E.6. Antik, Premodern ve Modern Dönem Virüs Salgınları Üzerine
Son birkaç haftadır, çnatla ve ısrarla COVID-19 dışında bir konuda yazı yazmak istesem de elim gitmiyor. Kendi düşünsel akışıma baktığımda gördüğüm sebeplerden birisi bütün dünya da konu buyken başka bir konudan bahsetmenin çığ düşerken sırtını dönüp görmezden gelmek gibi gelmesi. Ve belki de beni okuyan 10 kişiden birine de olsa biraz belki rahatlatıcı bir etkisi olur da klavye başında geçen bu kadar vakit olumlu bir işe yaramış olur motivasyonu. Hatta arada bunlara ek olarak ‘ya da bu hafta yazmıyım amaaaaan!!!’ diyorum, sonra 24 haftadır hiç aksatmamış olmamdan kaynaklı kendimde bu hafta aksatma hakkını göremiyorum. Someone help!!! ahahaha.
Neyse haftalık kakafonimi yaptığıma göre konuya girebilirim. Bildiğiniz üzre TC’de dahil dünyanın dört bir tarafında sınır kapamalar, sokağa çıkma yasakları, uçuş sınırlamaları vs vs, haftalardır bunları dinleyip duruyoruz. Ve bu salgının hepimizde yarattığı farkında olduğumuz yahut farkında olmadığımız bir stres seviyesi ve bu stressseviyesinin de sebep olduğu kafa bulanması ve olayları doğru analiz edememe ve panikleme gibi problemler var. Halbuki insanlık tarihindeki bütün salgınlara baktığımızda, salgın yaşayıp da salgın hakkında en çok fikre sahip olunan dönemi yaşıyoruz. Düşünsenize misal, M.Ö. 5. yy Atina’sında yaşıyorsunuz, ve Peloponez Savaşları devam ederken bir anda yaşadığınız şehirde bir salgın çıkıyor. Ve insanları oldukça hızlı bir şekilde kırmaya başlıyor. Salgın devam ederken, tanrılara kurbanlar adıyorsunuz işe yaramıyor, ve süreç devam ederken Atina İmparatorluğunun yöneticisi olan Perikles de bu süreçte ölüyor salgından. Şimdi bu dönemde yaşayan birinin kafasına girecek olursak, virüs diye bir kavram bilmiyorlar, hali hazırda başka şehir devletleriyle savaş halindeler, bildikleri tek çözüm yolu olarak Olimpos’ta yaşayan tanrılara kurbanlar adıyorlar, ama tanrılar Atinalıları çoktan terk etmişler. Bu sürecin devamında gelen 100 yıl ise Yunan Medeniyetinin zayıflamasıyla boşalan sahneyi Makedonların ve sonrasında İskender’in doldurmasıyla sonlanıyor.
Devam edelim, aradan yaklasık 1000 yıl geçti, ve Atina’dan, o dönemdeki adıyla, Konstantinopolis’e geldik. Doğu Roma Devleti kurulmuş ve tahtında da İmparator I. Justinyen oturuyor. Roma devleti ikiye bölündüğünden beridir, toprak kayıpları devam ediyor hem doğuda hem batıda, ve hatta batıdaki imparatorluk yaklaşık 60 yıl önce yıkılmış. Fakat, Justinyen zamanında yapılan atılımlar ve başarılı komutan Belisaryus’un askeri hamleleriyle Doğu’da, Afrika’da, Balkanlar’da ve hatta İtalya’da kaybedilen topraklar geri alınıp Roma İmparatorluğu eski şaşalı günlerine dönmek üzere derken, 542 yılında ‘Kara Vebaİ çıkıyor Doğu Romada ve yüzbinlerce insan ölüyor. Doğu Roma’da tam herşeyi toparlamışken tekrar düşüşe geçiyor. Kimi tarihçiler Antikitenin bitişi olarak adlandırıyor bu süreci, çünkü özellikle Doğu Roma’nın bu kadar güçlenmişken güçten düşmesi yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkacak olan İslamiyetin Arap yarımadasından Mezopotamya bölgesi ve Anadoluya yayılırken daha az dirayetle karşılaşmasına sebep olarak, erken dönem İslamiyet yayılmasını kolaylaştıracak.
