit Zarifoğlu’nun köşesini devralan İsmail Kıllıoğlu’na el yazımla şiir göndermemi saymazsak dergiler ve editörlerle diyaloğumu da internet yoluyla sağladım. İnternetle yeni tanışmamız kafelerde birkaç e-posta okuyup cevap yazmanın saatler sürdüğü zamanlardı. Şiir kitaplarını ve dergileri ulaşılabilir kılan kaynaklardan biri olan kitabevlerine gereken özeni gösteriyorduk. Düzenli okuru olduğum dergiler şiir yayımlamak için seçtiğim dergilerdi tabii ki.
İlk şiirlerim Dergâh dergisinde okuyucuya ulaştı. Mustafa Kutlu, birçok değerli şaire kelimenin tam anlamıyla dergah olmuş bir dergide gençlere de yer açan, gençleri aynı tornaya tâbi tutar gibi baskılamayan örnek bir editör olmuştu benim için. İki yıl boyunca (kitabım çıkana kadar) şiirlerimi yayımlamasına rağmen henüz tanışmıyorduk, nerede yaşadığımı, ne iş yaptığımı bile bilmiyordu. İkrar çıktıktan üç ay sonra Dergâh dergisine gitmek nasip oldu, ayrıca kitabım hakkında yazdığı yazı için teşekkür etmek istedim. O yazı ile benim şiir yazma gayretimi nasıl perçinlediğini anlatamam. Bu, çok kıymetli bir destekti.
Şiir yayımlamanın çeşitli sosyal zorlukları, cinsiyetçi avantaj ve dezavantajları daima vardır. Önemli olan nasıl bir editörle karşılaştığımız, muhatabımız olan editörün neyi öncelediği ve bize ne tür kazanımlar verdiğidir. Bir dergi editörü, yazar ve şairinden verimlilik, özgünlük, sebat ve sadakat bekler ve bunda haklıdır. Fakat ortada güven ve iyi niyet varsa. İnsanları tehdit ve tahkir ederek, işi iftiraya kadar götüren suçlamalarla üretiminizi baltalamaya çalışan editörleri de gördükten sonra Dergâh dergisi ile yaşadığım tecrübenin değeri daha çok arttı.
Uzun süre şiir ve eleştiri yayımladığım başka dergiler de oldu. Dönemin şartları içinde yenilik vaat eden, şiir ortamına hareket ve iyi şiirden örnekler getiren dergilerde yer almayı önceledim. Birkaç derginin çıkış, yükseliş ve kapanışına şahit oldum. İşin ilginç tarafı dergilerin etkisiyle dalgalanan şiir ortamının şiirin tarihini oluşturduğunun pek az dile getirilmesidir. Klişe söylem bazen, ifadenin en iyi hali olabiliyor: Şiirin kalbi dergilerde atar.
Bir dergi yeni bir akım, yeni bir etki, yeni bir düşünce doğurma gücüne sahiptir. Merkezde kalmayı her editör arzularken benmerkezcilikle karıştırılan bir konum sorununu görmezden gelmemizi isteyemezler. Bu tür yaklaşımı daima reddettim, hâlâ da reddediyorum. Kariyer planlarım olmadığı için; erk, merkeziyet, tahakküm, tiraj, nicelik gibi dertleri olmayan insanlarla çalışmayı önemsiyorum.
Daha önce okumadığım, içeriğini benimsemediğim hiçbir dergiye eser göndermemeyi ilke edinerek şiirlerimi yayımladım. Yolumun hiç kesişmediği, hiçbir şekilde tanışmadığım dergi kadroları da oldu. Bunun sebebinin şiire yaklaşımımızın doğal bir sonucu olduğunu zannediyorum.
Hatta ilginçtir; uzun bir süre şiir yayımlayıp emek verdiğim, Türk şiirinde önemli bir mihenk taşı olan bir derginin kapandıktan sonra adımı hiçbir yerde, hiçbir şekilde anmadığı da oldu. Bu, ideolojik olduğunu düşündüğüm sansür bana trajikomik geliyor. O zamandan bu zamana şiirsel duruş adına değişen hiçbir şey yok oysa ki. Samimiyetsizlik söz konusu sadece. Ya o geçmiş yıllara ait olmalı bu samimiyetsizlik ya da şimdiye. Bu örneği dergiciliğin, dergilerle kurulan iletişimin, doğası gereği değişkenliğini vurgulamak için de verdim. Dergilerle sağlam, kalıcı, özveri ve iyi niyet üzere ilişkiler kurmak çok zor ama kurulunca da çok verimli ve güzel. Karşılıklı vefa, her şeyi belirleyen unsur aslında.
Kitabımı yayımlarken ise ciddi bir zorluk yaşamadım. Yayınevinden beni arayıp kitabımı basmak istediklerini söylediler ve kabul ettim. Bazı dağıtım problemleri dışında sorun yaşamadığım bir yayınevi Ebabil. İyi şiir kitapları bastılar, basıyorlar.
Şimdilerde sosyal medya yoluyla dergilere-editörlere ulaşmak çok daha kolay. Hatta bazı gençler twitter’daki 'mention’laşma yoluyla şiiri öğrenebileceklerini, şair olabildiklerini filan sanıyor olabilirler. Bu işin bu kadar kolay olduğu hissini veren editörler olduğunu da düşünüyorum. Bu şiir dışı sosyalleşmenin “gençlerin önünü açmak” ile bağlantısı olmadığını bilen editörler de mevcut. Ben bu duruma “onurlandırılan cehalet” diyorum. Bazen de o toy insanlar sizin reklam yüzünüz de olabiliyor çünkü. Sosyal medya yoluyla tanışmak ve yazdığı metinleri göndermek isteyen gençlerle karşılaşıyorum. Metinleri okuduğum da oluyor bazen, kötüyse kötü demekten sakınmıyorum. Şiir adına istenen yardım, eğer bir dergi editörüyle tanışılıp o ham şiir basılmışsa bıçak gibi kesiliyor. “Bu iş bu kadar kolaysa neden çalışıp didineyim” duygusu sarıyor olabilir gençleri. Fakat ortada görünmeyi, etki uyandırmayı başarabilen bir eser ortaya çıkmayınca antrenmansız ringe çıkan bir boksör gibi kalıveriyorlar. Çalışkan, okumayı ve düşünmeyi, iyi şiir için çalışmayı önceleyen genç arkadaşlarımızı tenzih ederim. Onlar her şekilde görünebiliyorlar zaten.
Evren Kuçlu: “Hiçbir şairin desteğine ihtiyaç duymuyorum”
Sanırım dergiciliğe bakışım biraz sorunlu benim. Bugüne dek birkaç derginin dışında bir yerlerde şiir ya da yazı yayınlatmadım. Aynı dergiye uzunca bir süre şiir ve yazı yollamayı seçtim. Bugün buradan bakınca hiç sağlıklı bir karar değilmiş gibi geliyor. Mesela yaklaşık 6 yıl boyunca içerisinde yer aldığım Karagöz perdeden çekilene kadar gözüm hep üzerinde oldu. Bunun edebi anlamda bana katkısını tam olarak belirleyemem. Farklı dergilerde bulunarak yazdıklarımın ağırlığını tartma olanağı bulabilirdim mesela ( laf aramızda, öyle bir dergi de yoktu :) ) Taş yerinde ağırdır ya da ağır mıdır bilmiyorum, ama öyle sandık /saydık. Ayrıca bugünkü ortama bakılırsa “edebiyat dergilerde yaşar” denir mi bilmem ama “genç şair dergilerde ölür” demek daha akla yakın geliyor bana. Özel bir konuşmada kimliğini tespit edebildiğim bu ölüleri de sayabilirim :)
Bu bahsettiklerimin temel sebebi edebiyat ortamındaki kadrolaşma. Yani bir dergiye bir metin yolladığınızda yeni bir mahalleye taşınmış gibi oluyorsunuz. Adresiniz, komşularınız hatta istikametiniz değişebiliyor. Şimdi bu yolu izleyen belki de izlemek zorunda kalan birçok genç yazar arkadaş var. Şimdi onlara rahatlatıcı, hatta motivasyon kaynağı gibi gözüken bu tip kararların ilerde ayak bağı olabileceğini görebiliyorum.
