Size biraz Gökçeada bırakayım...
seen from Hong Kong SAR China
seen from China

seen from Malaysia
seen from Malaysia
seen from Netherlands
seen from United States

seen from Australia

seen from United States
seen from United States

seen from Singapore
seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from United States
seen from Philippines
seen from Canada
seen from China
seen from Netherlands

seen from China
Size biraz Gökçeada bırakayım...
my understanding of Amrita, Imroz, Sahir & their unique dynamics
Sahir’s love made her restless. He was like a gust of wind, reaching her for moments, then withering into a smothering air. She could feel him, his presence but never touch him. He was there with her, in memory, in thoughts, in poetry and the ink of her pen but never in flesh. His love excited her but didn’t satiate her desires.
But Imroz was her anchor. When her boat rocked in the turmoils caused by her circumstances, he placated her. But though, he stabilised her, he also set her free. Free from any expectations or formalities. Like a kite she’d take flight, a string loosely in his hands, interlacing around his fingers. She still felt Sahir’s wind from time to time but he did not mind. For he was grateful enough to have her. & if her heart beat for another one at the same time, he accepted all without fright.
Main tenu phir milangi (I will meet you yet again)
I will meet you yet again How and where I know not Perhaps I will become a figment of your imagination and maybe spreading myself in a mysterious line on your canvas I will keep gazing at you.
Perhaps I will become a ray of sunshine to be embraced by your colours I will paint myself on your canvas I know not how and where — but I will meet you for sure. Maybe I will turn into a spring and rub foaming drops of water on your body and rest my coolness on your burning chest I know nothing but that this life will walk along with me. When the body perishes all perishes but the threads of memory are woven of enduring atoms I will pick these particles weave the threads and I will meet you yet again
- A poem by Amrita Pritam (1919-2005), written in her sickbed for her partner, the artist Imroz
The greatest love triangle was, is and will always be between Amrita Pritam, Sahir Ludhianvi and Imroz.
And when I says greatest, I mean the most painful.
You are my society and I am yours.
Beyond this there is no society
- Imroz
In the picture: Amrita Pritam and Imroz at Pathankot Bus Stand in 1958.
From the book : Khaton Ka Safarnama by Amrita Pritam.
Instagram id : not.my.words
Main Tenu Fer Milangi
Kithe? Kis trah? Pata nahi Shayad tere Takhiyl di Chinag banke Tere Canvas te Utrangi Ya Khore teri Canvas dey Utte Ik Rahasmayi Lakir Banke Khamosh Tenu Takdi Rawangi Jaa Khore Suraj ki Loo banke Tere Ranga vich Ghulangi Jaa Ranga diyan Bahwa vich beth ke Teri Canvas nu Wlangi Pata nahi Kis Trah-Kithe Par Tenu Zarur Milangi Jaa Khore Ik Chashma bani Howangi Te jivan Jharneya da Paani udd da Main Pani diyan Bunda Tere Pind te Malangi Te Ik Thandak jahi banke Teri Chhaati de naal Lagangi Main Hor Kuch nahi Jaandi Par Ena Jaandi Ki Waqt jo v karega Ae Janam Mere naal Turega Ae Jism Mukkda hai Tan Sab Kuch Mukk janda Par Cheteyan dey Dhaage Kaayenaati Kana dey Hunde Main unha kana nu chunagi Dhageyan nu walangi Te tenu main fer milangi
___________
I will meet you yet again
How and where? I know not. Perhaps I will become a figment of your imagination and maybe, spreading myself in a mysterious line on your canvas, I will keep gazing at you. Perhaps I will become a ray of sunshine, to be embraced by your colours. I will paint myself on your canvas I know not how and where – but I will meet you for sure. Maybe I will turn into a spring, and rub the foaming drops of water on your body, and rest my coolness on your burning chest. I know nothing else but that this life will walk along with me. When the body perishes, all perishes; but the threads of memory are woven with enduring specks. I will pick these particles, weave the threads, and I will meet you yet again. (Translated by Nirupama Dutt)
Lotus.. by RzaGrbz
GÖKÇEADA’ DAN KAZ DAĞLARINA (ÇANAKKALE-BALIKESİR)
BÖLÜM-1: GÖKÇEADA (İMROZ) (30-31 Ağustos 2018)
Gökçeada, Çanakkale’ye bağlı, nüfusu 10 bini bulmayan küçük (ama Türkiye’ nin en büyük) bir ada ve aynı zamanda Çanakkale’nin bir ilçesi. 91 km kıyı şeridine sahip olan Gökçeada diğer adıyla İmroz, Saroz körfezinin girişinde yer almakta. Türkiye’ nin en batı noktasıdır. Ada aynı zamanda Ortodoks patriği Bartholomeos’ un doğum yeri. Ayrıca İlyada destanında Poseidon’ un adası olarak geçiyor. Adaya ulaşım Çanakkale Kabatepe Limanından feribotla sağlanabiliyor.