Veba’nın iki salgını da 1300′lü yıllarda Moğol istilası esnasında başlıyor ve bu salgının virüsü Moğolistan ve/veya Çin coğrafyasından savaşçılar ve tüccar gemileri tarafından taşındığı söyleniyor. Bu salgın Avrupa’yı kırarken kurulma aşamasında olan Osmanlı Devletinin de bulunduğu Anadoluyu o kadar şiddetli etkilemiyor. Ve bu salgının olduğu tarihler de Osmanlı’nın Sultan Orhan zamanında Gelibolu yarım adasına geçmeleri ve I. Murat zamanında Balkanlarda fetihler ve Niğbolu galibiyeti sürecine denk geliyor. Kimi tarihçiler de diyorlar ki bu yayılmanın da görece rahat olması Avrupa’nın çok fena nufus kaybı yaşaması ve okçu süvarilerden oluşan Osmanlı ordusuna karşı koyabilecek askeri birliklerinin olmaması. Bu salgının Avrupa’da aynı zamanda Rönesansın başlaması için gereken ilk kıvılcımları attığını dahi söyleyenler vardır. Fakat, çok rağbet gören bir teori değil.
Şimdi 20. yüzyılın başına gelirsek, Avusturya veliahtı Franz Ferdinand öldürüldü. Ve önce Avrupa sonra dünya karıştı ve 1. Dünya Savaşı süreci başladı. Savaşın ileri safhalarında Bolşevik İhtilali yüzünden Rusyanın savaştan çekilmesiyle doğudaki bir cephe kapanınca Almanlar Fransa’yı ve diğer İtilaf güçlerini çok fena sıkıştırmaya başladılar ve sonuç olarak da Fransa ve İngiltere ABD’yi yardıma çağırdılar. O esnada da ABD’de yeni bir influenza salgını başlamıştı ve Başkan Wilson askerlerin bir kısmını doğrudan ölüme görderdiğini bilmesine rağmen cepheye sürdü Avrupa’da ve askerlerin cepheye gelmesiyle hali hazırda kötü beslenme ve hijyen koşulları sebebiyle her türlü salgına çok açık onal askerler daha sonraları İspanyol Gribi olarak adlandırılacak bu yeni virüs salgınıyla kırıldı ve bu salgın 1. Dünya Savaşının bitmesine sebep olan faktörlerden birisi olarak tarihteki yetini aldı. Ve komiktir virüs ABD’de çıkmasına karşı İspanyol gribi adını almıştır, çünkü İspanya 1.Dünya savaşına katılmamış olduğu için Basın özlürlüğü tam gaz devam ediyoru ve bu algını duyuranlar onlar olmuşlardı ve bu yüzden İspanyol Gribi diye anılmaya başlandı zamanla.
Şimdi bugün olan süreci bu üç örnekle kıyaslarsak, hastalığa neyin sebep olduğunu biliyoruz, virüs nedir biliyoruz ve nasıl zayıflatıp ilaçlar ve aşılar geliştirilebilineceğine dair bir kurulu endüstri varç Ve belli bir süre verilince aşı da ilaçlarda hazır olacak bunun da farkındayız. Yani bu üç salgında da dönemin insanlarının sahip olmadığı birço bilgiye hakimiz. Tek yapmamız gereken bireysel olarak sağlığımıza dikkat etmek ve sosyal mesafeyi korumak. Umarım bir nebze olsun fayda sağlayacak bilgiler verebilmişimdir. Haftaya bir başka yazıda görüşmek üzere. Sağlık ve keyif sizlerle olsun.
~tmg