İlk şiir, ilk kitap; çok heyecan verici şeyler bunlar. Şiirlerinizi kitaplaşmış görene kadar kendinize tam bir şair gözüyle bakamıyorsunuz. Elinizde kendi kitabınızı tuttuğunuzda her şey daha sahici geliyor sanki. Kapağında kendi adınız yazan, yazdığınız dergiye kıyasla tamamen müstakil bir eser var ortada. Bu yüzden kitapla birlikte taşlar yerine oturuyor bir anlamda. Zaten kitap çıktıktan sonra aldığınız tepkilere, kapladığınız yere bakarak aradaki farkı anlıyorsunuz.
Şiirlerimi kitaplaştırma kararıyla ilgili de birkaç cümle kuracak olursam; şiire ilişkin duygularımın tamamen rölantide olduğu günlerde gerçekleştiğini söyleyebilirim. Ebabil Yayınları yeni şiir kitapları basıyordu. Benim de içerisinde olmamı istediler, ben de kabul ettim. İyi de oldu. Hayata bir yerden atılmak gerekiyor :)
Aslında şiir yazarak geldiğim nokta bana bir Oscar konuşması yaptıracak seviyede değil. Hatta harcadığım enerjiye bakılırsa hayal kırıklığı hissetmem daha akıllıca. Bu yüzden “destek görmek” ya da bu itibarı birilerine iade etmek epey abartılı kaçacaktır. Şu kadarını açık yüreklilikle söyleyebilirim ki edebiyat ortamındaki hiçbir şairin desteğine ihtiyaç duymuyorum. Ya da hiçbirinin olası ihtiyaçlara cevap verebilecek bir teçhizatı olduğunu sanmıyorum. Ortama bakış açısından bu seviyeyi yakalamış olmak benim açımdan oldukça tatmin edici. Edebiyat ortamında dostum diyebileceğim, sözlerine kulak verdiğim tek kişi Hayriye Ünal var. Herhangi başka bir destek arayışım da yok. Bir yıldır bir roman üzerinde çalışıyorum, her şey gayet yolunda. Huzur kapı komşum. Teşekkür ederim.
Ayşegül Genç: “Güray Süngü'nin editörlüğü benim için büyük bir kazanç”
Yayın hayatına başladığı ilk aylarda Genç dergisine dâhil oldum ve sekiz senedir orada yazmaya çalışıyorum. Bazen iyi bazen kötü ama istikrar içinde… Genç dergisini sadece dergi olarak değil, değiştiren ve dönüştüren bir ‘hareket’ olarak da görüyorum. Beslendiği noktalar onu ‘efendi’ kılıyor. Yani bunca fitne ve fesat içerisinde kendi suyu ile kendi yatağında akmaya devam ediyor. Gençler o suya kendisini gönül rahatlığı ile bırakıveriyor çoğu zaman. Sekiz sene boyunca Genç’ten kopmak istediğim anlar da oldu, özellikle çocuklu bir hayatın sıkıntılı zamanlarında… Ama M. Lütfi Arslan ve S. Ragıp Yazıcılar her zaman teşvik ettiler, müşfikçe yaklaştılar. Başka yazarlara karşı da böyledirler eminim. Ama başka editörler başka yazarlara karşı böyle midirler, emin değilim.
Roman ise başka bir mecra. Roman yazara geniş bir imkân sunuyor ama pek çok roman, “hayatım roman” sığlığında olması yüzünden bizim okuyucumuz tarafından önyargı ile karşılanıyor. Gereksiz bulunuyor belki. Ben Genç dergisinde yazmış olmanın verdiği ‘canlı’ bir bakış açısı ile romanın imkânlarını birleştirmeyi hedefledim. Bunu çok önemsedim. Modern insanın çıkmazlarından ve yalnızlığından sıkıldım çünkü. Tek boyutlu anlatımlardan da. Oysa Cenab-ı Hakk’ın esmaları, kullar üzerinde tecelli etmeye devam ediyor. Müslümanlar yaşadıkları çağa göre strateji belirlemek için çaba sarf ediyor. Böyle canlı ve dertli bir bakış açısı ile yazdığım ilk romanımı hiçbir tanışıklığım olmayan Güray Süngü’ye gönderdim. Onun ‘samimi’ olan bir ciddiyeti var. Çok takdir ediyorum. Onun insaflı eleştirileri sayesinde ilk romanım olduğundan daha iyi bir şekle girdi. İkinci romanımı da yine onun teşviki ile yazdım. Onun editörlüğü benim için büyük bir kazançtır diyebilirim.
Haberin linki: http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=17567&q
DERGİLER BİR CÜMLE CEVABI ÇOK GÖRMEMELİ
Kimi zaman artık yazarlar yahut şairlerin edebi ürünlerini dergilerde yayınlatmadan kitap çıkardıklarına dair bir sitemli sözden bahsedilir. Kimi zamansa edebi çevrelerden bir yazarın “edebi ürün, gerçekten iyi bir edebi ürünse, yerini, alıcısını bulur, dergiler tarafından da kabul görür” dediğine şahit olmuştum.
Şimdilerde, gençlerden ya da bir zamanların genç yazar ve şairlerinden dergilerle irtibat kurma yönünde bir umut olsa da, her dergi yönetimi gençlerle alakadar olma inceliğini gösteriyor mu, bilemiyoruz.
Ancak bu davranışın kişilerde uyandırdığı duyguyu anlamak açısından, kültür ve sanat camiamızın önemli isimlerine sorduk: “Genç bir kalem olsanız ve ürününüze dergi yönetimi cevap vermese neler hissederdiniz?”
Şeref Akbaba: “Dakikalık gönderimlere saniyelik cevaplar bekleniyor”
Elbette sabırsızlıkla bekler, üzülür, kendi kendime farklı yorumlar yaparım. Dergi ortamını bilmediğimden, sitem ederim. Ancak unutulmamalı ki, genç arkadaşlar bir-üç- beş… bazen bir kitap dolusu çalışmayı dergiye gönderiyor, hemen cevap bekliyorlar. Unutulmamalı ki, yönetmen sadece sizin mailiizi değil, gönderdiğiniz ürünleri okuyarak size dönecek. Online dünyada dakikalık gönderimlere saniyelik cevaplar beklendiğinden yanılgı yaşanıyor. Başka ürün gönderenleri de unutmamalı. Kendi payıma, aylar sonra da olsa olumlu olumsuz geri dönüş yapıyoruz. Gençleri üzmemek lazım.
Ali Haydar Haksal: “Sabır, çok okuma ve azimle çalışmaları sürdürme en iyi yöntem”
Genç bir yazı adayının en büyük heyecanı dergilere ürün göndermesi, dergi editöründen ya da sorumlularından bir karşılık beklemesidir. Yayımlanması onlar için tam bir mutluluk ve heyecandır. Yola çıkmadır. Biz bunu yaşadık. Bizim zamanımızda çıkmakta olan dergi sayısı çok azdı. Bir elin parmaklarını geçmezdi. Birçok yer ve zamanda anlattım. Nuri Pakdil’e yazdığım bir mektup ve aldığım karşılık hayatımın dönüm noktalarından biridir. 1973 yılında yazılan mektup arşivimde bir inci gibi hâlâ durur. Yeni Devir gazetesi Kültür sanat sayfasında yayımlanan bir denememe Nuri Pakdil Usta’nın Edebiyat dergisinde değinide bulunması unutulmaz bir anı olarak duruyor bende. Merhum Cahit Zarifoğlu’ndan, dosyalarımı elden Ankara’ya götürdüğümde İstanbul dönüşünde aldığım mektuplar beni çok çok etkiledi.