Ada Rum köyleri ve sayıları 80 bini bulan dağ bayır serbest gezen keçileriyle ünlü. Bu keçilerin de bir hikayesi var: Kıbrıs Barış Harekatı döneminde Gökçeadalı Rumlar göç etmek zorunda kalmış. Giderken ahırların kapısını açık bırakmışlar. Hayvanlar Ada’nın her tarafına dağılmış. Ancak bu kadar keçinin varlığı ister istemez adadaki bitki örtüsünü yok edecek düzeye getirmiş. Adanın ağaçlandırılması ve arıcılık gibi yeni faaliyet alanlarının hayata geçirilebilmesi için serbest hayvancılık modeli adada kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Keçilerin bolluğundan olsa gerek adada birçok yerde oğlak kebabı yemeniz mümkün.
Ada’ da halen varlığını devam ettiren Rum köyleri var. Bu köyler aynı zamanda adanın ekonomisi için oldukça önemli. Benim gittiğim ve ziyaret ettiğim Rum köyleri, sırasıyla Zeytinliköy, Tepeköy ve Dereköy oldu. Bu köylerde Ortodoks kiliseleri de görmek mümkün. Ancak adadaki Rum nüfus bugün oldukça azalmış durumda.
ZEYTİNLİKÖY: Gökçeada merkeze en yakın köy Zeytinliköy. Eski bir Rum köyü olduğu için köyde aynı zamanda Ortodoks kilisesi de (Agios Georgios Kilisesi) bulunuyor. Fener Rum Patriği Bartholomeos’ un doğduğu köy.
Köyü ziyaret ettiğimiz vakit, akşam saatiydi. Dami Restaurant’ a gidip önce karnımızı doyurduk. Buradaki menüden belki biraz bahsetmek gerekebilir. Biz birer tane adaya özgü geleneksel olduğunu düşündüğümüz pabucaki, saganaki gibi yemeklerden veya ada otlarından yapılan mezelerden sipariş ederek tatma imkanı bulduk. Ayrıca adada oğlak eti ve kebabı oldukça meşhur. Genel olarak yemek yediğimiz yerdeki ürünlerin kalitesinden ve lezzetinden memnun kaldığımı söylemeliyim.
Yemek sonrası, ara sokakları gezerken uzaktan ve derinden gelen rum ezgileri, Kemancı Şarap Evine doğru çekti. Oldukça farklı ürünler satın alabileceğiniz ve kendi yaptıkları şarapları tadabileceğiniz bir mekan yapmışlar.
Bunun dışında Zeytinliköy, bulunduğu konum itibariyle en fazla turist çeken ve sanırım en fazla yeme içme mekanına sahip köy durumunda. Bu nedenle özel bir mekan ismi vermeyi açıkçası doğru bulmuyorum. Gökçeada (İmroz) keçileriyle ünlü olduğu için keçi sütünden yapılan dondurma, damla sakızlı muhallebisi ve bir de dibek kahvesiyle oldukça ünlü. Zeytinliköy’de Madamın Dibek Kahvesi oldukça meşhur bir yer. Yine Barba Hristo’nun tatlılarının da denenmesi tavsiye edilir. Diğer yerler için, internette arama yaparak bulabilirsiniz. Ama herkesin gittiği yerlere giderek çok farklı tatları, yerleri ve imkanları kaçıracağınızı da unutmayın. Şu hayatta her şey sosyal medyada yer bildiriminden ibaret değil.