Yedi İklim dergisinin sorumluluğunu taşıdığım günden beri dergimize gelen hemen her ürün için mutlaka karşılık veririm. Ürünlerini aldığımı bildirir, değerlendirme yapıldıktan sonra ürün sahibine karşılık veririm. Bu, benim için en zor olanıdır. Yayımlanacak nitelikte olmayan bir metin için ne diyebilirsiniz. Usturuplu bir dil kullanmak, muhatabınızı kırmamak ya da nesnel bir karşılık vermek arasında gidip gelirsiniz. Birçok kimseyi üzdüğümü ve hatta kırıldıklarını biliyorum. Dergiye o kadar çok ürün akıyor ki, kimi ürünler yayımlanmayı hakettiği halde yaşanan gecikmeler de bir düş kırıklığı oluyor genç yazıcılar için. Arada gözden kaçanlar da olabiliyor. Kimi zaman muhatabımıza derdimizi anlatmakta zorlandığımız ve aramızda tatsızlıklar yaşandığı da bir gerçek. Sosyal medya diye bir gerçek var, bir de gençlerin etrafında bazı kimseler bulunuyor. Gerek sosyal medya alanının serbestliği ve rahatlığı, gerekse genç yazıcıların etrafındaki arkadaş grubunun beğenileri işimizi daha zorlaştırıyor.
Bir genç yazıcı olarak gönderdiklerimden yayımlanan ve yayımlanmayan çok ürünüm oldu. Böylesi bir durumda sabır, çok okuma ve azimle çalışmaları sürdürme en iyi yöntem ama bunu nasıl anlatacağız? Sorun burada. Gözden kaçanlar da az olmadı, ya da olmuyor. Bir yandan kendi çalışmalarınızı sürdürmek durumundasınız, bir yandan da gelen ürünlere yetişmekle yükümlüsünüz. Bu da işin bir başka zorluğu. Gençlerin çok çok okumaları, azmi ellerinden bırakmamaları, ürünlerinin niteliğine güvendikten sonra dergilere göndermelerinden bir başka seçenek yoktur. Kapıyı zorlayarak girmek olur bir bakıma.
Suavi Kemal Yazgıç: “Kırılmayacaksın”
Benim hayatım dergilerden cevap almamakla geçti. Kırılmayacaksın. İncinmeyeceksin. Kimse aleyhine konuşmayacaksın.
Yunus Emre Altuntaş: “Edebiyat dergilerinde yer almak veya almamak kişinin sanatının değerini göstermez”
Durumu fazla dramatize etmemek gerekiyor bana kalırsa. Büyük şairlerin veya yazarların hayatına baktığımızda benzer hatıralarla karşılaşırız. Değerli bir şair büyüğümüz, Mustafa Kutlu’ya tam altı kez şiir gönderdiğini ama geri dönüş olmadığını, bunun da kendisini bilediğini söylemişti. Şimdilerde ise kendisi bu camianın en yetkin isimlerinden biri.
Edebiyat meşgalesi duygusallıktan ziyade sürekli çalışma ve okuma gerektiren bir alan. Bu nedenle genç arkadaşların bu yolda ısrarcı olmalarını tavsiye ederim. Nitekim Üstad Sezai Karakoç, “bir insan şiiri bırakmaz, eğer ki ihmal edildiyse şiir insanı bırakır” diyerek işin özünü açıklamıştır. Modern şiirin kurucularından sayılan Rimbaud da 17 yaşında başladığı şiir serüvenini 21 yaşında sonlandırmıştı. Yazdığı küçük şiir kitabı yayınevinin deposunda çürümeye terk edilmişti. Çağında anlaşılamamak, şiirinin karşılık bulmadığını görmek sanırım Rimbaud’yu da kahretmiştir. Kim bilebilirdi ki o depoda çürümeye terk edilen o küçücük kitap kendinden sonra modern şiirin ilk örnekleri olarak kabul edilecek! Edebiyat böyle bir şey aslında...
Sanatını insanlar görsün ve takdir etsin diye değil, “elimden gelenin en iyisini yapmalıyım, farklı olmalıyım, sesim ve tarzım olmalı” güdüsüyle yaparsa bir insan, kendisine olan saygısını da korur diye düşünüyorum. Bunun için de durmaksızın okumak, yılmadan usanmadan yazma denemelerini sürdürmek gerekiyor. Bir de edebiyat dergilerinde yer almak veya almamak kişinin sanatının değerini göstermez. Çünkü günümüzde sanatı ve özgün sesleri fark edebilecek, bu eserleri sindirebilecek ayarda dergi bulmak da zor. Kendini tekrar eden bir dergicilik var günümüzde. Ahbap çavuş ilişkileriyle yürüyen bu tür dergilerden yarına pek bir şey kalmayacak, ama eğer ki genç şair şiirini yetkinliğe ulaştırmışsa yarına onun şiiri kalacak. Aynı husus tüm sanat türleri için geçerli... Velhasıl-ı kelam, cevabı kendi içinizde arayın, editörlerin vicdanında değil!
Ahmet Murat: “Bir cümle de olsa cevap yazardım”
Ben de ilk zamanlar dergilere şiir gönderdiğimde bazılarından cevap aldım, birkaçındansa almadım. Biraz safmışım ki, cevap yazmayanların mektuplarımı almadıklarını filan düşünmüştüm.
Ama genellikle ilk şiirlerim de dâhil, gönderdiklerim yayınlandı, editörler nazik ve teşvik eden cevaplar yazdılar. Bu mektupları almam beni epey etkiledi, biçimlendirdi ve yüreklendirdi.
Editör olsam bir cümle de olsa cevap yazardım. Ki bana bir şekilde ulaşıp ürününü gönderen arkadaşlarla öyle ya da böyle yazışmayı sürdürüyorum.
Cihan Aktaş: “Edebiyat bilincim, okurluk tecrübem bir metnin yayımlanmasına önce kendimi ikna etmeyi öğretiyordu bana”
Bu dünyada önem verdiğimiz, kendimizi bir kişilik olarak hissetmemize de yardımcı olan geliştirici bir tutum zannedersem muhatap alınmaktır. İnsanın kendi ismiyle çağrıldığını duyduğunda farklı bir mutluluk duymasının nedeni de budur: Biricikliğinin altının çizilmesi. Biri bize yeryüzünde varoluşumuzla ilgili arayışımızı açıklayan bir cevap sunuyor, muhatap alıyor oradalığımızı, selam veriyor.
Çoğu yazar gibi ben de ilk gençlik yıllarımdan itibaren dergilere yazı, öykü, hatta şiir gönderdim veya metinlerimi kendim bizzat götürdüm. Lise yıllarında yatılı okuduğum Trabzon’dan İstanbul’a geldiğimde, okul kütüphanesinde tanıdığım dergilerde yazılarından, şiir ve öykülerinden aşina olduğum yazarlara ulaşmak amacıyla Cağaloğlu yokuşunu çıkmak için fırsat kollardım. Türk Edebiyatı’na şiirlerimle gitmiş, güler yüzle kabul görmüştüm, ancak derginin genel yayın yönetmeni Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu şiirlerimin yayımlanacak düzeyde olmadığını söylemişti. Üniversite yıllarında Mavera’yı, ardından Aylık Dergi’yi takip etmeye başladım. Bu dergilere, okumaya başlar başlamaz yazı veya öykü göndermeyi denemedim. Çünkü aynı yıllarda Yeni Devir’de kadın sayfası hazırlamaya başlamıştım, enerjimi bu sayfaya yoğunlaştırıyordum. Bunun yanında sanırım Türk Edebiyatı deneyimim, beni, bir metnin tamamen olgunlaştığına ikna olmadan herhangi bir editöre gönderme konusunda uyaran bir etkiye sahip olmaya devam etti. Ayrıca edebiyat bilincim, okurluk tecrübem bir metnin yayımlanmasına önce kendimi ikna etmeyi öğretiyordu bana.
Metin gönderme konusundaki ihtiyatlı tutumuma karşılık çığır açıcı niteliklere sahip bir derginin çevresine dahil olmanın özlemini hep duydum. Dergiler, sahici cemaatler oluşturan merkezlerdir. İlk kez 1984’te Aylık Dergi’de bir öyküm yayımlandı. Bunun beni öykü alanında yol almaya cesaretlendirdiği açık. –Öyküyü, görüş almak üzere ilettiğim Ahmet Kekeçbana bir sürpriz yapmak için göndermişti dergiye.- Dergâh Dergisi çevresiyle ise, ilk olarak 1984 yılındaMustafa Kutlu’yu Dergâh Yayınları’nın Cağaloğlu’ndaki bürosuna ziyaretimle başlayan iletişimimiz hiç kopmadı. Bu ziyaretler sırasında Ezel Erverdi ve İsmail Kara ile de söyleşme fırsatı bulduğum olurdu. İlk roman denememi Kutlu’ya götürmüştüm. Okumuş, “bana yakın ama henüz yayımlanacak olgunlukta değil, ama sen yazarsın, yazmayı biliyorsun” demişti. Buna karşılık aynı dönemde yayın yapan birçok edebiyat dergisine sezinlediğim hegemonik ilişkiler nedeniyle uzak durmuşumdur. Mavera, yakınlaştığım, ziyaret ettiğim, yazılar yazdığım bir diğer dergi oldu.
Aslında bir şekilde iletişim kurduğum dergilerden söz etmeye başlarsam çok uzar bu paragraf. Özetle ifade edecek olursam, ilk gençlik yıllarından itibaren okur ve yazar olarak kendimi yakın hissettiğim, ufkumu açan, öncü niteliklere sahip bulduğum herhangi bir dergiye her türlü ihtimali göze alarak ulaşmaya çalıştığımı söylemeliyim.
Alphan Akgül: “Genç şairler derinlikli şiirler yazmanın sonsuz hazzını arzulamalı”
Genç bir şairin ürünlerini bir dergide yayımlatması heyecan verici olduğu kadar sancılı bir süreçtir de. Çünkü söz konusu genç şairin yazdıkları yeterince iyi olmayabilir ya da yeterince iyi olduğu hâlde dergi editörleri tarafından değeri takdir edilmeyebilir. Genç şair genellikle ikincisinin geçerli olduğu kanısındadır. Yani bu şair, çok değerli eserler ortaya koyduğu hâlde, editörlerin onu anlayacak kapasitede olmadığı kanaatini benimser daha çok. Kuşkusuz, bu çoğu kez bir kendini aldatma hâlidir. Şairler egoları yüksek insanlardır. Bu da onları daha genç yaşta kibirli yapmaya yeter.
Aslına bakılırsa, editörlerin bir eseri reddetme nedenleri de her zaman edebî değildir. Türkiye'de editörler yayımcılık faaliyetlerini kendi faal çevreleriyle yürütme eğilimindedir. Bu da onları tanıyıp kolladıkları kişilerin eserlerini yayımlamaya yöneltir; ama bu genç şairlerin her yazdığı eserin bu nedenle reddedildiği anlamına da gelmez. Bana kalırsa, edebî değeri yüksek şiiri takdir edebilecek kapasitede editör sayısı ne yazık ki çok az. Bu beceriyi haiz insanlar da dergilerin satış rakamlarıyla şiire ayırdıkları sayfa arasındaki dengeyi dikkate almak zorundadır. Bu nedenle genç şairler, edebî piyasanın zorlu şartlarına isyan etmek yerine, kendi şiirsel gelişimlerine odaklansalar çok daha iyi bir iş yapmış olurlar. Çünkü günümüzde şiir, gitgide vasata indirgeniyor; şairler, üstün nitelikte şiirleri değil de, dergilerde yayımlanan şiirlerin kalitesini örnek alma eğilimine giriyor. Bu da günümüz şiirini klişelere mahkum ediyor.
Bence genç bir şair dergilerde şiir yayımlayıp günün ucuz şöhretini tercih etmek yerine, derinlikli şiirler yazmanın sonsuz hazzını arzulamalı. Bu genç şair günün birinde Türk şiirine gerçekten bir katkı yaparsa, inanın hiçbir dergi editörü bunu göz ardı edemez; etse bile o şiir, kendi hakiki okurunu zaman içinde zaten bulur. Şunu unutmayalım: Edebiyatın da ilahi bir adaleti vardır ve ucuz polemikler ya da suni öne çıkma gayretleri bu adaletin karşısında yıkılmaya mahkum birer kumdan kaledir sadece...
Haberin linki: http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=17124&q
KENDİNDE NE VARSA ŞİİRLERİNDE DE ONLAR VAR
“Yalan! Bir kuş resmi çizmek istiyorsan kanatlarından değil sesinden başlamalısın
Bir isim vermelisin seslere, seslerden isimler yapmayı öğrenemediysen hala
Yalan! Bir hikayen olmayacaksa tartışmaya her daim açık bir şeydir varlığın da
Varlık, ah o bir türlü göremediğim çetrefil, ah o bir türlü çözemediğim muamma.”
Hece, Yedi İklim, Dergah, Kırklar, Fayrap, Atlılar, İtibar gibi dergilerden ve Portakal Turta Bir de Kirpi, Ablam Uzak Ülkede, Amerika Sen Busun adlı kitaplarından şiirlerine aşina olduğumuz ve şiir tarihinde İkinci Yeni’den etkilenen, şiirini “Neoepik meşrebindenim.” diyerek tanımlayan şairİsmail Kılıçarslan’ın yakın zamanda Profil Yayınları’ndan yeni bir şiir kitabı çıktı: Gelecek ve Diğer Meseleler. Aslında bildiğimiz üzere -benim gözlemlerimden o en çok bu vasıfla anılmayı sevse de- kendisini sadece şair yönüyle tanımıyoruz. Ben en çok da bir zamanların Meksika Sınırıprogramının samimi ve içten abisi olarak tanıyorum onu. Yazının başında alıntıladığım şiirinden de hareketle söylemem gerekir ki hikayesi olan bir şair Kılıçarslan.
Portakal, Turta Bir de Kirpi kitabında, kitabın en başında “ben bir inadım, kocaman bir kalbim var benim” diye bir epigraf vardı. O günlerden beri düşüncelerinde, hissiyatında bir şey değişti mi bilmiyorum ama, bana göre onun şiirinde hep kalbiyle söylediği sözlerin ve bu inadın izlerini görmek mümkün. Başkaldırışın, söyleyecek sözü olmanın verdiği güzel bir inat bu. "Amerika sen busun" şiiriyle, "Cinnet Modern" ile bizi rahatsız eden kimi zaman… (Şiirinden söz açılmışken, İsmail Kılıçarslan önceki kitabında yer verdiği "Cinnet Modern" adlı şiirinden sonra yeni kitabında "Cennet Modern" adlı şiirle karşımıza çıkıyor.) Ve bu noktada İsmail Kılıçarslan’ın şiirini anlamak için Suavi Kemal Yazgıç’ın Star Gazetesi’nin Kitap Eki’ndeki ifadelerine de yer vermekte fayda var: “İsmail Kılıçarslan şiiri okumak birçok konfordan vazgeçmeyi gerektirir. Mesela hayatın rutininde yer alan çelişkileri fark etmeme konforundan vazgeçmeden bir İsmail Kılıçarslan şiiriyle irtibat kurulamaz.”