YILDIZKOY: Sabah güneş daha doğmadan Yıldızkoyda yüzmenizi tavsiye ederim. Ortalık sessiz sakin oluyor bu saatlerde. Yıldızkoy biraz rüzgarlı ve serin olmasına rağmen deniz daha sıcak oluyor. Bu bölgede kamp yapmanızı şiddetler tavsiye ederim. İlginç kaya oluşumları var. Ayrıca Türkiye’ nin tek sualtı milli parkı da yine bu bölgede.
KALEKÖY: Kaleköy, tepelik bir bölgede kurulmuş, eski rum taş evlerin en güzel örneklerini görebileceğiniz ve Yıldızkoyuna oldukça yakın eski bir Rum yerleşim bölgesi. Eski bir Rum köyü olduğu için Agios Nikolaos ve Hagia Maria Kilisesi olmak üzere iki tane Ortodoks kilisesi bulunuyor. Kahvaltı için Mustafa’ nın Kayfesini tavsiye ederim. Çınar ağaçlarının altında rüzgarın ve doğanın sesiyle baş başa huzur içinde kahvaltı yapmak için oldukça güzel bir mekan düşünülmüş. Ayrıca siz kahvaltınızı yaparken hafif hafif Ezginin Günlüğü’ nden şarkılar da dinlemeye başlıyorsunuz. Ne büyük saadet benim için…. Kaleköyün en yukarısında, şimdi geriye pek bir şey kalmamış olan İskiter kalesini de ziyaret etmelisiniz. Tepeden Gökçeada, Yıldızkoyu, Kaleköy, iskele ve deniz ayaklarınızın altındaymış görünüyor. Biraz fotoğraf çekmeye meraklıysanız, size çok güzel kareler verecektir.
TEPEKÖY: Tepeköy, hali hazırda Rumların yaşadığı ve dokusunu koruyabilmiş köylerden biri. Köyde Panaghia Kilisesi ve Agridia Kilisesi olmak üzere iki adet ortodoks kilisesi var.
Zeytinliköy’e oldukça yakın. Küçük bir meydanı var ve bu meydanda asma ağaçları ile kaplanmış kahvehaneye benzer küçük bir yere oturduk. Kendi dokuları ve gelenekleri olan böyle köylere gidince, yerel olan her şeyi denemek istiyor insan. Kahvede, tavla oynayan bu köyün yerlisi Rum ahali vardı. Sanırım oynadıkları tavla bizim bildiğimizden biraz farklı. Bu küçük meydandaki kafede Rumlar zar atarken bizde bu kafeye özgü Galaktobureko ve Vasilinin Kurabiyelerinden yemeye koyulduk. Vasilinin Kurabiyeleri, tat ve görünüş itibariyle bana Kavala kurabiyelerini hatırlattı. Galaktobureko ise çok başarılı bulduğum keçi sütü kullanılmış bir hamur tatlısıydı. Gökçeada, insan sayısından kat be kat fazla keçi barındırıyor. Haliyle, adanın ekonomisinde ve üretiminde başat bir rolü var. Adanın genelinde sabun üretiminden tatlı ve dondurmalara kadar her şeyde keçi sütü kullanılıyor.
Ayrıca keyifli bir taverna gecesi, sirtaki, oğlak kebabı ve ada mezeleri için Tepeköy’de bulunan Barba Yorgo’ya uğramanızı tavsiye ederim.
Bu arada Zeytinliköy’den Tepeköy’ e giderken görece büyük bir baraj göreceksiniz. Gökçeada’nın kendine ait bir barajı (Zeytinli Barajı) ve içme suyu şebekesi var. Bu adada su sorunu bulunmuyor. Yeri gelmişken bir tane de havaalanı mevcut 👍 Ne sandınız 🤩
DEREKÖY: Tepeköy’ ün devamında Dereköy var. Sonradan öğrendiğime göre, cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’ nin en büyük köyü olarak kabul ediliyormuş ta ki 1970li yıllara kadar. Kıbrıs sorunu, gerek Türkiye’ deki Rumlar gerekse Yunanistan’daki Türklerin hayatında oldukça zor günlerin yaşanmasına neden olmuş. Zaten iki ülke arasındaki bütün diplomatik sorunların bedelini, yaşadıkları ülkede azınlık durumunda olan Rumlar ve Türkler ödemiş. Neyse, 1970li yıllardan sonra yaşanan yoğun göçlerden sonra, Dereköy terk edilmiş bir köy haline dönüşmüş. Dereköy, özellikle Meryem Ana Bayramında canlı oluyormuş. Benim gittiğim tarihte, kaderine terk edilmiş bir haldeydi.
Tepeköy’den Dereköy’e giderken, Dereköy’e varmadan Şahinkaya köyünü görürsünüz. Bu köy hakkında da birkaç şey yazmak lazım. Adanın ilk yerleşik Türk köyüdür. Köyde tarım, hayvancılık ve pansiyonculuk yapılıyor. Köyün çok ilginç bir bilgisi var. Bu köy, 1973-1974 yıllarında Trabzon ili Çaykara İlçesi Şahinkaya (Şur) köyünden iskan edilenlerle kuruluyor. Zaten Laz koyu da buraya 5 km 🤦♂️
Dereköy’deki evler ve diğer yapıların kendine has bir mimarisi var. Tipik Rum taş evlerden oluşuyor. Köy meydanı şuanda oldukça küçük ve Tepeköy gibi canlı bir hayat yok. Daha çok kaderine terk edilmiş bir köy havası var. Evlerin bir bölümü harabeye dönmüş ve yıkılmak üzere. Köyün meydanında, bir zamanlar Rum toplumunun ortak kullandığı çamaşırhane, köy kahvesi ve Hagia Panagia Kilisesi dikkat çekiyor.
Dereköy’de ziyaret etmenizi tavsiye ettiğim yer, Kalyopi’nin Köy Evi. Bu köy evi, gözü yormayan ve uyumlu bir konseptte yeniden restore edilerek butik bir cafe ve mağazaya dönüştürülmüş. Burada mutlaka, bu mekana özel Rum tatlısı eşliğinde karadut şerbeti tatmayı ihmal etmeyin. Tatlı tabiiki damla sakızlı ve keçi sütünden.
MARMAROS ŞELALESİ: Bir sonraki rota Marmaros Şelalesi. Pek çok kişinin ve hatta birçok Gökçeadalı’nın dahi bilmediği bir yere gidiyoruz şimdi. Dereköy’den ayrılan bir sapaktan yaklaşık 7 km gidip aracı durdurmanız gerekiyor. Bu alan, adanın en sık ormanlık alanı. Ve bölge tamamen arıcılık faaliyetine ayrılmış. Bu nedenle aracınızla giderken hele ki alerjiniz varsa arabanızın pencerelerini kapatın. Yol stabil bir yol. Asfalt bir yol falan beklemeyin. 7 km yolun bitiminde şelalenin karşınıza çıkacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Şelaleye yaklaşık 1 km daha yolunuz var ve artık bu noktadan sonra yürümeniz gerekiyor. Marmaros Şelalesine giden ağaçlıklı ve patika yol, doğayla baş başa olmak ve trekking yapmak isteyenler için bulunmaz bir fırsat. Ormanın içinden geçen ve yer yer incelen bu toprak yol, belki de gezinizin en güzel zamanlarından birini sizi yaşatacak. Çünkü doğanın bir parçası olduğunuzu yeniden hissedeceksiniz eminim.