Şiirini hayattan yoğuran şair
Aynı zamanda Kılıçarslan’ın şiirini özgün ve samimi kılan özelliği, Mostar Dergisi’ne verdiği bir röportajda söylediği şey: İsmail Kılıçarslan şiiri en çok İsmail Kılıçarslan’a benziyor. Sevdiği, nefret ettiği, beslendiği ne varsa şiirinde onları görebileceğimizi söyleyen şair, yaşamadığı, hissetmediği şeylerle yazan arkadaşlara, büyük evrenler kuran, parlak imgeler kuran arkadaşlara özendiğini de belirtmişti o röportajda... Devamında şunları eklemişti: "Ben daha küçük dertlerin, daha gündelik işlerin peşindeyim. Kendi küçük dünyamı, çok değerli bulmasam da, şiirimden ayrı tutamıyorum.”
“Gelecek ve diğer meseleler” şiirinde Cahit Zarifoğlu’nun bir sorusuna rastlarız: “Bütün bunları niçin yazıyorum acaba?” Kılıçarslan ise şöyle söyler bu konuda: “Bütün bunları niçin yazıyorum sorusuna verebildiğim en anlamlı cevap ‘başka bir dil bilseydim onu yapardım’ demek olur.” Yine Suavi Kemal Yazgıç, “hayret makamını bulmasının verdiği gençlik” diye bir şeyden bahsediyor onun şiirinden bahsederken. Bence İsmail Kılıçarslan'ın şiirini tanımlayan en iyi ifade bu “hayret makamını bulmuş olma” olgusu.
Yunus Emre, Müslüm Gürses, Ece Ayhan, Edip Cansever, Ebuzer
İnsanın içinden Allah’la konuşması ne güzel bişeydir. Sanki birazdan bu samimiyetle, bu yakarışla, bize yardımını, inayetini indirecektir Yüce Mevla; tam da ummadığımız ama çok içten dua ettiğimiz o zaman. Yardım bir sonuçken, amaç değilken… Gelecek ve Diğer Meseleler kitabında, “Edip Cansever’in Salıncak’ına hayranlıkla” diye önsöz koyduğu şiirinde de bu samimiliğin izlerini yine görüyoruz Kılıçarslan’ın şiirinde:
“Bu gerçekten böyle mi allahım, sana bir adım atsam kıyağın büyüğünü yapar mısın bana
Çok çabuk geçmemi sağlar mısın bu olup bitenleri, bir salıncak indirir misin gökten
Hem biliyorsun benim de adım ismail, o ipek gömleğim arkadan yırtılmadı fakat
Bilincim açıktı kalbim yaralıydı derim ama sanırım bunu mazeret olarak kabul etmezsin
Bi salıncak gökten: öyle aman aman bir şey olmasına gerek yok özenmene falan
Olur mu?”
Sonra Üsküdar’ı selamlıyor şair, İsmet Özel’i, Sezai Karakoç’u..."Güneyli çocuk” diyor bir şiirinde mesela. Cahit Koytak diyor. Yunus Emre, Müslüm Gürses, Ece Ayhan, Edip Cansever, Ebuzer, Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan ve Sümmani’den izler, epigraflar buluyorum kitaplarında.
Swarovski yerine Güvercin Gerdanlığı’nı tercih eden bir şair İsmail Kılıçarslan… Başka söze gerek var mı? ”Susma hakkı” şiiriyle Esma el-Bilteci’ye selam eden, “bütün şiirler Esma diye bitsin” diyen… Daha ne olsun"
Haberin linki: http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=16734&q
GÖNENLİ MEHMED EFENDİ İÇİN DÜZENLENEN KURAN ŞÖLENİ HABERİ
İnsan için, öldükten sonra Kur’an-ı Kerim ile anılmak ne büyük şereftir. Ömrünü rıza-ı ilahi yolunda geçirmiş bir reis’ül kurayı andık Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde. Ve onu anmayı vesile kılarak “Kur’an-ı Kerim Şöleni”nden nasiplendik elhamdülillah.
Gönenli Mehmet Efendi
Aramızdadır inşallah
Hafızlar Derneği tarafından düzenlenen program, Mustafa Efe'nin açılış konuşmasıyla başladı. 4 binin üzerinde hatm-i şeriften bahsedip sözü Kuran tilaveti için Kartal Uğur Mumcu Camii İmam Hatibi Hafız Mehmet Pervane’ye verdi.
Kuran tilavetinden sonra İstanbul müftüsü, aynı zamanda Hafızlar Derneği kurucularından Mustafa Çağrıcı kürsüye gelerek bir konuşma yaptı. Kur’an’a hizmetin ecdadımızdan bize kalan ve bugün de bizim sürdürmeye çalıştığımız güzel hasletlerden biri olduğunu söyleyen Çağrıcı, Hafızlar Derneği’nin çeşitli faaliyetlerinden bahsetti ve Gönenli Mehmet Efendi’nin ruhaniyetlerinin aramızda olmasını niyaz ederek konuşmasını sonlandırdı.
Mehmet Pervane
Bağlarbaşı Bağlarbaşı olalı…
Fatih Akman'ın Kur’an tilavetinden sonra Mustafa Efe Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nin ilk defa bu kadar kalabalık olduğunu belirtti. 2002’de Üsküdar İskele Camii’nde başlayan Kur’an Şöleni Programlarının gönüllere etkisinden, halkın yoğun talebinden bahseden Efe, böyle programları statlarda yapmayı arzuladıklarını da ekledi.
Hafız Rıza Günay
Senin idolün kim?
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nihat Temel “Büyüklerin kıymetini bilmeyen milletlerden büyük insanlar yetişmez.” sözünün ardından günümüzde oldukça popüler olan “fan siteleri”ne değinerek asıl idollerimizin kültürümüzü alt-üst eden kişilerin değil, Gönenli Mehmet Efendi ve onun gibi Hak dostu insanların olması gerektiğini vurguladı. Nihat Hocadan öğrendiğimize göre Gönenli Mehmet Efendi günde 5-6 vaaz yapar, sevenleri de onunla cami cami gezermiş. Her yerde alınan ayrı lezzeti düşünürken, bir yandan da Gönenli’nin hayatının köşe başlarını dinledik Nihat Hocadan. Hayatıyla ilgili en dikkatimizi çeken noktalardan biri, 1903 ile 1991 yılları arasında yaşamış olan, dolayısıyla Kur’an ile milletin arasının açılmaya çalışıldığı yılların içinden geçmiş bir insanın zihinlerden silinmeyecek hizmetlere imza atmasıydı. Yetiştirilen onca talebe, verilen dersler, toplanan yardımlar bugünlerde gayet rahat ortamlarda anılıyor. Oysa kim bilir nelere sabredildi, neler terk edildi bu yollarda…
İshak Danış
"O bir Kuran şehidiydi."
Anılmaktan ve anmaktan bahseden Nihat hoca, “Anılmak için bir ömrü feda etmek gerekir.” sözüyle aslında neden orada olduğumuzu açıkladı. Bazı öğrencilere ders, bazı öğrencilere öğüt, bazılarına da burs veren Gönenli Mehmet Hoca’nın kendi deyimiyle “bir Kur’an şehidi” olduğunu söyleyen Mehmet Temel, hocanın en büyük kerametinin Kur’an-ı Kerim’e olan hizmeti olduğunu söyledi.
Katiller Koğuşu
Mehmet Temel’in Gönenli Mehmet Efendi ile ilgili anlattığı anılardan birini aktaralım:
Gönenli Mehmet Efendi de birçok dava insanı gibi hayatının bir döneminde hapishaneye girmiştir. Denizli Hapishanesi’ne girerken oradaki müdür Gönenli’ye istihza yoluyla sorar: “Seni kimlerin koğuşuna koyalım?” aldığı cevap müdürün surat ifadesini bizlere oldukça merak ettirecek nitelikte: “Canilerin, katillerin koğuşu…” Koğuşa “kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyerek bir kasideyle girer Hocaefendi. Orada kaldığı süre içersinde gördüğü saygının yanında birçok talebesi de olur.
Kimler vardı?
Program, Hafızlar Derneği’nin “Ömür Boyu Meşk Tasavvuf Musikisi Korosu”nun, koro başkanı Hasan Lütfi Ramazanoğlu önderliğinde okuduğu ilahilerle devam etti. Sonrasında sırasıyla Hafız Rıza Günay, Fatih Camii İmam Hatibi Hafız Osman Şahin, 2010 dünya birincisi Ali Tel, Hatibi Hafız İshak Danış, Beyazıt Camii İmam Hatibi Hafız Suat Gözütok ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Hafız Fatih Çollak Kur’an-ı Kerim tilavetlerinde bulundular. Program Hafız İbrahim Tanrıkulu’nun Gönenli Hoca’dan aldığı dua ile kıraat dersi vermeye başlamasını anlatması ve Gönenli Mehmet Efendi’nin dua videosuyla sona erdi.
Haberin kaynağı: http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=5404&q
YİTİK CENNET'TEN HABERİN VAR MI?
Sevgiye özleyişin katılması içindi onun dünyaya gönderilişi
Üstad Sezai Karakoç, Yitik Cennet kitabına insanlık serüveninin başaktörü olan Âdem ile başlıyor. Batının soluğu bize dokunmadan evvel Âdem ve Havva’nın cennet hayatı gibi mutlu mesut yaşadığımızdan dem vururken, kâinatta her şeyin bir denge içinde olduğu, Kur’an’da cennet ve cehennemden eşit şekilde bahsedildiği ve her şeyin zıddıyla kaim oluşu gibi düşüşü bilmeyenin yükselişi de bilemeyeceğini söylüyor Karakoç. Âdem’den bahsederken, aslında medeniyetlerin ve uygarlıkların durumundan da bahsediyor. Olayları analiz ederken aklımızın melekeleri açılıyor.
Hepimiz aslında Âdem’den geldiysek ve Âdem de sonsuzluk ve ebedîlikten bir parçaysa, bizler de o sonsuzluktan bir parçayız, ya da bu yüzden o sonsuzluğa bir özlem duyuyoruz diyemez miyiz? Aslında doğduğu gibi ölmek için dünyaya gelmiştir Âdem. Tövbe edebilmek ve daha da yükselebilmek için düşmüştür. Düşme olayı için Karakoç, “Bütün lambalar sönmüş olsa bile hatıra lambası yanmaktadır.” derken işte bu söze sığınıyorum. Ve devam ediyor: “Sevgiye özleyişin katılması içindi Âdem’in dünyaya gönderilişi.” Burada belki Havva, belki Allah’a kavuşmak kastediliyor.
Âdem’i anlatırken, son bölümde, insanın yüceltilmiş bir varlık oluşu ve bunu ispat etmesi gerektiğinden bahsediyor. Ve belki de şu anlam çıkıyor ortaya: Allah’ın kendi özümüze ektiği tohumu sulayabilir, ölmeden önce ölebilirsek eğer, bütün kainat, bütün dünya kanatlarımızın altında olacak…
Kurtuluş gemisinin kaptanı Nuh
İdris’ten sonra Âdemoğulları doğrudan ayrılır. Ve Nuh gönderilir. Ne zaman aramızdan biri seçilmiş olsa, ona inanmaz ve yüz çeviririz. Nuh da Yüce Yaratıcı tarafından seçilmiş o kutlu kişilerden biriydi oysa. Çok uzun süren hayatı, içinde yaşadığı toplumu doğru olana çağırmakla, onlara iyiyi ve güzeli anlatmakla geçti. İnsanlarsa onu hiç dinlemediler ve adeta yıldırdılar. Sonra bu üzüntüyle bir dua eder Nuh. Ve duası kabul olur. Daha doğrusu bedduası...
Nuh’un oğlu dahi meydana gelen tufandan kurtulamayanlar arasındadır. Ve Karakoç, “Toprak gafletti. Sular ‘hâl’di. Gemi ‘intisab’dı. Cudi Dağı ‘makam’ oldu.” derken ne güzel bir benzetmenin peşindedir.
Tanrı pervanesi İbrahim
“İbrahim!/ İçimdeki putları devir/ elindeki baltayla…/ Kırılan putların yerine/ yenilerini koyan kim?” diyor Asaf Halet Çelebi.Tarık Tufan’sa, "İbrahim ateşe atılana kadar, insanlar ateşin yakacağına inanıyorlardı. Ancak o gün, ateş İbrahim’i yakmadı. Bizi ateşin yakacağına inandırmaya çalışıyorlar. Oysa biz, İbrahim’e inanmalıyız.” der.
Biz yine üstada kulak verelim. Karakoç’a göre İbrahim Tanrı pervanesiydi. “Aşkla koştu. Yanacak her şeyi birden ateşe attı. Allah kalbinin bu kahramanlığına karşılık O’nu dostu olarak ilan etti.” Hep böyle olmaz mı aslında? Bıçağın altına gönüllü yattığında yetişmez mi merhamet? Ateşin içine hiç düşünmeden atladığında? (Ama) merhameti ummadan. Karşılaşmaz mısın rahmetle? Ve samimiyetin doruk noktasında açılır kapılar! İbrahim ve İsmail… Onların razı oluşları… Ve rahmetin yetişmesi, bıçağın kesmemesi…
Trajik değil destanî bir özveri medeniyeti gerçekleşmekte
İnsanlara bu dünyada öteki dünyanın kokusunu aldıran: Yusuf. Yusuf… İnsanlara bu dünyada öteki dünyanın kokusunu aldırandır Üstad’a göre. Önce kardeşlerinin ihanetine uğrar. Sonra kölelik, esaret, zindana düşüş… Yusuf… “Ben nefsimi aklamam. Çünkü nefs kötülüğü buyurucudur” diyen kutlu peygamber. “Tapınmadan çıkış bile gerçekte bir çıkış değil, yeniden girişe hazırlanmak için geçici bir ihtişamla devam etmesi, hayatımızı dolduran vakaların ana mihveri, amacı olur. Bu amaç için yaşar insan. Bu amaç için boyun eğer öbür kardeşlerine… Ve onlara bu amaç uğruna boyun eğdirir.”
Hz. Yusuf da insanlara boyun eğdirerek yüce devlet kalesini kurmuştur. Öyle bir mertebeye erecekti ki Yusuf, herkes O’na boyun eğecek ve O’na boyun eğmek demek ‘İlahi irade’ye boyun eğmek olacaktı. Ve “Mısır’ın kaderidir dünya hâkimiyetinin arandığı yer olmak. Kendi uygarlığı, Yunan, Roma, İslam, Batı uygarlıkları egemenliklerinin doruk sınavını orda vermeye çalışmışlardır. İskender, Sezar, Yavuz, Napolyon… Hep orada aramışlardır dünya hâkimiyetinin sırrını. Aslında aranan Hz. Yusuf’un izidir. Sır onda…”
Yusuf… ‘Yitik Cennet’in anahtarını bulan, insanlara cennetlerini yeniden bulduran peygamber… “Hep birden gördüler ki, estetik de, güzellik de, yönetim de, ekonomi de mutlak’a ilişkindir, metafizik bir cepheye sahiptir gerçekte.” Yusuf… Devletin dirilişi… “Hazır kadroyu da çekip getirecektir arkasından… Böylece bir kez daha kıyamet geciktirilecektir, insanlığın başına kopması gereken kıyamet.”