GERİYE KALAN: İki günlük gezinin ardından aracımızla adanın geri kalanını hızlı bir şekilde turladık. Marmaros Şelalesi ve Dereköy’den sonra yolumuzun üzerinde Şirinköy ve Adalet Bakanlığı’ nın tesisleri vardı. Biz gitmedik ama gitmek isteyenler yolun devamında, Laz Koyu, Kömür Limanı, Barbaros, Eşelek Köyü, Tuz Gölü, Aydıncık (Kefalos) Koyu ve Plajı… Buralarda hep denize girin. Gözlüklerinizi ve şınorkellerinizi takıp akvaryum gibi sularda dünyanın ve Türkiye’ nin sıkıcı gündeminden uzaklaşın ve bambaşka bir dünyayı yani sualtı dünyasını seyredalın.
İki günlük süre Gökçeada için oldukça yetersiz kaldı. Eğer güzel ve doyasıya bir ada tatili yapmak istiyorsanız belki 3 belki 4 gününüzü bu adaya ayırmanızı öneririm. Mesela Peynir Kayalıkları turuna katılmalısınız ki bu sadece bir gününüzü alır. Milli su altı parkında dalış yapmalısınız, Kefalos’ ta (Aydıncık) rüzgar sörfü veya kite sörfü de denenmeli. Koyların birçoğunda denize girmek de şart deniz seviyorsanız. Gökçeada kesinlikle tatil için harika bir güzergah. Küçük bir ada ancak yapılacak, gezilecek, öğrenilecek ve tadılacak çok şey yani büyük bir yaşam vaat ediyor. Bozcaada mı Gökçeada mı derseniz eğer kesinlikle Gökçeada’yı tercih ederim. Halen bozulmamış ve kendine özgü bir kimliği var.
Gökçeada’ dan Alınması Gerekenler: Keçi sütlü, biberiyeli, zeytinyağlı, defneli, tarçınlı vs. envai çeşitte bitkiden yapılma sabun, Süt Reçeli, Damla Sakızı, Zeytinyağı…
Ulaşımı hakkında bilgi vermek gerekirse, aracınızla gidiyorsanız Gestaş’ tan online bilet alın ve feribotun hareket saatinden en az 15 dakika önce gişeden giriş yapın. Aksi halde, 15 dakikayı geçer geçmez hemen biletinizin iptal edildiğine dair bir mesaj alıyorsunuz. Geçmiş olsun. Başımıza geldiği için 2 saat beklemek zorunda kaldık. Zamanınızı ona göre ayarlayın. Şu da aklınızda bulunsun hareket saatinizden önceki sefere denk gelirseniz gişe ile konuşup feribota erken binebilirsiniz. Mesela feribot saatiniz 17:00 ancak siz 14:30da Kabatepe Limanına gelmişseniz saat 15:00 feribotuna binebilirsiniz. Ama hareket saatiniz 17:00 ise en geç 16:45’ de gişeden geçmeniz gerekir.
Konaklama: Adada konaklama pansiyonlar, küçük oteller, camping alanları gibi oldukça çeşitli ve düşük maliyetli yapılabiliyor.
Ziyaret Edilmesi Gereken Diğer Yerler: Gökçeada sanıldığı kadar küçük bir ada değil. Yani öyle bir günde bitiremezsiniz. Hele tadına vara vara gezmek isterseniz ve köşe bucak gezecem diyorsanız 3 gün ister. Gitmediğim, bir daha ki sefere mutlaka gideceğim ve size de tavsiye edeceğim yerler: Peynir Kayalıkları (mutlaka), Kefalos, Aydıncık, Tuz Gölü, Su Altı Milli Parkı (Akdeniz Foklarının üreme ve yaşam alanları), Gökçeada Kaya Mezarlar, Laz Koyu, Yuvalı Plajı, Gizli Liman….
Başka Neler Yapabilirsiniz: Aydıncık Plajında Rüzgar Sörfü, Kitesurf, Tüplü Dalış, Amatör Olta Avcılığı…Bütün koylarda denize girin. Asla pişman olmayacaksınız. Deniz gözlüğünüz ve şnorkelleriniz yanınızda bulunsun….