Esas Sevgili ile görüşen Musa
“Çölün sonsuzluğunda bile hurmalar sallanır. Kurak yaz sabahlarında çiğ yağar. Bir Musa doğmasın diye, doğan binlerce çocuk öldürülür. Fakat ölen çocuklarının kanında Musa bilincinin çiçeği açar. Zulüm denizinde boğulan bir halka, suda boğulmayan bir çocuk yol gösterir, suları yarıp geçme yolunu.”
Dört büyük kitaptan biri Musa’ya nazil oldu. Musa Allah’la, Esas Sevgili ile konuşma fırsatını elde eden peygamber…Firavun’un korku dolu sözleri… Musa’nın âsâsı, adeta Allah’ın eli. İsrailoğulları putlara meyleder. Musa onları uyarır. Peki ya modern putlar? Günümüzdeki modern putlara karşı bizi kim koruyacak?
Bir karıncanın sözüne ve gönlüne muhtaç Süleyman
Süleyman… Mescid-i Aksa’nın mimarı… “Hüthüt haber getirir, karınca öğüt vericidir bu adalet seremonisinde. Bütün dünyayı avucunda tutan koca Nebi, bir karıncanın sözüne ve gönlüne muhtaçtır.” “Hedefime varamasam da en azından bu yolda ölürüm.” diyen bir karınca ile muhataptır Süleyman. Herkes ve her şey seferberdir hakikat için. Belkıs’ın ülkesi de buna dâhil… “Belkıs, atasının resmini, tapmaya yaklaşan bir saygıyla asamaz. O zaman Asaf, onu muhteşem hutbe üslubuyla haber verecektir Süleyman’a. Estetik, hakikatten, hayat hakkı adına, onu kalbinden vuran tavizi koparamayacaktır.”
Bir yandan Kudüs’ten bahseder Karakoç. Süleyman’dan sonra yanıp kül olan Kudüs’ten… “Jerusalem’in iffeti korunacak mı?” diye düşünürken, “İnsan bu ışıktan mı kör olmuştu? Yoksa kader ona faniliğini bir kez daha mı duyurmaktaydı?” sorusuyla baş başa bırakır bizleri…
Emanetin kutlu buğdayını tarlalara serpen diriliş ekincisi: Yahya
“Zekeriya Peygamber emanetin türbedârı, mihrabın örtüsü. Yahya Peygamber ise emanetin kutlu buğdayını tarlalara serpen diriliş ekincisi.” Bir gün Cibril a.s Allah tarafından Zekeriya’ya gönderilir ve Yahya adında bir çocuğun doğacağını haber verir.
Hz. Zekeriya hakkındaki kötü zanlar üzere şehit düşer. Yahudiler, Hz. Âdem’in anasız babasız olarak yaratıldığına inanırlarken, İsa’nın yalnız babasız olarak yaratıldığına inanmazlar. Derken Yahya, küçük bir çocukken Tevrat’tan vaaz vermeye başlamıştır bile. O sırada İsa Meryem ile Mısır’dan döner.
İsa’nın peygamber oluşunu müteakiben İncil iner. Ve Karakoç’un dediği gibi Zekeriya sabrı temsil ediyordu. Yahya ise ruhlara inen kamçı, hakikatin kılıcıydı. Yitirilmiş cennet bulunacaktı. “Çarmıhı Musa’nın asası gibi omuzlarında taşıyanlar, Roma’nın firavunluğunu ve mermerin büyüsünü hiçe indireceklerdi.” Zekeriya ve Yahya çilenin, Meryem ve İsa ise müjdenin sembolüydü adeta. Zekeriya Peygambere, Yahya’ya ve Meryem’e çektirilen çileler ortada olsa da mihraptaki mum sönmez. Ve parlayacağı günü beklemekteydi.
Cennetin sekizinci kapısı: İsa
“Hayat, soyun, ismin, ünün abartıldığı noktadan itibaren ölüyordu. Çünkü isimce önemsiz, ünce hiç olanlar, eziliyordu öbürlerinin karşısında. Öyleyse, gelen peygamber, ilkin babasız gelerek daha doğumuyla, bu isim ve ün tapıcılığına karşı olacaktı. Sonra mesajıyla ‘rahm’ özsuyunu kurutan bu tutkuyu yargılayacak ve değersizliğe mahkûm edecekti. Hayata yeni bir değerlilik getiriyordu Yeni Bildiri. Yeni bir ‘yaşama sevinci’ getiriyordu o. Hayat yeniden anlam kazanıyordu. İnananların hayatlarını uğrunda feda edebilecekleri kadar büyük bir anlam kazandırılıyordu ona.”
İsa… 30 yaşında erişir nübüvvete. Yalnız 12 kişi iman eder O’na. Yahudiler O’nu da öldürmek istemekte… Fakat boşa çıkacaktır tüm uğraşları… İsa göğe çekilir ve dünya gailesinden âzad olur. Ve millet artık gelmesi gereken son kurtarıcıyı, yani Efendimiz’i beklemektedir.
Cennetin bir kapısı değil kendisi; bizatihi kendisi: Son Peygamber
“Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” sözüne muhatap en sevgili… Her peygamber onun en sonunda tamamlayacağı düzene hizmet eden birer görevliydi. Bütün kitaplar nasıl O’nu anlamak içinse, bütün kapılar da Efendimiz’in kapısına ulaşmak içindi. Yitik cennet, O’nun sayesinde yeniden bulunmuş cennet olacaktı.
Dalâletteki toplum için, en büyük devrim olmuştu İslam. Ve son peygamber; “Cebrail’in durduğu sınırdan ileri geçti. O’nun Allah’la öyle yakınlık anları oldu ki, O anlara ne bir peygamber, ne bir melek âşina olabildi.”
(Haberin kaynağı: http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=4641&q )
GÜNEŞİN BATIŞINI SEYRETMEYİ HAVA TAHMİNİ RAPORLARINDAN DAHA FAZLA ÖNEMSEYENLER VE GÜLLERİNE ZAMAN AYIRANLAR İÇİN: KÜÇÜK PRENS
Kaç kişi fil yutmuş boa yılanını şapkadan ayırt edebilir? Kaç kişi bir şapkanın fil yutmuş bir boa yılanı olabileceğine ihtimal verebilir? Yahut bunun hayalini gözlerinde canlandırabilir? Kaç kişi bakarken görebilir ya da ayrıntıda gizli güzelliklere dikkat kesilir?
Sizce kaç kişi güneşin doğuşunu ve batışını izlemeyi önemser? Hele de hava tahminleriyle yarın ne giyeceğini itina ile belirleyen ve yağmurdan da, güneşten de korkabilen insanlar varken? Bunu bilemesek de en azından Küçük Prens bizim aklımızda bu tasavvuru çiziyor; daha doğrusu kitabın yazarı Antoine De Saint-Exupery… Ve elbette ki insan aklının hayal edebileceği her şeyin bir gün gerçekleşebilme ihtimali vardır.
Aklı başında(!) biri misin sen de?
Kitap, açılışı yazar ile Küçük Prens’in tanışma öyküsüyle yapıyor. Olaylar Küçük Prens’in karşılaştığı kişiler ve onlarla yaşadığı diyaloglarla devam ederken, yine yazar ile olan ilişkisinde son buluyor. Kitabın daha ilk sayfalarında Küçük Prens’le tanışmadan evvel yalnız dünyasından bahsediyor yazar. Ve aslında kitabı çok güzel özetleyecek kilit cümleleri veriyor:
“Biraz akıllı gözüken biriyle karşılaştığımda, hep yanımda taşıdığım (I) numaralı resmimi çıkarır gösterirdim. ‘Gerçekten kavrayışlı mı değil mi’ diye, anlamak isterdim. Cevap aynı: ‘Şapka!’ O zaman ne boa yılanlarından, ne balta girmemiş ormanlardan, ne de yıldızlardan söz ederdim. Ben de onun gibi briçten, golften, siyasetten ve kravatlardan konuşurdum. O büyük adam da, böyle aklı başında biriyle tanıştığına çok memnun olurdu.”
Sonrasında yazar, uçağının bozulmasıyla iniş yaptığı bir çölde Küçük Prens ile tanışır. Küçük Prens’in B612 gezegenciğinde yaşadığını düşünmektedir. B612 gezegenciği bir Türk astronot tarafından keşfedilmiş, ancak astronot o zamanlar doğu kıyafetleriyle kongreye katıldığı için onu kimse önemsememiş. Devrimler (!) sonrasında ise astronot şık elbiselerle katıldığı kongrede bu sefer farklı karşılanmış. Burada tabii Exupery Türk devrimlerini yapan isim için çarpıcı bir sıfat kullanıyor. Bu sıfatı Küçük Prens'in Türkçe çevirilerinde okumanız kolay değil. Çünkü değiştiriliyor.
Sen insanları hangi özellikleriyle tanırsın?
Ve devam eder yazar:
“B612 gezegenciğiyle ilgili bu ayrıntıya girmemin ve size numarasını vermemin nedeni, büyüklerdir. Onlar rakamları sever. Onlara yeni bir arkadaştan söz ettiğinizde, en önemli şeyle ilgili soru sormazlar, “Sesi nasıldır? En çok hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?” diye… Bu tür soruları olmaz onların. Sadece “Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası ne kadar kazanır?” gibi şeyler sorarlar. Onu ancak o zaman tanımış olduklarına inanırlar.
Eğer büyüklere “Kırmızı tuğladan bir ev gördüm; pencerelerinde sardunyalar vardı, çatısında kumrular…” derseniz, bu evi kafalarında canlandırmaları olanaksızdır. Onlara: “Bir ev gördüm, yüz bin frank eder.” demelisiniz. O zaman “Ne güzel!” diye haykırırlar.
Gezegenin birinde bir çiçeğin var mı mesela senin?
Derken Küçük Prens ona üzgün olduğu zamanlar güneşin batışını izlemeyi ne kadar sevdiğini ve bunun gibi birçok incelikli davranışını anlatır. Ve derken arkadaşlıkları gelişir. Küçük Prens gezegenindeki tek bir çiçeğe (güle) olan sevgisini anlatır: “Eğer bir kişi, milyonlarca yıldızda sadece bir tane bulunan bir çiçeği seviyorsa, o yıldızlara baktığında mutlu olmasına yeter bu. ‘Orada onlardan birindedir çiçeğim’ der. Ama ya o koyun o çiçeği yerse, bütün yıldızlar birden sönmüş olur onun için! Bunun da mı önemi yok?”
Küçük Prens uçağı bozulan kahramanımıza o bitmek tükenmek bilmeyen sorularını yöneltirken, başka gezegenlere de yolculuk yapar. Bu gezegenlerde bir türlü istediği bir insanla karşılaşamaz. Önce emirler yağdıran bir kral, sonrasında kendini beğenmiş bir adam. Aklında sadece yapacağı işler ve rakamlar olan zengin adam, içki içtiğini unutmak için içki içen adam.
Başaklar arasında rüzgârın sesini dinledin mi hiç?
Derken Küçük Prens’in son durağı dünya olur. Orada bir tilki ile tanışır. Tilki onunla arkadaş olmak ister: “Şu anda sen benim için yüz bin tane çocuktan sadece birisin. Sana ihtiyacım yok. Senin de bana ihtiyacın yok. Ben senin için yüz bin tane tilkiden biriyim sadece. Ama beni evcilleştirirsen senin bana ihtiyacın olur, benim de sana. Benim için dünyada biricik olursun. Ben de senin için Dünya’da biricik olurum.” diyerek ona evcilleşme kelimesinin anlamını anlatır.
Ve devam eder: “Şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim için gereksizdir. Hiçbir şey hatırlatmaz bana buğday tarlaları. Bu da üzücü, doğal olarak. Ama senin altın sarısı saçların var. İşte, sen beni evcilleştirirsen, ne güzel olur! Bu altın renkli başaklar seni hatırlatır bana. Başaklar arasında rüzgârın sesini severim o zaman.”
Son soru: Kendini ondan 'sorumlu' hissettiğin ufacık bir şey dahi var mı sahiden?
Tilkiden ayrılırken Küçük Prens, “Elveda” der tilki. “İşte sırrım. Çok da basit: Yalnız kalp gözüyle görülür. Asıl olanı gözler göremez. Ona ayırdığın zamandır senin gülünü değerli yapan…”
“İnsanoğlu bu gerçeği unuttu. Ama sen unutmamalısın. Neyi evcilleştirmişsen ebediyen ondan sorumlusun. Gülünden sorumlusun.” derken tilki, bize emek isteyen sevgiyi ve onun ortaya çıkardığı güzel sorumluluğu vurguluyor.
Benimse burada aklıma Heidegger’in bir sözü geliyor: “Ötekinin mevcudiyeti hayatımıza bir gün tepeden indiğinde, hiçbir tabiat üstesinden gelemez bunun. İnsan yazgısı, başka insan yazgısına teslim eder kendini. Ve mutlak sevginin ödevi, bu teslimiyeti ilk günün dirliğinde tutmaktır.”
Kahramandan ayrılma vakti geldiğinde hüzünle birbirlerine veda ederken Küçük Prens ona yıldızlara bakmasını, orada olacağını söyler. Onun kimsede olmayan yıldızlara sahip olduğunu…
Ve hiçbir ‘büyük insan’, bir yerlerde tanımadığımız bir koyun bir gülü yediğinde evrende hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını anlayamayacaktır. Tabii içindeki çocuğu büyütmeyenler hariç…
“Benim için bu, dünyanın en güzel ve en hüzünlü manzara resmi. Bir önceki resme çok benziyor ama unutmamanız için bir kez daha çiziyorum. Küçük Prens'in Dünya'ya indiği ve ayrıldığı yer işte burası. Lütfen resme çok dikkatli bakın ve onu hafızanıza iyice yerleştirin. Eğer bir gün yolunuz Afrika’ya düşerse ve Sahara Çölü’nü geçerseniz, işte tam bu noktaya geldiğinizde lütfen biraz durun. Yanınıza bir çocuk gelirse, yüzü gülüyorsa, altın sarısı saçları varsa ve soru sorulduğu zaman cevap vermiyorsa, anlarsınız kim olduğunu. O zaman, n'olursunuz, beni böyle üzgün bırakmayın, yine geldiğini yazıverin bana...”
(Haberin kaynağı: http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=4195&q )
Bu aslında ilk üniversiteyi okurken Çocuk Edebiyatı dersinde yazdığım iki çocuk kitabından biri ile alakalı yazıdan hatta özetten biri. Koyu başlıkları koymamıştım çoğunu Asım abi koymuştu. O yazı istediğinde acaba olur mu bunlar diyerek göndermiştim, yıllar önce...